Google Mail Calendar Documents Reader Web more »
Recently Visited Groups | Help | Sign in
Google Groups Home
Message from discussion 14 KASIM 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
The group you are posting to is a Usenet group. Messages posted to this group will make your email address visible to anyone on the Internet.
Your reply message has not been sent.
Your post will appear after it is approved by moderators
 
From:
To:
Cc:
Follow-up To:
Add Cc | Add Follow-up to | Edit Subject
Subject:
Validation:
For verification purposes please type the characters you see in the picture below or the numbers you hear by clicking the accessibility icon. Listen and type the numbers that you hear
 
Metin OZDERIN  
View profile   Translate to Translated (View Original)
 More options 14 Nov 2006, 21:39
From: "Metin OZDERIN" <ozde...@gmail.com>
Date: Tue, 14 Nov 2006 23:39:40 +0200
Local: Tues 14 Nov 2006 21:39
Subject: 14 KASIM 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

[ OZDERIN,M. ]
      14 KASIM 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI OZDERIN,M.

      msn : ozde...@hotmail.com

14 Kasım 2006 Tarihli ve 26346 Sayılı Resmî Gazete  

                                                     MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Çevre ve Orman Bakanlığına, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı M.Hilmi GÜLER’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

ATAMA KARARI

—  Milli Eğitim Bakanlığına Ait Atama Kararı

YÖNETMELİKLER

— Doğal Gaz Piyasası Dağıtım ve Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Kocaeli Üniversitesi Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği

YARGI BÖLÜMÜ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

— Anayasa Mahkemesinin E: 2005/146, K: 2005/105 sayılı Kararı (28/12/2004 Tarihli ve 5277 sayılı Kanun ile İlgili)

--------------------------------------------------------------------------- -----

Hakim adayı sınavına durdurma

Danıştay 12. Dairesi, Adalet Bakanlığının 100 idari, 500 adli yargı hakim ve savcı adayı alımına yönelik ilanları ile ''Adli ve İdari Yargıda Hakim ve Savcı Adaylığı Yazılı Sınav, Mülakat ve Atama Yönetmeliği''nin yürütmesini durdurdu.

Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV), Adalet Bakanlığının 100 idari, 500 adli yargı hakim ve savcı adayı alımına yönelik ilanları ile konuya ilişkin
yönetmeliğin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

Danıştay 12. Dairesi, davalı idarelerden savunma geldikten sonra yürütmenin durdurulması istemini görüştü.

Daire,
Adalet Bakanlığının, 9 Ağustos 2006 tarihli 100 idari yargı hakim ve savcı adayı alımı ile 15 Ağustos 2006 tarihli 500 adli yargı hakim ve savcı adayı alımına ilişkin ilanları ile ''Adli ve İdari Yargıda Hakim ve Savcı Adaylığı Yazılı Sınav, Mülakat ve Atama Yönetmeliği''nin tamamının yürütmesini durdurdu.

Dairenin bu kararının, gerek Hakimler ve Savcılar Kanunu gerekse Adalet Bakanlığının Kuruluşuna ilişkin Kanunda, ''Adalet Bakanlığının hakim ve savcı adaylarını almada sınav yapma yetkisi'' olduğuna dair herhangi bir hüküm bulunmadığı gerekçesine dayandırıldığı öğrenildi.

Kararın yazımının devam ettiği, yazım ve imza tamamlandıktan sonra taraflara tebliğ edileceği belirtildi.

İdari Yargı hakim adaylığı için yazılı sınav ÖSYM tarafından 15 Ekim 2006'da yapılmış, sınavı kazanan 482 adayın mülakata alınacakları duyurulmuştu.

Adli yargı hakim adaylarının yazılı sınavı ise 25 Kasımda yapılacaktı.Davalılar, Adalet Bakanlığı ve ÖSYM'nin, dairenin kararına itiraz etme hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.İtirazın ardından Danıştay 12. Dairesi, davayı esastan karara bağlayacak.

(AA) - Sabah

--------------------------------------------------------------------------- -----

Avukatlığa giriş sınavı kalkıyor

      Meclis, avukatlığa girişin sınavla olmasına ilişkin düzenlemeyi kaldırmaya hazırlanıyor. CHP ve Barolar Birliği, Meclis Adalet Alt Komisyonu'nda kabul edilen düzenlemeye karşı çıkıyor.
      Avukatlık yasasında değişiklik öngören yasa tekliflerini görüşen Meclis Adalet Alt Komisyonu, avukatlık sınavının kaldırılmasını karar verdi.
      CHP'li Yılmaz Kaya ile AK Partili Ahmet Işık'ın, avukatlık sınavının stajdan önce yapılmasına ilişkin tekliflerini görüşen alt komisyon, sınavın tamamen kaldırılmasını benimsedi.
      Alt Komisyon Başkanı AK Partili Ramazan Can, "Barolar Birliği sınavın alt yapısını hazırlayamadı. Avukatlık sınavı yerine hukuk fakültelerindeki uygulamalı derslerin sayısı arttırılmalı" dedi.
      Can, avukatlığın serbest meslek olduğunu belirterek, sınav şartının Anayasa'nın ‘çalışma hürriyeti’ ilkesine aykırı olduğunu söyledi.
      Alt komisyon üyesi CHP'li Mehmet Nuri Saygun ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ise, düzenlemenin avukatlık mesleğinin kalitesini düşüreceğini belirttiler.
      Saygun, yapılan düzenlemenin yasa tekliflerinin içeriğine aykırı olduğunu söyledi. [ Milliyet ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Savcı Kocam Beni Hem Dövüyor, Hem Aldatıyor

Cumhuriyet savcısı Mehmet Uyanık'ın boşanmak istediği eşi Şahender Uyanık, 19 yıllık kocasının kendisini eve almamak için polisleri kullandığını, dayak attığını ve aldattığını öne sürdü
İzmir Adalet Sarayı'nda bugünlerde herkes Cumhuriyet Savcısı Mehmet Uyanık ve ilköğretim okulu öğretmeni eşi Şahender Uyanık'ın karşılıklı olarak açtıkları boşanma davalarını konuşuyor. Savcı Uyanık, 19 yıldır evli olduğu üçüncü eşi ve 2 çocuğunun annesi Şahender Uyanık hakkında kendisiyle ve eviyle ilgilenmediği ve anlaşmazlık olduğu gerekçesiyle Karşıyaka Aile Mahkemesi'nde boşanma davası açtı. Savcı, mahkemeye verdiği dilekçesinde 16.5 yıldır adeta bir bekar gibi yaşadığını iddia etti. Şahender Uyanık'ın savcı eşine verdiği cevap ise sert oldu. Aynı mahkemede karşı boşanma davası açan Uyanık, eşinin görevi gereği sahip olduğu yetkileri boşanma aşamasında kendisine karşı kullandığını öne sürdü. Eşinden 70 bin YTL tazminat ve ayda 700 YTL nafaka talebindebulunan. Şahender Uyanık, ayrıca evlilikleri sırasında eşinin edindiği mallar için de 25 bin YTL'lik katkı payı istedi.

"Kanunla öç alıyor"
Eşinin kendisine ve biri yetişkin iki çocuklarına sık sık hakaret ettiğini iddia eden Şahender Uyanık, eşinin kendisine bazen terlik attığını, hatta daha da ileri giderek dövdüğünü de öne sürdü. Kocasının görevlendirdiği polisler tarafından evine girmesinin engellendiğini söyleyen Şahender Uyanık, o evde eşinin genç bir kadınla birlikte yaşadığını duyduğunu iddia etti. Uyanık, "Eşim kanun adamı ama kanunları kendi keyfine ve bizden öç alırcasına kullanıyor. Muhtardan orada oturduğuma dair ikametgah almaya gittiğimde, kayıtlarım orada olduğu halde alamadım" dedi.

Sabah Gazetesi

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Cinsel suçlarda ürkütücü patlama
Türkiye'de geçen yıl her gün ortalama bin 336 suç işlenirken, bu yılın 9 ayında bu rakam 2 bin 191'e yükseldi. Cinsel suçlarda artış ise ürkütücü boyutlarda. İşte ayrıntılar:
14 Kasım 2006 13:05
Yazı boyutunu büyütmek için            

Türkiye'de geçen yıl her gün ortalama bin 336 suç işlenirken, bu yılın 9 ayında bu rakam 2 bin 191'e yükseldi. Emniyet Genel Müdürlüğünün verilerine göre, geçen yıl polis sorumluluk alanında meydana gelen şahsa ve mala karşı işlenen asayiş olaylarının toplamı 487 bin 761 iken bu yılın 9 ayında bu suçların toplamı 598 bin 388 oldu.

Geçen yıl asayiş suçlarının 197 bin 996'sı şahsa, 289 bin 765'i mala karşı suçlar oluştururken, günlük ortalama suç sayısı bin 336 oldu. Bu yılın 9 ayında ise şahsa karşı işlenen suç sayısı 244 bin 119, mala karşı işlenen suç sayısı ise 354 bin 269 oldu. 9 aylık süredeki günlük ortalama suç sayısının 2 bin 191'e yükseldiği kaydedildi.

MÜSTEHCEN SUÇLAR YÜZDE 300 ARTTI

Şahsa karşı işlenen suçlar arasında geçen yıla göre artan suçlar arasında darp ve tehdit gibi suçlar ilk sırada yer alıyor.

Geçen yıl meydana gelen darp olayı sayısı 46 bin 612 olurken, bu yılın dokuz ayında bu rakam 54 bin 862'e yükseldi. İhmal ve kazaen yaralama sayısı geçen yıl 5 bin 168 iken bu yılın 9 ayında 8 bin 387'e, kız, kadın, erkek kaçırma sayısı 5 bin 220'den 5 bin 376'ya, rehin alma sayısı 33'den 39'a, tehdit sayısı 10 bin 809'dan 21 bin 204'e, aile fertlerine kötü muamele sayısı 9 bin 901'den 12 bin 784'e, hakaret ve sövme 4 bin 600'da 8 bin 777'e, müstehcen hareketler bin 802'den 2 bin 402, kolluk kuvvetlerine darp, hakaret, saldırı 7 bin 37'den 7 bin 141'e, 6136 sayılı kanuna muhalefet 10 bin 667'den 13 bin 874'e, intihara teşebbüs 12 bin 94'den 14 bin 78'e yükseldi.

Şahsa karşı işlenen tasnif dışı suçların ise 34 bin 436'dan 48 bin 92'e yükseldiği belirtildi.

MALA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR

Mala karşı işlenen suçlar arasında ev ve otodan hırsızlıkla, kapkaçtaki artış dikkat çekiyor.

Geçen yıl evden hırsızlık suçu 53 bin 932 olurken, bu yılın 9 ayında bu rakam 67 bin 70'a, bankadan hırsızlık suçu 158'den 170'e, otodan hırsızlık suçu da 39 bin 705'den 53 bin 20'e yükseldi.

Geçen yıl işlenen kapkaç suçu 7 bin 168 olurken bu yıl bu rakam 9 bin 668'e, yankesicilik suçu 18 bin 556'dan 21 bin 402'e yükseldi. İş yerinde gasp sayısı da 290'dan 332'e çıkarken, zorla çek senet imzalatmak ve tahsil etmek suçu 188'den 224'e yükseldi.

Kasten yangın çıkarma suçu bin 524'den bin 722'e, ihmallen yangın çıkarma suçu 3 bin 253'de 4 bin 435'e, dolandırıcılık suçu 7 bin 528'den 9 bin 547'e, emniyeti suistimal suçu 5 bin 162'den 6 bin 393, suç malı satın almak satmak ve saklama suçu 510'dan 768'e, mala zarar vermek suçu 14 bin 156'dan 29 bin 481'e, mesken masuniyeti aleyhinden suçlar 2 bin 93'den 2 bin 422'e, hükümet emrine muhalefet suçu 2 bin 804'den 2 bin 469'a yükseldi. Mala karşı işlenen tasnif dışı suç sayısı da 10 bin 715'den 20 bin 384'e çıktı.

MALİ SUÇLAR DA ARTTI

Bu arada mali suçlardaki artış da dikkat çekici bulundu. Geçen yıl 11 bin 882 mali suç işlenirken, bu yılın 9 dokuz ayında bu rakam 12 bin 951'e yükseldi.

Yurt genelinde polis sorumluluk alanında geçen yıl kıymetli evrakta sahtekarlık suçu sayısı 2 bin 584 olurken bu yılın ilk 9 ayında bu rakam 2 bin 786'a yükseldi. Kalpazanlık suçu 2 bin 248'den 3 bin 702'e, kıymetli taş ve maden kaçakçılığı sayısı 12'den 42'ye, tekel kaçakçılığı 526'dan 570'e, dolandırıcılık bin 94'den bin 361'e, karşılıksız çek 155'den 295'e, döviz kaçakçılığı 11'den 18'e yükseldi.

Geçen yıl meydana gelen narkotik suç sayısı 6 bin 635 olurken, bu yılın 9 ayında meydana gelen narkotik suç sayısı 7 bin 341 oldu.

ORGANİZE SUÇLAR DÜŞTÜ

Geçen yıl bin 574 organize suç meydana gelirken, bu yılın 9 ayında meydana gelen organize suç sayısı bin 306'ya düştü.

Organize suçlar arasında geçen yıla göre toplu kaçakçılık ve nükleer madde kaçakçılığı suçlarında artış gözlendi. Geçen yıl 54 toplu kaçakçılık suçu meydana gelirken bu yılın 9 ayında bu rakam 67'e, nükleer madde kaçakçılığı 3'den 4'e yükseldi.

AA

--------------------------------------------------------------------------- -----

RTÜK Başkanı Zahid Akman, hangi ismin Köşk'e sunulduğu konusunda yorum yapmadı.

TRT için son söz Sezer’de

Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman, TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilecek ismin kararnamesinin Cumhurbaşkanı Sezer’in onayına sunulduğunu açıkladı.

NTV
Güncelleme: 15:46 TSI 14 Kasım 2006 Salı

ANKARA - RTÜK Başkanı Zahid Akman, Cumhurbaşkanı Sezer’e TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilecek ismin sunulduğunu söyledi.

Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, RTÜK’ün 2007 bütçesi görüşülürken TRT konusundaki bir soruyu cevaplandıran Zahid Akman, “Biz 3 aday seçtik ve Bakanlar Kurulu’na sunduk. Seçtiğimiz adaylardan birinin kararnamesinin hazırlanarak cumhurbaşkanlığına gönderildiği bilgisine sahibiz” dedi. Ancak Akman bu ismin kim olduğunu açıklamadı.

Bir başka soru üzerine de RTÜK’ün bir yasa taslağı hazırladığını ve tarafların görüşünü aldıktan sonra bunu Başbakanlığa ileteceklerini bildiren Akman, bu taslakta TRT’nin denetimi ile yerli çizgi filmlere kota konulmasının da yer aldığını söyledi.

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Lozan delindi Türklük sırada

Yasayla azınlık vakıflarının yönetimini ele geçiren AB, 'Türklüğe hakareti kaldırın' diye bastırdı. 301. Madde bu hafta Meclis'te

VAKIFLAR Yasası'nın Meclisten geçmesinin ardından AB'nin istekleri doğrultusunda Lozan'ı delme amacına yönelik yeni yasalar birer birer Meclis'ten geçiyor. Son olarak da Türk Ceza Kanunu'nun 301. Maddesi gündemde. İlerleme Raporu'nu geçen hafta yayımlayan AB Komisyonu, TCK'nın 301. Maddesi'nin değiştirilmesi gerektiğinin altını çizmişti. Hükümet de AB'den gelen tepkiler üzerine gerekli düzenleme için harekete geçti. Hükümet'in aralık ayında yapılacak AB Zirvesi'nden önce 301'inci Maddeyi Meclis gündemine getirmeye hazırlandığı ifade edildi. Hükümet, 301'inci Maddenin değişmesi konusuna yeşil ışık yakarken, düzenlemenin kaderi bu hafta belli olacak. Başbakan Erdoğan, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile yaptığı görüşmede konuyla ilgili olarak öneri istemişti. Başbakan, sivil toplum örgütlerinin temsilcilerine, 'Bize bir teklif yapın. Biz buna da açığız' demişti.

Muğlak ifadeler

AKP'nin hukukçuları geçtiğimiz günlerde 301 konusunda bir çalışma yaptı. Edinilen bilgiye göre 301'deki muğlak ifadeler giderilecek, yurt içi ve yurt dışı ceza ayrımı kaldırılacak. 301. Maddenin, 'Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz' ibaresinin değiştirilebileceği ya da çıkarılacağı belirtildi. Maddede geçen 'Türklüğü' kelimesi yerine 'Türk Milleti' ibaresinin getirilmesi de tartışılırken, bu ibarenin değiştirilmesine sıcak bakılmıyor.

Erdoğan sinyal verdi

Erdoğan da, hafta sonu yapılan AKP 2. Olağan Kongresi'nde, 'Şimdi bir 301 diye tutturuluyor. Göğsümüzü gere gere söylüyoruz. Var mı bir teklifiniz? Çünkü biz bunu yaparken AB üyesi ülkelerle konuştuk. Oradaki uygulamalara baktıktan sonra, bizimkini bir metin haline getirdik. Onlar ne diyor; onlar 'Polonya milleti'', 'İtalyan milleti' diyor; Biz ne diyoruz? Biz de 'Türklük' diyoruz. Farkımız bu... 'Başka, şöyle bir madde ilave edelim' diyorlar. Eleştirel düşünce ile eğer bir yaklaşımda bulunuluyorsa bunlar kapsam dışındadır' dedi.

Talepleri bitmiyor

AB'nin Türkiye'den istediği ve İlerleme Raporu'nda yer alan ifadeler arasında Türkiye'nin Ek Protokol'ü tam olarak uygulamadığı ve limanları Kıbrıs Rum Kesimi bayraklı gemilere açmamayı sürdürdüğü dikkat çekiyor. Ek Protokol'ün uygulanmasının Türkiye'nin yasal yükümlülüğü olduğunun da altı çiziliyor. Azınlık haklarına dikkat çekilerek, 'Türk yetkililere göre 1923 tarihli Lozan Antlaşması uyarınca Türkiye'deki azınlıklar Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar olmak üzere gayrimüslimlerden oluşuyor. Fakat ilgili uluslararası ve Avrupa standartlarına göre Türkiye'de azınlık olarak tanımlanabilecek başka toplumlar da bulunuyor' denildi. Raporda, Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapalı tutulduğu da kaydedildi.

Tartışma konusu olan TCK 301. Madde şöyle:

1- Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

2- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

3- Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

4- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
[Tercüman]

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Bu uyarıya dikkat!

Yabancılara toprak satışında, İsrail - Filistin örneğini unutmayın. İsrail de toprak satın alınıp kurulmuştu

YABANCILARA toprak satışının boyutları konusundaki tartışmalar sürerken, TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası'ndan çarpıcı uyarılar geldi. Hazırlanan 'Yabancılara Toprak Satışı:Neo-Liberalizmin Kıskacında Türkiye Toprakları' adlı kitapçıkta, İsrail'in ortaya çıkış serüvenine dikkat çekilerek, 'Yabancıların mülk ediniminin önünün açılması ile topraklarımızda yeni feodal senyörlere davetiye çıkarılmaktadır' uyarısı yapıldı.

Avrupa ve Amerika kıtasındaki gelir düzeyi ile Türk halkının gelir düzeyi arasında fark olmasının karşılıklılık ilkesini uygulamada geçersiz kılacağının vurgulandığı çalışmada, İsrail Devleti'nin Filistinlilerden aldıkları topraklar üzerinde kurulduğunun unutulmaması gerektiği belirtildi. Kitapçıkta, Türkiye'nin enerji koridoru olarak adlandırılan Ortadoğu ve Avrupa gibi iki önemli bölgeyi birleştirdiği belirtilerek, toprak satışının uzun dönemli bütüncül bir devlet politikası üretilmeden hayata geçirilmesinin hata olduğu savunuluyor ve 'Toprağın ele geçirilmesinin, siyasi ve kültürel bağımsızlığın da elden çıkarılması anlamına geldiği gözden kaçırılmamalıdır.' deniyor.

Hakkı KURBAN / ANKARA [ Tercüman ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Boşanma ve çocuk

Oturup defalarca düşündünüz belki... Aile büyüklerine, arkadaşlarınıza, eşe, dosta konuyu açıp, fikirlerini aldınız... Ya da belki kimseye söylemeden kendi aranızda konuyu görüşüp, bitirmeye karar verdiniz... En son onlar duydu belki... Belki de ev içindeki tartışma ve anlaşmazlıklar o kadar belirgindi ki, onlar en başından beri olacakları sezinliyor, hatta belki bekliyorlardı...

Çocuklarımız...
Evlendiğiniz zaman yoklardı, fikirlerini soramazdınız... Dünyaya gelmek isteyip istemediklerini de öğrenemezdiniz... Ama şimdi bu ayrılığın neden olduğunu ve ne anlama geldiğini bilmeyi sizce de hak etmiyorlar mı?

Zor olan dengedir
Evlilik birliğine devam etmeme kararı, hem eşleri hem de çocukları etkileyen, yaşamın akışında köklü değişikliklere yol açan bir stres faktörüdür. Eşlerin anlaşarak ve diyalog zemininde "boşanma"yı  ele aldıkları durumlarda bile çekirdek ailenin tüm bireyleri durumu kabullenme sürecine ihtiyaç duyarlar. Boşanmak ve ebeveynin ayrı evlerde yaşamaya başlaması bir bitişi işaret etmekle birlikte, aynı zamanda bir başlangıçtır da. Önemli olan bu yeni düzende, iki ev arasında dengenin kurulabilmesidir; ki bu pek de kolay değildir.

"Boşanma"yı nasıl açıklayabilirsiniz?
0-2 yaş arası çocuklar
Bu yaşlardaki çocuklar, duyu organları aracılığı ile dış dünyayla ilişki kurarlar. Henüz boşanmanın ne demek olduğunu anlayabilecek zihinsel yeterliğe sahip değillerdir. Ayrı olan ebeveyni belirli aralıklarla görmesi, çocuğun duygusal gelişimi açısından gereklidir. Ayrıca devamlı birlikte yaşadığı anne ya da anne yerine koyduğu kişiden uzun süreli ayrılıklar sakıncalıdır.

2-7 yaş arası çocuklar
Bu yaşlardaki çocuklar evden ayrılacak olan ebeveynin uzakta yaşamaya devam edeceğini anlayabilirler. Çocuğunuza babasının (yada annesinin) bundan sonra sizinle birlikte yaşamayacağını, artık karı-koca olmadığınızı ancak onun her zaman babası (yada annesi) olarak kalmaya devam edeceğini, bunun asla değişmeyeceğini anlatabilirsiniz.

7-11 yaş arası çocuklar
Çocuklar bu dönemde okula başlarlar ve somut olayları iyi kavrarlar. Ona evliliğinizin artık devam etmeyeceğini ve birbirinizle artık anlaşamadığınızı söyleyebilirsiniz. Bir arada kalmaya devam ederseniz tartışmalar çıkabileceğini anlatabilirsiniz. Tartışmaların da hepinizi rahatsız edeceğini ve bu nedenle ayrılmanızın gerekli olduğunu açıklayabilirsiniz.

11-17 yaş arası çocuklar
Çocuğunuz artık toplumsal kuralları ve kadın- erkek ilişkilerini öğrenmeye başlamış bulunmaktadır. Boşanmak istemenizi ve gerekçelerini anlamakla birlikte, kişilik ve ahlak anlayışının oluştuğu bu dönemde kafası karışabilir ve sizi suçlama eğilimi gösterebilir. Sabırla sorduğu her soruyu açık olarak yanıtlamanız ve evden ayrılan tarafı, her dönemde olduğu gibi, bu dönemdeki çocuğunuza da kötülememeniz gerekmektedir. Her iki tarafın birbirlerini suçlaması, çocuğun fazladan baskı hissetmesine, ebeveynine öfke duymasına ve güven duygusunu yitirmesine yol açacaktır.

18 ve üzeri yaştaki çocuklar
On sekiz yaş ülkemizde kanunen çocuğun reşit olduğu yaştır ve çocuk artık velayetin konusu değildir. Ancak reşit olması boşanma durumunda anne ve babanın birinden ayrı yaşayacak olması gerçeğini değiştirmemektedir. Çocuğunuzun size destek olmasını beklerken, evden ayrılan tarafın yerine koyup, bu sorumluluğu ona yüklemeniz uygun bir davranış olmayacaktır. Gerek sizlerin gerekse de çocuğunuzun birbirinize ihtiyacınız olduğu gerçeği değişmemiştir.

Çocukta gözlenebilecek tepkiler
Anne veya baba tarafından uygun bir dille olup biten çocuk(lar)a anlatılmadığında;
- Ebeveynin birinden ayrılacak olduğunu öğrenmenin korkusuyla, çocuk anne- babasına yapışıp ayrılmak istememe davranışı sergileyebilir.
- Okula (yuvaya, kreşe) gitmek istemeyebilir.
- Uyku, yemek ve tuvalet düzeninde olumsuz değişiklikler baş gösterebilir.
- Öfkeli ve saldırgan davranışlarda bulunabilir.
- Bu davranışlar okulda da görülebilir ve olası dikkat dağınıklığı ve içe kapanmayla birlikte çocuğun okul başarısı düşebilir.
-Boşanma nedeniyle anne, baba yada kendisini suçlama eğilimi gösterebilir.
-Ergenlik dönemi başlangıcı yada içerisinde olan gençler, arkadaş grubundaki akranlara zaten bağlanma eğilimi gösterdikleri bu dönemde, beklenenden fazla bağlanarak, ortamda bulunan sigara, alkol, uyuşturucu madde gibi bağımlılık yapacak nesnelere yönelmede daha az sorgulayıcı olabilirler.
-Yine ergenlik dönemi başlangıcı yada içerisinde olan gençler, evdeki otorite figürleri olarak algıladıkları anne yada babanın artık onlarla birlikte yaşamadığını ve denetiminden uzak kaldığını düşünerek önceden var olan kurallara uymamaya başlayabilir ve kız-erkek ilişkilerinde toplumsal ve ailenin koyduğu sınırları aşabilir.

Şunlara dikkat edin
- Çocuğunuza boşanmanın ne demek olduğunu açık ve sade bir dille anlatın. Bunu yaparken eşinizi kötülemeyin ve geçinemediğinizi, birlikte mutlu olmadığınızı, çabaladığınız halde anlaşmazlıkları gideremediğinizi ifade edin.
- Boşanma, çocuğunuzu bir süre mutsuz ve hırçın yapabileceği için, bu tür duygularını sizinle paylaşmasını teşvik edin.
- Boşanmanın, çocuğunuzun suçu olmadığını, onunla ilgisinin bulunmadığını belirterek; boşanmayla anne ve babasından birini kaybetmeyeceğini, ona olan sevginizin eskisi gibi devam edeceğini belirtin.
- Çocuğunuzu eşinizle olan çatışmanın dışında tutun. Onu kazanma yarışına girmeyin. Eşinizle barışmak için çocuğunuzu aracı yapmayın.
- Duygularınıza yenilip (örneğin öfke, hırs, kıskançlık…) çocuğunuzu taraf tutmaya zorlamayın. Size yaranmak için eşinizi kötülemesine izin vermeyin. Asla unutmayın ki; bu sözler onun gerçek duygularını yansıtmamaktadır. Sarsılan güveni ve ikiye bölünen dünyasını ayakta tutabilmek için size tutunmaya çalışmaktadır. Sizin yerinize eşinizin yanında olsa, benzer sözleri onun yanında da sarf edecektir. Çocuğunuz sizi, eşinizi sevdiğinden daha fazla sevmemektedir! Ve sizin gibi onun da eşinize kızgın olması gerekmemektedir!
- Eski eşinizden intikam almak için çocuğunuzu ondan yoksun bırakmayın. Bu durumda asıl çocuğunuzu cezalandırmış olursunuz ve çocuğunuzun size de öfke duymasını sağlamış olursunuz.
- Çocuğunuz anne ve babası arasında sürekli gidip gelmemelidir. Bir evi, asıl evi olarak benimsemeli, diğer tarafı belirli aralıklarla ve düzenli olarak görmeye devam etmelidir.
- Çocuğunuzu acıma duygunuzla yada şımartarak büyütmeyin. Boşanma sıra dışı bir olay ve dünyanın sonu değildir. Ayrı evlerde bile olsanız eski eşinizle çocuk yetiştirme tutumları konusunda görüş birliğinde ve birbirinizle uyumlu olun.
- Çocuğunuzu diğer tarafa göndermemekle tehdit etmeyin.
- Çocuğunuzun sergilediği olumsuz davranışları eski eşinize benzetmekten ve onu suçlayıcı şekilde konuşmaktan kaçının.
- Babaanne, anneanne, dede, teyze, hala vb. akrabaların, çocuğunuzla eski eşinizi suçlayacak ve onu kötüleyecek şekilde konuşmalarını engelleyin.

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Kongrede gözden kaçanlar

Türkiye'nin töre cinayetleri yarasına iktidar partisinin önem verdiğini göstermesi, sorunun çözümü yolunda bugüne kadar atılmış en önemli adımı oluşturuyor. AKP yönetimini ve yeni kadın yöneticilerini tebrik ediyoruz

AKP Kongresi'nin-lider seçimi heyecanı yaşanmadığından olsa gerek-, sönük geçtiği, önemli gelişmeler olmadığı yolunda yorumlar yapıldı. Kongre ile aynı gün Ecevit'in cenaze töreni de olduğundan gazetelerin yazarları kongreyi izlemediler. Fakat görülüyor ki; kongreyi bu şekilde ihmal etmek biz medyanın bir hatasıymış. Çünkü bu kongrede Türk siyasi ve toplumsal yaşamı açısından son derece önemli olan birkaç gelişme yaşandı. Bunların ele alınıp dikkatle incelenmesi gerekiyor diye düşünüyoruz.

İlk başta kongrede kadın-erkek ayrı oturma sistemi bu kez uygulanmadı. Bu, kadın meselesine AKP'de önemli bir yaklaşım olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin geleceğine damgasını vuracak AKP'nin bu yaklaşımı sergilemesi Türkiye açısından önemli bir gelişmedir.

Bununla birlikte AKP büyük duyarlılık göstererek töre cinayetleri ile mücadele eden kadın üyelerini parti vitrinine yerleştirdi. Parti yönetimine ve MKYK'ya bu kadın üyelerden önemli bir bölümünü seçerek Türkiye açısından devrim bile sayılabilecek adım attı.

Sol ve liberal partilerin bile kadın meselesini tutarlı bir şekilde ele alamadığı memleketimizde, AKP gibi dini vurgulamalarıyla öne çıkan bir partinin kadınlarla ilgili olarak bu kadar net tavır alması, Türkiye'yi bırakın, dünyada bile önemli bir gelişmedir. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, Medeniyetler İttifakı hakkında en fazla laf söylemeyi hak eden lider olduğunu dünyada kanıtlamıştır.

Türkiye'nin töre cinayetleri yarasına iktidar partisinin bu şekilde önem verdiğini göstermesi, sorunun çözümü yolunda bugüne kadar atılmış en önemli adımı oluşturuyor. Bu açıdan da AKP yönetimini ve yeni kadın yöneticilerini tebrik ediyoruz ve onlara başarı diliyoruz. Bu konudaki savaşlarında onlara gereken desteğimizi de vereceğimizi ilan ediyoruz.

AKP Kongresi'nde atılan adım siyasi geleceğimiz açısından da hayli önemlidir. Görünen odur ki; Türkiye'nin yakın geleceğinde en önemli stres ve kavga konusu kadın odaklı olacaktır. Çünkü cumhurbaşkanlığı konusunda başı örtülü eş olasılığı şimdiden kavga konusu haline getirilmiştir. Kadın meselesine AKP Kongresi'nde görüldüğü şekilde yaklaşan parti yönetiminin ve Başbakan'ın bu tür kavgalar içine çekilmesi pek kolay ve pek de haklı görülmeyecek gibi bundan sonra. Bu konuda siyasi kavga yaşanmaması Türkiye'nin kazancı olacaktır. Bu kavganın gerçekten olmaması için Başbakan'ın kongrede attığı yumuşatıcı adımların sürmesini bekliyor ve umuyoruz.

Bu arada medyanın AKP Kongresi'yle pek ilgilenmediği yorumları yapılırken, 'töre savaşçılarının vitrine çıkarıldığı'nı tespit edip bunu haberleştiren Ankara Büromuzu da keskin gözlemleri nedeniyle kutluyoruz.

Serdar Turgut

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Allah rızası için özgürlük

8 yaşında amcasının oğluna verilen, 12'sine kadar zorla dilendirilen küçük kız, polise sığınıp geleceğini kurtardı.

Derdini dinleyip uyardı
Şarkılardaki "Ünzile"nin bir benzeriydi B.Y... Çorum'da babası ve üvey annesiyle yaşayan B.Y., 8 yaşında amcasının oğlu ile nişanlandırılıp onlarla yaşamaya başladı. Ancak Yozgat'taki amca evinde zorla dilendirilen küçük kız, bir gün para istemek için Zehra C.'nin kapısını çaldı. Küçük kızın hikayesini dinleyen C., ona polise gitmesini söyledi. Ve polise koşan B.Y., Çocuk Yurdu'na yerleştirildi. [Takvim]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Yoklanmayana ceza

Askerlik yoklamasını yaptırmayanlar ile askerlik şubesine kaydını yaptırmamış olanlara ceza geliyor. TBMM Başkanlığı'na sunulan yasa tasarısı ile askerlik çağı gelenlerden yoklamasını yaptırmayanlara 20 YTL, herhangi bir askerlik şubesi kütüğüne hiç kaydını yaptırmamışlara da 30 YTL para cezası verilecek. [Takvim]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Davacı isteyince, hakim 8 kez bilirkişi raporu aldı  
Mersinli Şahabettin Katipoğlu vefatından bir süre önce iki katlı evini Mersin İmam Hatip Lisesi öğrencilerine yurt yapılması için İlim Yayma Cemiyeti'ne bağışladı.

Katipoğlu'nun tek mirasçısı kızı Mine Bakkal da, binada kendi hakkı olduğu gerekçesiyle dava açtı. 6 yıldır devam eden davaya bakan Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi Bilal Yıldırım, değer tespiti için 7 defa bilirkişi heyeti görevlendirdi. 7 heyet de davalı payına ortalama 25 bin YTL değer biçti. Ancak mirasçı her rapora itiraz etti. Hakim de bu itirazları kabul ederek sekizinci kez Ankara'dan Mersin'e bilirkişi gönderilmesine karar verdi. Bilirkişi heyeti bu kez davalı payının 65 bin YTL değerinde olduğunu rapor etti. İlim Yayma Cemiyeti avukatı Selçuk Kar da, tarafsız olmadığı gerekçesiyle hakimin reddini istedi. Hakimin önceki 7 bilirkişi raporunu mu, yoksa Ankara'dan gönderilen bilirkişilerin raporunu mu dikkate alacağı ise bilinmiyor. Vakıf, miras bırakılan binayı yıkarak yerine yurt binası inşaatı başlattı. İnşaat, 2003 'te tamamlandı; ancak dava sürdüğü için yurt olarak kullanılamıyor. Büşra Erdem, İstanbul [Zaman]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Bucak'a hapis ve erteleme

Susurluk kazasının 10. yılında eski milletvekili Sedat Edip Bucak'ın yargılandığı dava karara bağlandı. Bucak, "Çete üyelerine bilerek yardım etmek" suçundan 1 yıl 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, bir daha aynı suçu işlemeyeceği kanaatiyle Bucak'ın cezasını erteledi. Bucak 5 yıl içinde aynı suçu tekrarlarsa, bu durumda cezası infaz edilecek.  [Takvim ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

AİHM'de Türkiye mahkum edildi  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Metin Turan isimli vatandaşın açtığı davada, Türkiye'yi haksız buldu.

AİHM, davayla ilgili olarak ''Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) örgütlenme hakkıyla ilgili 11. ve etkili başvuru hakkıyla ilgili 13. maddesini ihlal ettiği'' görüşüne vardı. Türkiye, davayla ilgili Turan'a mahkeme masrafı da içinde olmak üzere yaklaşık 5 bin Avro maddi tazminat ödeyecek.  [Zaman]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Hollanda'dan Hrant Dink'e ödül  
Hollanda'nın uluslararası yardım kuruluşlarından Oxfam Novib, "Pen Awards" adıyla her yıl verdiği ödüle bu yıl, Türkiye'den Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in layık görüldüğünü bildirdi.

Oxfam Novib'den yapılan açıklamada, her yıl dünyanın değişik ülkelerinde baskı ve sansür altında kalan yazar ya da sanatçılara bu ödülün verildiğini hatırlatılarak Dink'in mali ve moral açıdan desteklenmesinin amaçlandığı belirtildi. Dink, ödülünü, 18 Kasım'da Lahey'de düzenlenecek törenle alacak. Hrant Dink'e ödülle birlikte 2500 Euro verilecek. [ Zaman ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Polis, çocuk pornosuna karşı ‘hacker’ yetiştiriyor

Soner KOCAER/ ANTALYA, (DHA)

Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen ‘İnternette Çocuk İstismarı ile Mücadele Eğitici Yetiştirme Eğitimi’ Antalya’da başladı.

Antalya Emniyet Müdürlüğü Uncalı Sosyal Tesisleri'nde düzenlenen kursa, 13 ilden 24 personel katılıyor. Asayiş Daire Başkanlığı İnsan Ticareti ve Cinsel Suçlarla Mücadele Büro Amiri İbrahim Sarı ve başkomiserler Tamer Bulcun ile Dinçer Ay tarafından verilen eğitimde polislere, internet üzerinden pornografik çocuk videoları ve fotoğrafları indiren kişilerin tespiti için bilgisayar eğitimi veriliyor.
Türkiye’de bilgisayar kullanımının gün geçtikçe arttığını ve buna paralel olarak internet üzerinden işlenen suçlarda da artış görüldüğünü kaydeden İbrahim Sarı, internet üzerinden çocuk istismarı konusunda Interpol ve FBI ile ortaklaşa çalıştıklarını kaydetti. Sarı, “İnternetten çocuk pornosu indirmek, depolamak ve paylaşmak suçtur. Eğitimi tamamlayan personel, bölgelerinde, internet üzerinden cinsel istismar suçları işleyenleri belirleyip, bu maksatla kullanılan bilgisayarları inceleyecek. Resimlerin ve video görüntülerinin şifrelerinden yola çıkarak, bu tür fotoğraf ve görüntüleri indirenleri belirliyoruz” dedi.
Sarı, internet üzerinden pornografik çocuk görüntüsü ve fotoğrafı indirmenin, Türk Ceza Kanunu’nun 226’ncı maddesince suç olduğunu ve bu suçun karşılığının 2 ile 5 yıl arasında hapis cezası olduğunu söyledi.
18 Kasım'a kadar sürecek kurs sonunda eğitmen yani ‘hacker’ olan polisler, bölgelerindeki diğer illerde seminerler düzenleyecek.

POLİSTEN UYARILAR

Emniyet yetkilileri, bilgisayar kullanıcılarının internet ortamında işlenen bilişim suçlarının mağduru olmaması için dikkat etmeleri gerekenleri şöyle sıraladı:
* İnternete bağlanılan bilgisayarlarda mutlak suretle güvenlik yazılımları (antivirüs programları) kullanılmalıdır.
* Antivirüs programları ve bilgisayarlarda yüklü bulunan ana işletim sistemleri güvenlik açıklarına karşın ilgili web sitelerine bağlanarak düzenli olarak güncellenmelidir.
* Kullanılan sohbet (chat) programları da düzenli olarak güncellenmeli, bu yazılımların en son versiyonları kullanılmalıdır.
* Genel prensip olarak doğrudan tanışıklık olmayan kimseler ile bağlantı kurulmamalı, eğer bağlantı kuruldu ise de kesinlikle dosya paylaşımı yapılmamalıdır.
* İnternet kullanıcıları chat ortamında başta kredi kartı bilgileri olmak üzere kesinlikle kendilerine ait bilgileri (isim, adres, telefon) vermemelidir.
* Kullanıcılar bilgisayarlarını yakinen tanımadıkları kişilere kullandırtmamalıdır.
* İnternet bankacılığı ve e-posta şifreleri mutlak suretli güvenli şifrelerden seçilmeli, bu harf ve rakam gruplarından oluşan güvenli şifreler periyodik aralıklarla düzenli olarak değiştirilmelidir.
* İnternet bankacılık işlemleri toplu kullanıma açık olan internet kafe ve benzeri yerlerde yapılmamalı, kullanıcılar bankacılık işlemlerini evlerindeki ya da işyerlerindeki daha güvenilir olan bilgisayardan gerçekleştirmelidir.
* Bilgisayar kullanıcıları bunun ayrıca bir suç teşkil ettiği bilinci ile korsan yazılım kullanmamalı, lisanslı olmadıkları için düzenli olarak güncellenemeyen bu yazılımların güvenlik açıklarına sebebiyet verdikleri unutulmamalıdır.
* Kullanıcılar internet ortamında bilgisayarlarına müdahale edildiğini anladıkları anda derhal bilgisayarlarının fişini çekerek bağlantıyı koparmalı ve akabinde oluşan güvenlik açığının giderilebilmesi için yetkili bilgisayarcılardan profesyonel yardım almalıdır.
* İnternet ortamında bir suçun mağduru olunduğunda ya da bir suçla karşılaşıldığında derhal polise ihbarda bulunulmalıdır. [ Hürriyet ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Prangalı Kadın’ı 5 dolarla yolladılar

Doğan ULUÇ/NEW YORK

Türk basınında "Prangalı Kadın" diye tanınan Fügen Gülertekin, nihayet özgürlüğüne kavuştu. Ohio’da açtığı çocuk bakımevinde 5 aylık bir çocuğu şiddetle sallayarak kafatasında çatlama oluşturduğu suçlamasıyla 8 yıl hapse mahkûm olan Gülertekin, cezasını tamamladıktan sonra sınırdışı edilerek Türkiye’ye iade edildi.

ABD’li yetkililer, Gülertekin’in cebine 5 dolar koyup eşiyle görüşmesine bile izin vermeden, 3 polis eşliğinde Türkiye’ye yolladılar.

PRANGALI Kadın Fügen Gülertekin, Ohio Göçmen Dairesi’nin biri kadın ikisi erkek 3 polis eşliğinde Türkiye’ye gönderildi. Ohio Göçmen Dairesi yetkilileri, cebine 5 dolar koydukları Fügen Gülertekin’in Türkiye’ye gönderilmesinden önce, Columbus şehrindeki eşi Erdal ve kızı Zeliş’le görüşmesine de izin vermediler. Gülertekin geçen hafta sonu İstanbul’a döndükten sonra, ailesini telefonla arayarak "Türkiye’ye sağ salim döndüm" diye haber verdi.

TÜRKİYE DEĞİŞMİŞ

52 yaşındaki "Prangalı Kadın" Hürriyet’e ilk izlenimlerini şöyle anlattı:

"Maceralı bir dönüş yaptım. Ben bırakalı Türkiye çok değişmiş. İlk kez sokağa çıktığımda Türkiye’nin çok geliştiğini gördüm. Mağazalar, binalar Amerika’yı, Avrupa’yı aratmayacak ölçüde. Haksız yargılanmam ve hüküm giymemden ötürü üzgünüm. Vatanıma döndüğüm için de mutluyum."

Gülertekin "Amerika benim içim bir rüyalar ülkesiydi. Ama gerek orada çalışma hayatım gerekse cezaevinde geçen yıllarım sonunda Amerika’nın farklı olmadığını gördüm. Bütün dünyada dil, ırk ve kıyafet ayrı olmasına rağmen insanlar hep aynı" diye konuştu.

HAK SAVAŞI SÜRECEK

Gülertekin cezavinde üç kilo aldığını, elbise bedeninin 38 ölçüden 42’ye çıktığını, saçlarının ağardığını söylüyor. Mahkûmiyeti ve sınırdışı edilmesi nedeniyle bir daha Amerika’ya girmesi yasaklanan Fügen Gülertekin şöyle konuştu:

"20 yıl süreyle Amerika’da yaşadım ve çalıştım. Ancak sınırdışı edildiğim için ’Yeşil Kart’ sahibi olmama rağmen sosyal sigortadan emeklilik hakkımı kaybettiğimi söylediler. Kazanılmış hakkımın kaybolmaması gerekiyor, araştıracağım. Bundan sonra ailece yeni bir hayat düzeni kurmamız gerekecek. Kocam ve kızım Ohio’da çalışıyorlar. Türkiye’ye dönmeye kalksalar madden büyük kayıpları olacak. Kocamın çalışma hayatının sıfırdan başlaması gerekecek. İlkin güneyde bir hafta kadar dinlenip toparlanacağım, sonra ne yapacağıma karar vereceğim. Kızım Zeliş bir kaç hafta sonra Türkiye’ye gelecek. Cezaevine girdiğim zaman kızım 14 yaşında idi, şimdi 22’sinde. Onu sarılıp kucaklamayı çok özledim."

Gülertekin bir üniversiye öğretim üyeliği, şirketlerde danışmanlık yapmayı planlıyor. /_newsimages/2440741.jpg

Sakatladığı öne sürülen çocuk İlkokula gidiyor

Fügen Gülertekin’in davası, uzun yıllar hem ABD basınını, hem Türk basınını meşgul etti. Irk ayrımcılığının yoğun olduğu Ohio eyaletinin Columbus kentinde süren duruşmalarda Gülertekin’in avukatlarının savunmaları engellendiği gibi, mahkeme hakimi belge ve tıbbi raporları dikkate almaya yanaşmadı. Aynı eyalette baktıkları çocukları "sallayarak" ölümlerine neden olan Amerikalı iki çocuk bakıcısı ise cezaevine düşmeden serbest bırakıldılar. Gülertekin’in "sakatladığı" iddia edilen Patrick Lape adlı bebek ise bugün ilkokula gidiyor. Gülertekin’in hüküm giymesinde, Patrick’in babasının popüler bir TV kanalı yöneticileri ile Ohio’nun yüksek tirajlı gazetesinin yazı işleri müdürünün yakın arkadaşı olması önemli bir faktör oldu. İki basın kuruluşu, tek taraflı yayınlar yaptı.

AYAĞINA ELEKTRONİK PRANGA TAKILMIŞTI

"Prangalı Kadın" olayının geçmişi 1997 yılına uzanıyor. Fügen Gülertekin, Columbus’un en seçkin kesiminde Kıbrıslı bir Türk işadamının sağladığı krediyle çocuk yuvası kurdu. 12 Haziran’da yuvadaki 5 aylık Patrick Lape adlı çocuğun boğazına takılan yemek parçalarını çıkartmaya çalışırken, ambulansa da haber verdiler. Patrick hastaneye kaldırılıp tedavi edildi ve ayni gün evine gönderildi. Birkaç hafta sonra çocuğun ailesi, Gülertekin’in Patrick’i şiddetle sallayarak kafatasında çatlak oluşturduğunu ileri sürüp dava açtılar. Duruşmalar sürerken Fügen Gülertekin, 1998 Ocak ayından Eylüle kadar ayak bileğine takılan "elektronik pranga" ile ev hapsi geçirdi. Gülertekin, 8 yıl hapse mahkûm oldu ve cezaevine gönderildi. Gülertekin 3 Ekim’de cezaevinden çıktı. Türkiye’ye iade işlemleri yapılırken bir ay süreyle Kadın Göçmenler Cezaevi’ne kaldı. Geçen perşembe günü Ohio’dan iki polis eşliğinde Türkiye’ye iade edildi.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Sakala göz yuman amire 3 yıl hapis

Oya ARMUTÇU / ANKARA [ Hürriyet ]

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, sakallı işe gelip giden memurlara göz yuman amirlerin, 1-3 yıla kadar hapis cezası ile yargılanmalarının önünü açtı.

Yargıtay’ın kararı, 1994-2002 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Recep Tayyip Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna’nın belediye başkanlığı dönemlerinde, sakallı memurlara göz yuman müdür ve daire başkanlarına verilen beraat kararının bozulmasıyla alındı. Üç amir, şimdi bozma kararı ışığında İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 3 yıla kadar hapisle yeniden yargılanacak. Karar, diğer amirler için de aleyhte "örnek" niteliği taşıyor.

Dava dosyasına göre, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görevli H.F, S.A.O, A.Z.Ş adlı müdür ve daire başkanı olan sanıklar, Acil Yardım ve Can Kurtarma Müdürü S.D, Mezarlıklar Müdürlüğünde Şef İ.C ve Su Ürünleri Hal Müdürlüğü’nde görevli memur İ.G’nin amiri konumundaydılar. Bu memurlar belediyede göreve başladıkları andan itibaren sakallı işe gelip gittiler. Ancak amirleri konumundaki üç sanık, suç tarihi olan 1994’ten 2001 yılına kadar sakalları ile ilgili herhangi bir işlem yapmadı. Sicil raporlarında sakallı fotoğraf kullanılması bile olumsuz puan olarak değerlendirilmedi. 2001 yılından sonra ise bu kişilere "uyarı" ve "kınama" şeklinde disiplin cezası verildi.

İstanbul Valiliği’nin takibi ve incelemesi sonunda üç sanık amire İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde "Görevde yetkiyi kötüye kullanmaktan" dava açıldı. Üç amir süreç sonunda ceza aldı.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Rehn: AB'de Türkiye'yi küçümseme eğilimi var

BRÜKSEL (A.A)

AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, AB'de Türkiye'nin stratejik öneminin küçümseme eğilimi olduğunu söyledi.

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan ve ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi ve Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke ile birlikte düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu tarafından düzenlenen “Türkiye'yi Kaybediyor Muyuz?” başlıklı panele konuşmacı olarak katılan Rehn, Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerinde reformlar ve Kıbrıs olmak üzere iki süreci birlikte götürdüğünü belirtti.

Reformlar konusunda “geri dönüşün” söz konusu olmadığını, sadece daha hızlı yol alınmasına ihtiyaç duyulduğunu bildiren Rehn, TBMM'nin üzerinde çalıştığı 9'uncu reform paketinde Ombudsmanlık müessesesinin getirilmesi ve dini vakıflarla ilgili düzenlemeler gibi çok önemli unsurlar bulunduğunu kaydetti. [ Hurriyet ]

“Bunlardan daha önemlisi, ifade özgürlüğünü kısıtlayan 301'inci maddenin değiştirilmesi” diyen Rehn, bununla ilgili girişimin Türk sivil toplum kuruluşlarından gelmiş olmasından övgüyle bahsetti. AB'de Türkiye'nin üyeliğine şüpheyle yaklaşan çevrelerin aynı zamanda ifade özgürlüğü konusunda çok hassas olduğundan bahseden Rehn, 301'inci maddenin AB standartlarına uyumlu olacak şekilde değiştirilmesinin Türkiye'nin üyeliğine verilen desteği artıracağını dile getirdi.

Rehn, Türkiye'nin AB yolculuğunda yaşanabilecek bir tren kazasının AB, Batı dünyası ve Türkiye tarafından paylaşılan “ortak stratejik çıkarı” tehlikeye sokacağı uyarısında bulundu. “AB'de Türkiye'nin stratejik önemini küçümseme eğilimi var” diyen Rehn, Türkiye'nin bölgesinde demokrasinin standartlarını belirlediğine, Batı ile İslam dünyası arasında köprü oluşturduğuna ve medeniyetler buluşmasının Türkiye sayesinde yakalanabileceğine dikkati çekti.

Buna karşın Türkiye'de bazen stratejik önemin abartıldığını savunan Rehn, ”Dengeyi bulmamız gerekiyor. Türkiye büyük, gururlu ve stratejik önemi olan bir ülke olsa da, katılım süreci herkes için aynı” şeklinde konuştu. Avrupalı bazı liderlerin Türkiye'nin üyeliğine karşı söylemlerini eleştiren Rehn, Türkiye'nin tam üyeliğine daha zayıf taahhüdün koşulluluk ilkesini zayıflatacağı ve bunun sonucunda Türkiye'deki reform sürecinin kaçınılmaz olarak yavaşlayacağını söyledi.

Koşulluluk ilkesine de açıklık getiren Rehn, her aday ülkenin katılım koşullarını eksiksiz karşılaması gerektiğini ifade etti. Rehn, AB Komisyonu tarafından yayımlanan ilerleme raporunun “tarafsız, dengeli ve adil” hazırlandığını savunarak, “Türkiye tüm kriterleri karşılarsa 10-15 yıl sonra AB'ye katılımı, üye devletlerce onaylanmasından önce, AB halklarının kalplerinden onay almış olacaktır” dedi.

“DOĞRUDAN TİCARET TÜZÜĞÜNDEN ÜZÜNTÜ DUYUYORUM”

Finlandiya'nın Kıbrıs formülünün Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerinde olası bir tren kazasını engellemeye yönelik olduğunu ve tüm taraflar için ”kazan-kazan” yaklaşımı getirdiğini belirten Rehn, AB üyesi tüm ülkeleri plana destek vermeye davet etti.

Rehn, “Kıbrıslı Türkler (KKTC) için hazırlanan doğrudan ticaret tüzüğünün AB üyesi ülkelerce henüz onaylanmamış olmasından üzüntü duyuyorum. Bu tüzüğü onaylamanın vakti gelip geçmektedir” şeklinde konuştu.

Kıbrıs sorunu konusunda BM'nin daha yetkin olduğunu, fakat topraklarını da ilgilendirdiği için AB'nin konuya dahil olduğunu iddia eden Rehn, “önümüzdeki birkaç yılda belki de son çözüm şansı olan Finlandiya'nın çabalarının küçümsenmemesini” istedi.

RICHARD HOLBROOKE

ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi ve Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke ise ABD olarak “AB ve Türkiye arasındaki uzun nişanın evlilikle sonuçlanmasını” beklediklerini kaydederek, “Türkiye'nin AB hedefine ve stratejik önemine her zaman inandım. Türkiye'ye teknik engeller çıkarılıyor, ama Türkiye çok daha fazla krediyi her zaman hak ediyor” dedi.

Fransa başta olmak üzere bazı AB üyelerini Türkiye konusundaki kafa karışıklıkları nedeniyle eleştiren Holbrooke, “Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaign 'Türkiye'ye AB'de yer yoktur' diyor. Bu türaçıklamaların büyük olumsuz etkisi olur” dedi. Türkiye kamuoyunda yıllardır “dost ülke” olarak görülen ABD'ye verilen desteğin gerilemesinde “ABD tarafının son yıllarda ilişkileri kötü yönetmesinin” etkili olduğunu anlatan Holbrooke, AB'nin aynı hataları tekrarlamamasını istedi.

Richard Holbrooke, Kıbrıs konusunda çok fazla konuşmak istemediğini belirtse de, önerilerine rağmen AB'ye katılım için oluşturulan müzakere heyetine Türk tarafının katılmaması gibi KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın "büyük hatalar" yaptığını ileri sürdü.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Emekliye kamuda çalışma şansı

Anayasa Mahkemesi, kamu kurumlarından emekli olanların yeniden kamuda çalışmasının önünü kapatan 2005 yılı bütçesindeki düzenlemenin, Anayasaya aykırı olduğunu belirterek, iptal kararı verdi.

Anayasa Mahkemesi, Zonguldak İdare Mahkemesi'nin 2005 Mali Yılı Bütçe Yasası'nın kamu emeklileriyle ilgili kısmının iptali istemiyle yaptığı iptal başvurusunu görüştü. 2005 Mali Yılı Bütçesi'ne göre, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin yüzde 50'sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamıyor ve görev yapamıyorlardı.

Ancak
Zonguldak İdare Mahkemesi'nin itirazını değerlendiren Anayasa Mahkemesi, kamudan emekli olanların kamuda çalışmasına getirilen engeli ortadan kaldırdı.

Anayasa Mahkemesi'nin oyçokluğuyla aldığı kararın gerekçesinde, diğer yasalarla düzenlenmesi gereken konuların bütçe yasasıyla düzenlenmesinin Anayasaya aykırı olduğu kaydedildi.

(ANKA) - Sabah

--------------------------------------------------------------------------- -----

Botaş'ta yolsuzluk

BOTAŞ'ta koltuk kavgası ilginç bir raporun ortaya çıkmasını sağladı. Teftiş Kurulu Başkanı görevden alınınca, kurumun zarara uğratılmasıyla ilgili bir müfettiş raporu daha ortaya çıktı. Kurumun son 10 yılda, bazı özel şirketler ile bazı kurumlara BOTAŞ'ın maliyetlerinin altında gaz satarak toplam 264 milyon 789 bin 503 ABD dolar zarara uğratıldığı tespit edildi.

Usulsüzlük, BOTAŞ Teftiş Kurulu Başkanları arasında yaşanan çekişme sonucu ortaya çıktı. Geçen yıl BOTAŞ Teftiş Kurulu Başkanlığı'ndan alınan Niyazi Paksoy, görevine iadesi amacıyla İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Sonraki Teftiş Kurulu Başkanı Mustafa Karbeyaz ve BOTAŞ Genel Müdür Vekili Rıza Çiftçi tarafından mahkemeye gönderilen, savunmada BOTAŞ'ta yıllardır mevzuata aykırı olarak, farklı fiyat uygulamaları yapıldığı açıklandı. Yazıda BOTAŞ'ın, 1993-2003 yılları arasında toplam 264 milyon 789 bin 503 ABD doları zarara uğratıldığı vurgulandı.

Mahkemeye
gönderilen yazıda, bazı özel şirketlerin ve kurumların kayırıldığı, BOTAŞ'ı zarara uğratan sorumlular hakkında işlem yapılmasını talep eden müfettiş raporunun, eski Teftiş Kurulu Başkanı Niyazi Paksoy tarafından savsaklandığı ve soruşturmanın, zamanaşımına bırakıldığı vurgulandı.

BOTAŞ'ın, 10 yıl içinde, müşterilerle yapılan doğalgaz sözleşmelerinde mevzuata aykırı farklı fiyat uygulamaları yapılmasıyla ilgili soruşturma, Müfettiş Zeynep Karbeyaz tarafından 30 Nisan 2003 tarihinde tamamlanan teftiş raporunda ortaya kondu.

Karbeyaz, raporunda şu tespitlere yer verdi:

"BOTAŞ'ın bazı müşterilerine, farklı yerlerdeki tesislerinin tek sözleşme kapsamına alınması ve böylelikle tüketim kademesi yükseltilerek, artan tüketim miktarına bağlı olarak, daha ucuz fiyat uygulanmasına yönelik tarife yapısı içerisinde, bu müşterilere daha ucuz fiyat uygulanması nedeniyle 10 milyon 206 bin 180 ABD doları tutarında zarara uğratıldığı tespit edildi.

Yılda 100 milyon metreküp üstü tüketim yapan müşterilere tarife dışında ekstra indirimler yapılmış olması nedeniyle BOTAŞ, 22 milyon 613 bin 526 ABD doları gelir kaybına uğratılmıştır.

Satış fiyatlarından zaman zaman, satış maliyetlerinin altında belirlenmiş olması nedeniyle, 196 milyon 580 bin 314 ABD doları tutarında kurum zararına sebebiyet verdiği belirlenmiştir. Uygulanan satış fiyatlarının zaman zaman ağırlıklı ortalama alış fiyatlarının bile altında belirlendiği ve bu şekilde oluşan kurum zararının 35 milyon 389 bin 483 ABD doları olduğu tespit edildi"

6 Şubat 2006'da, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı'na gönderilen resmi yazıda, "Teftiş Kurulu Başkanı Niyazi Paksoy, Çeşitli uygulamalarla konuyu sürüncemede bırakmak suretiyle 30 nisan 2003 tarihli inceleme raporunun, Enerji Bakanlığı'na intikaline engel olmuştur. Böylelikle zamanaşımı bağlamında, raporda yer verilen bazı hatalı eksik ve yanlış uygulamalar dolayısıyla ilgili personelin kusur ve sorumluluklarının söz konusu olabileceği BOTAŞ'ın mali kayıplar konusunda açılması söz konusu olabilecek davalar açısından yaklaşık 2 yıllık bir gecikmeye uğranılmasına sebebiyet verilmiştir" denildi.

(ANKA) - Sabah

--------------------------------------------------------------------------- -----

Ayakta tedaviye ilaç sınırı kalktı

Pratisyen hekimler de ilaç yazacak.
Hekimlerin ayakta tedavi görenlere dört kalemden fazla ve yedi günlük dozu aşan miktarda ilaç yazmasını engelleyen Maliye Bakanlığı tebliği Danıştay'a takıldı

RADİKAL - ANKARA - Danıştay, pratisyen hekimlerin reçete yazmalarını kısıtlayan ayrıca ayaktan tedavilerde reçetelere en fazla dört kalem ve yedi günlük tedavi dozunu aşmayacak şekilde ilaç yazılmasını öngören düzenlemeye geçit vermedi. Kısıtlamalar 'Maliye Bakanlığı Tedavi Yardımı Tebliği'yle gündeme gelmiş, Türk Tabipleri Birliği (TTB) tebliğ aleyhine dava açmıştı. TTB'nin tebliğle ilgili yürütmeyi durdurma istemi Danıştay 5 ve 10. dairelerince oluşturulan ortak heyet tarafından incelendi. İnceleme sonunda şu maddelerin yürürlüğü durduruldu:

Hangi kısıtlamalar kalktı?
Tebliğin, ayaktan tedavilerde, belirtilen hastalıklar dışında; reçetelere en fazla dört kalem ve yedi günlük doz yazılmasını öngören maddesinin yürürlüğü durduruldu, sınırlaması olmayan eski uygulama devam edecek.
Tebliğe göre sadece zatüree, bronş genişlemesi, kemik iliği iltihabı teşhislerinde, hekimin gerekli gördüğü takdirde 10-14 günlük tedavi dozunda antibiyotik reçete yazabiliyordu. Diğer durumlarda beş-yedi günlük antibiyotik tedavisi uygulanması öngörülüyor, ayrıca bu yapılırken dört kalem ilaç, yedi günlük doz aşılamıyordu. Danıştay kararıyla hekimlerin uygun gördüklerinde, hastalık kısıtlaması olmaksızın beş-yedi günden daha uzun tedavileri karşılayacak kadar ilaç vermesi yeniden mümkün oldu.
Tebliğ, pratisyen hekimlerin ilaç yazımına kısıtlama getiriyordu. Tebliğe göre antidepresanlar ve antipsikotiklerin (özellikle şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar), yeni nesil antidepresanlar ancak psikiyatri, nöroloji, üroloji, kadın hastalıkları ve doğum, dahiliye veya aile hekimliği uzman hekimleri tarafından veya bu hekimlerden birinin çıkardığı ilaç kullanım raporuna dayanılarak diğer hekimler tarafından yazılabiliyordu. Danıştay kararıyla bu kısıtlamada durduruldu.
Danıştay'dan dönen maddelerden biri de sara hastalığı ilaçlarının sadece nöroloji, çocuk hastalıkları veya nöroşirurji uzman hekimleri tarafından yazılması şartı oldu. Bazı antibiyotiklerin, sadece enfeksiyon hastalıkları uzmanı yoksa iç hastalıkları uzmanı tarafından, çocuk hastalarda çocuk enfeksiyon hastalıkları uzmanı, olmadığı yerlerde çocuk hastalıkları uzmanının bu ilaçları yazabileceği koşulu da ortadan kalkmış oldu.

Bir ayda ikinci iptal
Danıştay, geçen ay da sağlıkta tasarruf sağlama amacıyla çıkarılan ve 'vaka başına ödeme' sistemi getirdiği için tartışılan düzenlemeyi 'Anayasa'nın sağlık hakkını güvence altına alan 56. maddesine aykırı olduğu' gerekçesiyle durdurmuştu. [ Radikal ]

--------------------------------------------------------------------------- -----

Adalette 'büyük birader' kaygısı

Teknoloji sayesinde yargının daha hızlı işlemesini hedefleyen 'Ulusal Yargı Ağı Projesi, tüm işlemleri baştan sona Adalet Bakanlığı'nın gözü önüne seriyor. Gizli bilgiler hâkim ve savcılara kapalıyken sistemi kuran firma görebiliyor

ADNAN KESKİN (Arşivi)
ANKARA - Yargıda tüm savcıların işlem ve kararlarının başsavcılarca 'görüldü' damgası vurulmadan işleme konulmamasına yönelik eleştiriler sürerken, bu kez de tüm soruşturma ve yargılama bilgilerini içeren veri tabanının siyasi bir kurum olan Adalet Bakanlığı'nın kullanımına sunulduğu iddiası ortaya çıktı. Hakim ve savcıların dahi birçok bilgiye ulaşmasını engelleyen sistemde tüm kullanıcı şifrelerine sahip bakanlığın, hatta sistemi kuran şirketin bile istediği dosyaya ulaşabileceği öne sürüldü.
Bu iddiayı gündeme getiren sistem, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) sonrasıyla ilişkilendiriliyor. Teknoloji kullanılarak yargının hızlandırılmasını hedefleyen ve 10 yıllık geçmişi olan projede büyük yol alındı. Ancak sistemin birkaç noktada güvenlik zaafı içerdiği de gündeme geldi. İşte 'adalette büyük birader' tespitine yol açan eleştiriler:
Tüm bilgiler orada: UYAP, henüz her yerde faal değil ancak sonuçta tüm adliyeler sisteme dahil olacak. Gizli olması gereken tüm hazırlık soruşturmalarında, ilk dilekçeden, Yargıtay'dan son karar çıkana kadar tüm aşamalardaki bilgiler UYAP'ta toplanıyor.
Bakanlığın eli altında: Bu kadar kapsamlı bilgilerin depolandığı sistemin yönetimiyse Bakanlığa ait. Bakanlık ve UYAP'ı yöneten bakanlık birimi, gizli hazırlık soruşturmalarına erişebilme imkânına sahip. Tüm kullanıcı şifreleri de bakanlığın elinde. Bakanlığın her bir hâkim ve savcı için ayrı olan bu şifreleri göremese bile, istediğinde bunu silip, yerine yeni şifre verebilmesi mümkün gösteriliyor. Bakanlık, hazırlık aşamasında savcının ne yaptığını görme imkanına sahip. Savcı kararını değiştirirse bu da bakanlıktan izlenebiliyor. Dolayısıyla soruşturmanın her aşaması 'açık'.
Şirket de izlemede: Sistemdeki çoğu gizli yargısal veri tabanına, bu sistemi kuran ve halen işleten Havelsan A.Ş'nin ulaşması da teorik olarak mümkün. Çünkü bir savcı-hâkim, çalışırken yaptığı hatayı düzeltmek için şirkete başvuruyor. Şirket gerekli onarımı yapıyor, ancak o arada savcı veya hakimin ne yaptığını da bilme imkanını yakalıyor. Ancak şirket yine sistemden belli noktada çekiliyor ve tüm insiyatif Bakanlık Bilgi İşlem Merkezi'ne kalıyor.
Yargıtay gözetimde: Sisteme, bu güvenlik zaafı nedeniyle Danıştay katılmadı, ancak Yargıtay girdi. Yani bakanlık, Yargıtay'ın yargısal faaliyetini de izleyebiliyor. Siyasi parti kayıtları da Yargıtay Başsavcılığı'nca tutuluyor. Dolayısıyla bakanlık isterse partilerin sicil sistemini de izler.
Hâkim-savcı göremezken: Bakanlık bugün isterse savcının hangi ifadeleri aldığını, hangi tanığı dinlediğini sistemden görebilir, ancak hâkim veya savcılar kendi dosyası hariç diğer hiçbir dosyadaki bilgilere ulaşamaz.

'Bakanlık elini çeksin'
Sistemin değişmesi için harekete geçen Yargıçlar ve Savcılar Birliği, "UYAP'taki bu güvenlik zaafı, bakanlıkça suistimal edilir veya edilmez, ama bu haliyle hakim ve savcıların güvenlikli çalışma hakları sıkıntıya girer. Sistem daha bağımsız birime, örneğin Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'na devredilsin. Bakanlık elini çekmeyecekse, UYAP iptal edilsin. Çünkü yürütme, sistemi fırsat bilip yargıyı izleyebilir" dedi.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Mirasta Zeki Müren düzenlemesi

RADİKAL - ANKARA - Sanatçı Zeki Müren'le ilgili miras davasından yola çıkılarak Türk
Medeni Kanunu'nda yapılacak değişilikle, kardeşlerin 'saklı pay' hakkı kalkıyor. TBMM Adalet Komisyonu'nda, Türk Medeni Kanunu'nda değişiklik öngören teklif kabul edildi. Teklife göre, mirasçı olarak sadece çocukları, ana ve babası veya eşi bulunan kişi, mirasının saklı paylar dışında kalan kısmında ölüme bağlı tasarrufta bulunabilecek. Mirasta, kardeşler için 'sekizde bir' olarak öngörülen 'saklı pay' hissesi söz konusu olamayacak. Buna göre artık kardeşler, 'saklı pay' iddiasıyla,
vasiyet yoluyla kişi ve kurumlara bağışlanan mirastan hak alabilmek için dava açamayacak. Düzenlemenin, malını vasiyet yoluyla vakıf, dernek gibi kurumlara bağışlayanlarla ilgili davalar açılması nedeniyle yapıldığı belirtildi. Tüm malvarlığını Türk Eğitim Vakfı ve Mehmetçik Vakfı'na bırakan Zeki Müren'in vasiyetiyle ilgili, akrabası olduğunu iddia eden kişilerin açtığı davalar düzenlemeye örnek oldu.

--------------------------------------------------------------------------- -----

'Töre ve ahlak şiddete mazeret olamaz'

Bakan Nimet Çubukçu, Sema Işıl Doğan, Emine Erdoğan ve Vuslat Doğan Sabancı (soldan sağa) Aile İçi Şiddete Son Kampanyası kapsamındaki konferansta bir araya geldi.
Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan, şiddetin en önemli nedeninin eğitimsizlik olduğunu söyledi. Erdoğan, 'Hiçbir töre, gelenek ve ahlak anlayışı şiddete mazeret olamaz. Başta kadına karşı olan, her türlü ayrımcılık ilkeldir' dedi

RADİKAL - İSTANBUL - Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan Aile İçi Şiddete Son Kampanyası kapsamında düzenlenen Arama Konferansı'nda "Şiddetin en önemli nedeni yetersiz eğitimdir. Hiçbir töre, gelenek ve ahlak anlayışı şiddete mazeret olamaz" dedi.
Hürriyet Gazetesi'nce başlatılan Aile İçi Şiddete Son Kampanyası kapsamında Parkorman'da düzenlenen konferansa, Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan'ın eşi Aydın Doğan Vakfı Başkanvekili Sema Işıl Doğan, Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu katıldı. Emine Erdoğan konuşmasında, davranışa, ahlaka yönelik dönüştürücü etkisi olmayan eğitim anlayışına sahip toplumların şiddetle baş etme gücüne sahip olmadıklarına dikkat çekti. Medyanın eğitici kullanılmasıyla sorunların aşılmasında önemli katkılar sağlanacağını belirten Erdoğan şunları söyledi: "Biz cennetin anaların ayaklarının altında olduğuna inanan bir geleneğe sahibiz. Ama ne yazık ki geleneklerimiz, örf ve âdetlerimiz zaman zaman kadının aleyhine yorumlanıyor. Bize göre kadına karşı ayrımcılık başta olmak üzere, ayrımcılığın her türlüsü ilkeldir ve çağdışıdır. Hiçbir töre, gelenek ve ahlak anlayışı şiddete mazeret olamaz. Şiddeti hayatın bütün alanlarından dışlarsak, kültürün bütün unsurlarından ayıklarsak, kadına karşı şiddeti ve çocuğa karşı şiddeti de engellemiş oluruz. Eğer şiddete yol açan kültürel zemini düzeltmezsek, şiddeti davet eden sembolleri kaldırmaz, insanın öncelikle kendisine saygısını sağlayamazsak bu sorunu çözemeyiz."

Çubukçu basını eleştirdi
Devlet Bakanı Nimet Çubukçu da İzmir'de yaşanan çocuk istismarında Türkiye'nin kötü bir sınav verdiğini söyledi. Medyanın yanlış bir tutum sergilediğini savunan Çubukçu, "Dünyanın hiçbir ülkesinde basına yapma, yayımlama denmez. Ama basın kendi otokontrolünü kullanarak, bu fotoğrafları yayımlamamalıydı. Şiddetin öğrenilen bir şey olduğunu biliyoruz" dedi. Çubukçu, şiddet karşıtı kampanyalarda erkeklerin de hedef kitle olması gerektiğini belirterek, şiddet konusunda Türkiye fotoğrafı elde etmek için 2007'de alan çalışması yapılacağını söyledi.
Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Arama Konferanslarıyla aile içi şiddetin Türkiye'deki çözümüne odaklandıklarını belirtti. Hürriyet Gazetesi'nin Aile İçi Şiddete Son Konferansı'nın çok amatör bir bakışla başladığını söyleyen Vuslat Doğan Sabancı, "Bu konferanslarda aile içi şiddete yönelik birçok profil çıkacaktır. Biz Türkiye'deki çözüme odaklandık ama Hürriyet olarak maksimum ne yapabiliriz sorusuna da cevap arıyoruz" diye konuştu.

--------------------------------------------------------------------------- -----

y a z a r l a r

--------------------------------------------------------------------------- -----

Laiklik tacirleri

Türker Alkan - Radikal

AKP hareketi gittikçe psikolojideki 'çifte kişilik' dediğimiz olguya dönüşüyor. Bir şeyi söylerken, aynı anda tersini de söyleyebiliyorlar. Belki 'Politikanın icabıdır' diyeceksiniz, ama iş öyle değil. Bu kadar 'çifte kişilik' görüntüsü, politik olmaktan çok psikolojik bir görüntü sergiliyor sanırım.
Son günlerde 'Çankaya' gündeme geldi geleli, sayın Başbakan Erdoğan'ın bir 'laiklik' söylemidir gidiyor. Günde neredeyse beş-altı kez 'laikliğin meziyetleri ve önemi' hakkında bildiri sunar oldu. O kadar çok laiklikten söz ediyor ki, bazen şaşırıyorum, 'Yoksa bu konuşan ben miyim acaba' diye kendi kendime soruyorum. Ey didei Çankaya, ne efsunkâr imişsin! Ve ey laiklik, bilmediğimiz ne marifetlerin var imiş!
Fakat nedense Ecevit'in cenazesine katılan halkımız 'Türkiye laiktir laik kalacak' veya 'Çankaya laiktir laik kalacak' diye bağırdığı zaman sayın Erdoğan celâlleniyor, "Ne o," diyor, "futbol maçında slogan atar gibi, ne ayıp, hiç yakıştıramadım!"
Nedendir, anlamak zor. Erdoğan'dan başkası laik olamaz mı? Yoksa laik olmak için önce şeriatçı olmak mı gerekiyor? 'Laiklik gerileyecek, şeriat Cumhuriyet'e egemen olacaktır' diyen bir kişiyi Başbakanlık Müsteşarı olarak atamak ve görevde tutumak mıdır laikliğin zorunlu koşulu?
Öte yandan 'laik bir eğitim'den söz eden Milli Eğitim Bakanlığı var. Şûra hazırlığı yaparken İl Milli Eğitim sorumlularından (yani bakanlığın atadığı kişilerden) öneriler geliyor: Din derslerini artıralım, Kuran dersleri koyalım!
Demek ki Milli Eğitim'in tek sorunu yeteri kadar din ve Kuran dersi almamakmış!
Bunlar söylenirken bir taraftan da laik eğitimden, ezbere dayanmayan eğitimden söz ediliyor.
Erdoğan çok alçakgönüllü: "Canım illa da ben cumhurbaşkanı olacağım diye bir şey yok!" diyor.
Yani ısrar bekliyor:
"Ol sayın Erdoğan, mutlaka sen ol! Başkası olursa laiklik elden gider, şeriat gelir, Cumhuriyet'in temel ilkeleri zedelenir diye korkuyoruz."
Oysa sayın Başbakan, Cumhuriyet'in ilkelerini pek güzel öğrenmiş. Belli ki ev ödevini yapmış. Gözü kapalı sayıveriyor Cumhuriyet'in ilkelerini, 'Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti!'
Sayabildiğine göre cumhurbaşkanı seçilmeyi de hak ediyordur.
Evlenme çağına gelip de babasına bunu söyleyemeyen delikanlıların köylük yerde uyguladıkları çeşitli yöntemler olurmuş. Babalarının ayakkabısına çivi çakmak gibi.
Şimdi de sayın Erdoğan vatandaşların ayakkabısına çivi çakmakla meşgul: İlla da o olacak değil tabii. Ama illa da olmak istediği o kadar açık ki.
Ama ister istemez akla takılan sorular var: Hangi özelliğine ve becerisine dayanarak cumhurbaşkanı olmayı istiyor. Geçmişteki laiklik düşmanlığının mürekkebi henüz kurumamışken?

--------------------------------------------------------------------------- -----

İslam ve Batı çatışması
Taha AKYOL - Miliyet

NE kadar istemesek de, Huntington'un "medeniyetler çatışması" tezini doğrulayan olgular artıyor, yanlışlayan olgular azalıyor. Bilhassa İslam ve Batı dünyaları arasında.
Ermenistan'ın işgal ettiği Azeri topraklarından Irak'a, Filistin'e, Afganistan'a İslam dünyasında işgal ve ölüm kol geziyor! "Terör" deyince de dünyada birinci sırada Müslümanların İslam adına yaptığı terör akla geliyor!
Huntington'u doğrulayan bu vahim tabloyu Amerikalı Neo-Con'lar ve Avrupalı şovenler kaşıyor, 'mücadele' diye iki dünya arasındaki husumeti kışkırtıyorlar.
"Âkil adamlar", aklı başında, sağduyulu, bilge kişiler ise çözüm arıyorlar. Aralarında hümanist rahip Desmond Tuttu, reformist Ayetullah Hatemi, felsefeci Mehmet Aydın gibi bütün dinlerden ve kıtalardan 20 saygın ismin bulunduğu "Üst Düzey Grup" tarafından hazırlanan rapor dün İstanbul toplantısında açıklandı. Bizdeki din-laiklik gerilimine de ışık tutacak değerde bir rapor.

Rejimler ve toplumlar
BM Genel Sekreteri Kofi Annan, İspanya'nın sosyalist Başbakanı Zapatero, Türkiye'nin muhafazakâr Başbakanı Erdoğan'ın yürüttüğü "Medeniyetler İttifakı Projesi"nin 4. toplantısında açıklanan uzun rapordan bir paragraf:
"Bazı İslam ülkeleri, reforma karşı direnç gösterilmesi ve özeleştiri eksikliği yüzünden ekonomik ve sosyal ilerleme için gerekli olan ivme ve enerjiden mahrum kalıyorlar."
Çok doğru... Şimdi düşünelim: Gerilimleri aşarak toplumsal ilerleme için ivme ve enerji yaratacak "hoşgörü, uzlaşma, özgürlük, özeleştiri" gibi değerler Mısır'da Müslüman Kardeşler'de yok da laik Arap milliyetçisi Mübarek rejiminde mi var?! Suriye ve Tunus'un laik diktatörlerinde mi var?!
Otoriter ve despotik rejimler resmi dogmaları dayatarak toplumu dogmatizme yöneltiyor, tepkiler de dinsel dogmatizm olarak ortaya çıkıyor!
Raporda deniliyor ki:
"Dinsel aşırılığın ortaya çıkmasına yol açan faktörlerden biri, İslam dünyasındaki siyasi hareketlerin bastırılmış olmasıdır... Bu nedenle İslam dünyasındaki iktidar çevreleri, şiddet yanlısı olmayan siyasi gruplara dinci veya laik nitelikleri gözetilmeksizin siyasete katılma imkânının sağlanması hem Müslüman hem Batılı toplumların çıkarına hizmet edecektir."

İlerlemenin yolu
Raporda belirtildiği gibi, liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr, sosyalist fikirleri yasaklayan, "özgürlük, hoşgörü, uzlaşma, özeleştiri" gibi değerleri bastıran 'ilerici' rejimler, aynada dinsel karşıtlarını buluyorlar!
"Batı'nın İslam dünyasında yürüttüğü askeri harekâtlar" da radikal ve dinci tepkileri körüklüyor.
"İsrail-Filistin meselesi, Batılı ve Müslüman toplumlar arasındaki ayrılığın başlıca sembolü haline gelmiş olup uluslararası istikrara yönelik en büyük tehditlerden biridir."
Bush yönetiminin 'itikadi' bir körlükle İsrail'i desteklemesi, Neo-Con'ların dini taassubu, Avrupa'da Türkiye'yi bile dışlayan Hıristiyan ve milliyetçi şovenizm, Sarkozy'lerin yükselişi...
Bunlar maalesef İslam dünyasında bağnazlığı kışkırtıyor, Müslümanların "hoşgörü, özgürlük, uzlaşma" gibi değerlerle kendi kültür miraslarını yeniden yorumlamasına, otoriter laik rejimlerin liberalleşmesine, toplumsal enerjinin kalkınmaya akmasına engel oluyorlar!

t.ak...@milliyet.com.tr

--------------------------------------------------------------------------- -----

Laik eğitim neden rahatsız ediyor?

Mehmet Y. YILMAZ  - HÜRRİYET

MİLLİ Eğitim Şûrası’na illerde oluşturulan komisyonlardan gönderilen isteklerden dün genel olarak söz etmiştim.

Bugün biraz ayrıntıya girelim istiyorum. Söz konusu komisyonlar, illerde eğitimden sorumlu vali yardımcısı başkanlığında kuruldu ve "eğitimcilerin" önerilerini toplayıp Şûra’ya gönderdi.

Dün Şûra’nın açılışında yaptığı konuşmada Milli Eğitim Bakanı, 12 yıllık kesintisiz eğitimden söz ediyordu ama benim elime ulaşan bilgiler, bu komisyonlardan gelen önerilerin tam tersi eğilimde olduğunu gösteriyor.

Din Kültürü ders saatlerinin artırılması, seçmeli Kuran derslerinin konulması, imam hatip liselerinin "genel lise" kapsamına alınması gibi öneriler bunlar. Ve yine birçok öneri de 8 yıllık kesintisiz eğitimin bölünmesini içeriyor ki bunun bir tek anlamı var: Kuran kurslarını yaygınlaştırmak için uygun ortam yaratmak.

Ve bir öneri de Iğdır’dan gelmiş: 23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri için hazırlıklar çok uzun oluyor, bu süre kısaltılsın ve kutlamalar genel olmaktan çıkarılsın, her okul kendisi kutlasın!

Birisi "ulusal egemenlik bayramı", diğeri Kurtuluş Savaşı’nın başladığı gün için kutlanan "gençlik bayramı"!

Belki de utanmasalar tamamen kaldıralım diyecekler ama şimdilik "kutlamalar genel olmaktan çıkarılsın" diyorlar.

Bu tablo açıkça gösteriyor ki Milli Eğitim’de yapılmak istenen şey, eğitim sürecine dini bir içerik kazandırmak.

Eminim ki şimdi bunu yazdım diye şöyle açıklamalar da yapılacaktır: Çocuklarımız dinlerini öğrenmesinler mi?

Ben de bu soruya şimdiden bir başka soruyla karşılık vereyim:

Siz, laik eğitim düzeni içinde dini bilgilerinizi edinmek fırsatını bulabildiğinize göre, çocuklarımız da aynı laik düzen içinde neden dini bilgileri öğrenemesinler?

Bir fotoğraf, bazen bir sayfa habere bedeldir

17 aylık bir bebeğin, annesinin de bulunduğu bir ortamda şiddete maruz kalıp bir de tecavüze uğramış olması, bütün ülkede derin bir üzüntüye yol açtı.

Başta Hürriyet olmak üzere tüm gazetelerde bu bebeğin başından geçenler haberleştirildi. Bu haberlerde kimliğinin belli olmasını önleyecek şekilde "mozaiklenmiş olarak" bebeğin fotoğrafı da yayımlandı.

Dün Hürriyet ve Sabah’ın "okur temsilcileri", o fotoğrafın gazetelerde kullanılmasını eleştiriyordu.

Hürriyet’in okur temsilcisi, fotoğrafın "haberin unsuruymuş gibi kullanıldığını, ama habere hiçbir şey katmayacağını" yazdı.

Sabah’ın okur temsilcisi ise "Bebeğin fotoğrafı yayımlanmasa da olurdu" diyordu.

İki görüşe de katılabilmek mümkün değil.

Çünkü en temel kurala uyulmuştu: O fotoğrafa bakarak bebeğin kimliğinin teşhis edilmesi mümkün değildi.

Fotoğrafın "gereksizliğine" gelince: Bu fotoğraf olmasaydı, birçok kişi o haberi sıradan bir üçüncü sayfa haberinden ayırt edemezdi.

O fotoğraf olduğu içindir ki o talihsiz bebeği kendi çocuklarımızla, torunlarımızla, yeğenlerimizle, yakından tanıdığımız bebeklerle özdeşleştirebildik.

O bebeğin çektiği acıları yüreğimizin derinliklerinde hissedebilmemizi bu fotoğraf sağladı.

Ve bu özdeşleştirme, haberin herkesin dikkatini çekmesine ve konunun gündemde kalmasına yardım etti.

Birçok okuyucunun, bu haberin yayımlanmasına itirazları olduğunu da biliyoruz.

Okur temsilcilerinin köşelerine yansıyan mektuplar bunu gösteriyor.

Şunu unutmamak gerek: O haber yayımlanmasaydı, giderek büyüyen bir tehlikeden bütün toplumun nasıl haberi olacaktı?

Böyle bir tehlikenin varlığı açıkça ortaya konmazsa, yetkililerin bu konunun üzerine gitmeleri nasıl sağlanacak?

Gazetecilik görevimiz, bazen hiç hoşlanmadığımız haberleri de sayfalarımıza taşımamızı zorunlu kılıyor.

Hep söylediğim gibi, bizim işimiz topluma bir ayna tutmak. O aynadan yansıyan görüntüler biz gazeteciler dahil kimsenin hoşuna gitmese bile görevimiz o aynayı tutmaya devam etmek.

Parti böyle kurulmaz

İSTANBUL’un eski Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın "Turkuaz Hareketi" öyle görünüyor ki daha doğmadan ölüm sürecine girdi.

Gürtuna’nın dün Sabah’ta yayımlanan demecinin başlığı şuydu: "Partimiz seçime yetişecek. Sarıgül de bizimle."

Gürtuna’nın "Bizimle birlikte olacaklar" dediği isimleri okurken şaşırdığımı söylemeliyim.

En çok şaşırdığım isimlerden biri de Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül idi.

Ancak dün daha öğlen olmadan Mustafa Sarıgül bir basın toplantısı yaparak Gürtuna’nın iddiasının doğru olmadığını belirtti.

Sosyal demokrat bir siyasetçi olarak böyle bir girişimin içinde yer alamayacağını söyledi.

Eminim ki Gürtuna’nın listesindeki başka sosyal demokrat isimler de bugün yarın benzer açıklamalar yapacaklardır.

Gürtuna’ya şunu hatırlatmak istiyorum: Siyasi hareketler elmalar ile armutların bir araya gelerek gerçekleştirebilecekleri hareketler değildir.

Toplumda ideolojik bir tabanı olmayan hiçbir hareket partileşemez, adına siz parti deseniz bile bu oluşumlar seçimlerde bir varlık gösteremez.

Öyle görünüyor ki Gürtuna’nın partisi de bir "arkadaş kulübünden" daha ileriye gidemeyecek.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Sezer çok iyi etmiş
Oktay EKŞİ  oe...@hurriyet.com.tr

CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer dün Ankara’da çalışmalarına başlayan 17’nci Milli Eğitim Şûrası’na katılmadığı gibi, herhangi bir mesaj da göndermemiş.

İlk bakışta yadırganabilecek bir durum... Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı’nın eğitim konularına ilgi duyduğu biliniyor.

Lakin Cumhurbaşkanı’nın eğitim kadar, hatta ondan da fazla, laik eğitimin ne durumda olduğuna da ilgi duyduğu ve olanı biteni izlediği biliniyor.

Büyük Atatürk’ün gerçekleştirdiği tüm devrimleri benimsemiş bir Cumhurbaşkanı’nın bugünkü Milli Eğitim Bakanı’nın ve bugünkü iktidarın izlediği eğitim politikasını onayladığı anlamına gelecek her türlü sözden ve hareketten kaçınmasından doğru ne olabilir?

Biraz daha açalım:

Her Eğitim Şûrası’nda olduğu gibi elbet bunda da "eğitim" politikalarıyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürülecek, çeşitli öneriler tartışılıp karara bağlanacak.

Siz sanıyor musunuz ki bu görüşler ve bu öneriler "özgürlük" temelinde üretilen görüş ve öneriler olacaktır?

Yok öyle şey! Bunlar eminiz ki çoktan siparişi verilmiş, onayı alınmış senaryolarla ortaya çıkacak ve önceden belirlenen sonuçlara ulaşacaktır.

İsterseniz bu önerilerden 12 Kasım 2006 tarihli Milliyet’e yansıyan birkaçını özetleyelim:

İmam Hatip Liseleri (İHL) meslek lisesi kapsamından çıkartılıp özel statüde değerlendirilmeli. (Batman’ın önerisi)

Kur’an-ı Kerim seçmeli ders olmalı. İlköğretim 4+4 olarak düzenlenmeli. (Denizli’nin önerisi)

İlköğretim 5+3 veya 4+4 olmalı. Din kültürü ve Ahlak Bilgisi süresi artırılmalı (Elazığ’ın önerisi)

Zorunlu eğitim 5+3 şeklinde planlanmalı. İHL’ler meslek lisesi statüsünden çıkarılıp din eğitimi ağırlıklı sosyal bilimler lisesi olarak düzenlenmeli. (Gaziantep’in önerisi)

Öğretmen Liseleri ve İHL’ler genel lise kapsamına alınmalı. (İstanbul’un önerisi)

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saati artırılmalı. (Uşak’ın önerisi)

Gördüğünüz gibi öneriler iki çizgide yoğunlaşıyor. Biri İmam Hatip Liselerini ne yapıp yapıp "genel lise" statüsüne kavuşturmak. Öteki de "din kültürü ve ahlak dersini artırma" gerekçesiyle okulları medreseleştirmek.

İHL’ler konusunda önce onları meslek lisesi statüsünden çıkarmak lazım. Çünkü meslek lisesi olarak kalınca, kendi mesleğinin dışındaki bir fakülteye girmek isteyene uygulanan katsayı, genel liselerden gelenlere göre az oluyor. Oysa bakan, İHL’leri genel lise konumuna getirirse oradan mezun olanların her fakülteye girmesi sağlanabilir. O zaman da bir gün ülkeyi o ellere teslim etmek mümkün olur.

Tüm öteki yanlışlarını ve laik Cumhuriyet’i işlemez hale getirme çabalarını bir kenara koyun... Sadece bu bile yetmez mi Sezer’in protestosuna?

--------------------------------------------------------------------------- -----

 Üşü- Yorum
TAMER KORKMAZ
t.kork...@zaman.com.tr

Merve Kavakçı, Ecevit'in vefatı ile ilgili olarak görüşleri sorulduğunda şu manidar cevabı vermişti: "Dava en yüce mahkemeye intikal etmiştir. Şu aşamada başka bir şey söylemek uygun değildir."

Amiral Gemisi'nin Kaptan Köşkü'nde Oturan Zat, bu sözleri okuyunca "metalik bir soğukluk" hissetmiş?

Kavakçı'nın cevabı anlayana -soğukluk ne kelime- yeterince sıcak; hatta yakıcı bile?

Hürriyet'in Kaptanı, Kavakçı'nın 1999 Mayıs'ındaki yemin töreninde TBMM Genel Kurul salonuna girmesini "sivil darbe girişimi" diye niteliyordu?

"Darbeyi Ecevit'in önlediğini" vurgulayarak "O gün darbe başarılsaydı, Türkiye'de neyin nereye gideceğini kimse bilemezdi" diyordu?

Oysa, hepimiz şahidiz: Başörtülü Kavakçı'nın Genel Kurul'a gelmesi değil; yemininin engellenmesi bir "darbe" idi?

Kaldı ki, o esnada "postmodern darbemiz" 28 Şubat hüküm sürmekteydi: Hürriyet'in Kaptanı da 28 Şubat'ı canla başla destekliyordu?

Kavakçı'nın TBMM'de başörtüsüyle yemin etmesine mani olan hiçbir Anayasa maddesi, kanun, tüzük, yönetmelik vesaire yoktu. Ancak, o günkü hükümeti de yöneten Yasakçı Egemenler'in "darbe"si ile milletvekili olarak yemin etmesi engellenmişti, Merve Kavakçı'nın?

Demokratik bir sandıktan alnının akıyla çıkmış, Seçilmiş Bir Vekilin hakkı zorla gasp edilmişti. Kavakçı'ya yapılan o darbe olmasaydı, "Türkiye'nin demokratik bir ülke olma yolunda gideceği" açıktı!

"Metalik Soğukluk" Adli Tıp koridorlarında, en çok da morglarda hissedilir?

Hürriyet kaptanının cinayet romanlarına/seri katil hikayelerine düşkün olduğunu biliyoruz?

Buna mukabil, Merve Kavakçı'yı Patricia Cornwell'ın romanlarındaki karakterlerden biri yapma girişimi beyhudedir!

Merve Kavakçı'nın/üniversitelerdeki Kavakçı'ların başörtüsünü yasaklayanların "Seri İnsan Hakları Cinayetleri" ise sadece Cornwell'ın kitaplarına değil, meşhur CSI/New York dizisine girmeyi çoktan hak etmiş bulunuyor!

***

Gelelim gerçek manadaki cinayetlere; hatta katliamlara?

İsrail'in Gazze'deki son katliamında roketlerin hedefi olan 19 Filistinli'den 13'ü aynı ailedendi; hayatını kaybedenlerin 9'u da çocuk'tu?

Sadece bölgede değil, gezegenimizin hemen her tarafında yer yerinden oynadı. Ne var ki, Hürriyet'in birinci sayfasında bu haber hiç yoktu!

Hatırlayınız: Hürriyet, Lübnan Savaşı esnasında İsrail'in yüzlerce masum sivili/çocukları katlettiği gerçeğini hasıraltı etmeye çalışmıştı?

Hürriyet Köşkü'nün Kaptanı, Lübnanlı 60 yaşındaki bir adamın Le Monde'da yayınlanan sözlerini yorumlayarak "İsrail'e apartmanların tepelerinden füze atıldığı için İsrail de onları vurdu" diye yazmış; sivillerin katledilmesini anlaşılabilir göstermeye çalışmıştı. (22 Ağustos'06)

Hürriyet gözbağcılık yapsa da, kendisini savunan tarafın İsrail değil, Lübnan/Hizbullah olduğunu herkes biliyordu?

Hürriyet'teki bu yazının üzerinden fazla geçmeden (13 Eylül'de) Haaretz gazetesine adını vermeden konuşan İsrailli roket birlikleri komutanı ise aynen şöyle diyordu: "Lübnan'a 1800 misket bombası yolladık. Daha çok sivilin ölmesi için özellikle sabah saatlerinde ateş açmamız isteniyordu. Çünkü bu saatlerde insanlar camiden çıkıyorlardı ve daha fazla sivil öldürme şansımız oluyordu?"

(İsrailli komutanın bu itirafı da Hürriyet'te yoktu!)

--------------------------------------------------------------------------- -----

Durma noktası
14.11.2006 / Faruk Şen / Yorum  
Referans Gazetesi

Avrupa Birliği’nin (AB) İlerleme Raporu kamuoyuna sunulurken, ben de Almanya’da başta AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen, daha sonra Şansölye Angela Merkel ve Hıristiyan Demokrat Partisi’nden Avrupa Parlementosu’nun önde gelen üyelerinden Elmar Brok ile ayrı ayrı görüşme şansına sahip oldum.

Türkiye konusunda her zaman açık sözlü olan Günter Verheugen "artık bu işler durma noktasına geldi siz de tam üyeliği istemiyorsunuz bizde de isteyenlerin sayısı büyük ölçüde azaldı, bu nedenle Türkiye’nin tam üyeliğini çok uzun vadeye yaymamız lazım. Hatta bunun olmayacağını yavaş yavaş birbirimize anlatmakta yarar var" görüşünü savunuyor. Raporun kamuoyuna açıklandığı gün, Berlin’de Alman Dış Politika Enstitüsü’nde bir konferans veren Şansölye Angela Merkel, toplantı sonunda "Başbakanınız Tayyip Erdoğan geçtiğimiz yıl haziran ayında Türkiye’nin 2006 yılı sonuna kadar limanlarını Güney Kıbrıs’a açacağını belirtti. Bugüne kadar bu konuda bir ilerleme yok insanlar verdiği sözü tutmalı bu olmadığı takdirde 15 Aralık’ta Türkiye ile ilişkilerimiz durma noktasına gelecektir. Bunun Türkiye’de bilinmesinde yarar var" mesajını verdi. Angela Merkel toplantı sürecinde de Türkiye’nin ilerleme raporu olumlu değil, başta insan hakları olmak üzere dini özgürlüklerde ve kadın haklarında büyük bir ilerleme yok bu açıdan Türkiye, sorumluluklarını yerine getirmediği takdirde bizde sorumluluklarımızı yerine getirmeyeceğiz görüşünü savunmuştu.

Brok'un yaklaşımı

Türkiye’ye karşı görüş içinde olan Elmar Brok, konuştuğum üç kişi içinde yine Türkiye’ye en olumlu bakan kişi idi. "Yalnız Kıbrıs nedeniyle görüşmelerimizi kesmemeliyiz bu konuda Türkiye’ye de fazla haksızlık etmeyelim. Bizim için en büyük yanlış Türkiye ile olan görüşmelere başlamaktı. Türkiye’nin tam üye olma şansı yok, fakat görüşmelere başladıktan sonra da bu işi doğru bir şekilde sürdürmemizde yarar vardır" görüşünü savunuyordu.

Genel olarak Berlin’de Türkiye’ye yönelik hava çok değişmiş durumda. Türkiye Araştırmalar Merkezi’nin, "Almanya’ya Türk Göçü’nün 45. Yılı" kutlamasında bir konuşma yapan Başbakan Yardımcısı ve Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Franz Müntefering, "Türkiye’nin perspektifini kesmeyelim, fakat Türkiye de sorumluluklarını yerine getirsin" görüşünü savunuyordu. 1 Ocak 2007 tarihinde AB dönem başkanlığını devralacak Almanya, özellikle AB Anayasası’nın tekrar gündeme gelmesi, içe doğru genişlemenin gerçekleştirilmesi, Bulgaristan ve Romanya’nın hazmedilmesi konusunda somut adımlar atmaya kararlı. Ayrıca Almanya’nın önem verdiği konuların başında Balkan ülkelerindeki istikrar geliyor. Kosova’daki istikrar, Almanya’nın ön plana çıkardığı konuların içinde yer alıyor. Şansölye Merkel, Amerika ile olan ilişkilerini geliştirme konusunda somut adımlar atarken, Türkiye şu an için AB’nin gündeminden düşmüş, belirli açıdan gözden çıkarılmış bir konumda.  Avrupalıların genel yaklaşımı (Siz de Türkiye olarak tam üyeliği fazla istemiyorsunuz, bizde de artık tansiyon düştü. Bu açıdan bu görüşmelere ara vermemiz ikimizin de yararına) ağırlık kazanıyor. Angela Merkel 26 saatlik Türkiye ziyareti sürecinde bu görüşleri büyük ölçüde dile getirdiğini belirtiyor. Brüksel ve Berlin Türkiye’ye soğuk bakmaya başladı. Paris, Lahey ve Viyana’nın da soğuk baktığı Türkiye için AB’ye giden yol tıkanmış durumda. Bu engebeli yolda Türkiye birçok badireyi atlattı, fakat Avrupa’nın özellikle kültürel ve dinsel açıdan Türkiye’yi dışlaması ülkede de AB’ye tam üyeliği savunanlarının oranını yüzde 40’lara kadar düşürdü. Aynı gelişmeyi Euro Barometre’nin araştırmasında da görüyoruz.

Türkiye’ye sıcak bakan ülkelerin sayısında düşme var. 2014 yılında girmeyi hayal ettiğimiz AB, artık oldukça uzak bir hedef haline geldi. Almanya’nın dönem başkanlığında görüşmelerin kesilmesi olanağı, çok ciddi bir boyut almış bulunuyor.

--------------------------------------------------------------------------- -----

Laikler, laiklere karşı
Nabi Yağcı / Yorum  
Referans Gazetesi

Ya da “çok laikler az laiklere karşı” veya “hard laikler soft laiklere karşı” mı demeliydim? Bilemedim. Ben laik değilim diyen yok, fakat sanki birileri değilim dese sevineceğiz, laikler azalmayacak da çoğalacak. Atatürk Cumhuriyetinde insanlarımız hâlâ çamur altında boğuluyorlar, bebelerimizi koruyamıyoruz, gençlerimize umutlu bir gelecek sunamıyoruz ama varsa yoksa laiklik. Bu iş giderek mantık ölçülerinin dışına çıkıyor.  

Bu kavganın anlamsızlığı ortadadır. Bu kutuplaştırma çabasının Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçim üzerine yapılan birtakım hesaplardan doğduğu biliniyor. Zaten anlamsızlaşma da burada başlıyor:  Türkiye ne en son cumhurbaşkanını seçecek, ne de en son genel seçimini yapacak. Daha çok seçimler görecek ülkemizin insanı. Tarihin sonuna da gelmedik; daha pek çok siyasi/sosyal/ekonomik değişimler yaşayacak insanoğlu. Sağduyuyu zorlayan bu gerilim niye?

Atatürk’ün her siyasi lider gibi farklı siyasi konjonktüre göre ifade ettiği farklı düşünceleri vardır. Ama herkesin üzerinde mutabık olduğu belki de tek nokta Atatürk’ün Batı uygarlık düzeyini  hedef olarak gösterdiğidir. Şimdiye dek bunu hiçbir taraf, özellikle devlet eliti tartışma konusu yapmamıştı. Şimdi ilk kez farklı vurgular yapılıyor.

Cumhurbaşkanı Sezer’in 10 Kasım konuşması bu açıdan hayli dikkat çekici öğeler taşıyor. Konuşma Türkiye’nin vaziyeti üzerinedir, konuşan ise Cumhurbaşkanı. Böyle bir konuşmada konuşanın düşüncelerinin hakikaten ne olduğuna kafa yormaktan çok bu konuşmanın toplum üzerindeki etkileri dikkat çekici olmalıdır. Konuşmada Atatürk’ün belli bir konjonktürle sınırlı olduğu besbelli olan bir sözün kullanımı AB eleştirisini de aşıp Batı eleştirisi biçimine bürünüyor. Niyet bu olmasa bile bu konuşma toplumda bundan başka biçimde algılanamaz. Bu konuşmanın AB karşıtlarını güçlendireceğinin, bu tarz bir söylemin AB içindeki Türkiye karşıtları üzerinde de lehimize bir hava yaratmayacağının, tersine zaten varolan ön yargıları güçlendireceğinin hesap edilmemiş olmasını düşünmek zordur. Dahası AB karşıtı bile olabilirsiniz ama bu bile bu tür bir söylemi gerektirmezdi. İçinde gelecek parıltısı olmayan bir konuşma.  

Bir taraftan siyasi İslam’ı tehdit olarak görüp laik cumhuriyeti korumaya vurgu yaparken öte yandan bunu AB ve Batı karşıtı argümanlara dayandırmak bir çelişki ve de tehlikeli bir çelişki değil mi? İran burnumuzun dibinde. Herhalde İran Batı'ya övgüler düzmüyor. Türkiye’de de AB karşıtlığını Batı düşmanlığı temeline oturtan,  AB’yi “Batı kulübü” olarak gören dinsel çevrelerin olduğu da bir sır değil.

Bunlar bilindiği halde Batı karşıtı vurgular niye? AB de Batı da eleştirilmeli ama böyle mi? Bu gün Batılı olmayan ülkelerde dünyamızda biriken zenginlikleri daha adil paylaşmak yönünde; yoksulluklarla, hastalıklarla, çocuk ölümleriyle daha etkili mücadeleler için; çevre sorunlarının gözardı edilmesine karşı; silahlanma ve savaş kışkırtıcılığına, BM’nin işlevsizleşmesine karşı ortak güvenlik için ve daha pek çok konuda eleştiriler yükseliyor.

Ancak AB’ye giderek açık tavır alan ve bunu giderek Batı karşıtı bir temele kaydıran devlet elitinden yada muhalefetten yukarıdaki eleştirilere benzer içerikte eleştiriler yapıldığını görmüyoruz. Sürekli karşıtlık ifade ettikleri şey Kıbrıs meselesi dışında AB’nin demokrasimizin eksikleri  üzerine  yaptığı tespitlerdir. Örneğin 301. madde ve ifade özgürlüğü veya asker-sivil ilişkileri gibi. AB’nin bizden çok şey istediği  eleştirisi en sık yapılan eleştiri. Atatürk’ün işaret ettiği  muasır medeniyet seviyesi ülkemiz insanı için çok mu görülüyor? Demokrasi bu seviyenin başta gelen ölçütü değil midir ? Eğer bu kulübe girmek istiyorsak bu standartlara peşin olarak evet demiş olmamız gerekmiyor muydu?

Şimdilerde “demokrasinin bize göre olacağı” söylenmeye başladı  ki, en tehlikeli ve en kuşku verici söylem de budur. Bunu bir zamanlar Kenan Evren 12 Eylül dikta rejimini  savunmak için Batı’ya karşı tekrarlayıp duruyordu. “Bizim demokrasimiz bize göre olacak, bize demokrasi dayatamazsınız” diyerek. Bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkanlar ise en başta sosyal demokratlar ve daha geniş sol idi. Bugün sosyal demokratım diyen kimilerinin ağzından benzer sözleri duymak bu yaşıma rağmen bir yaşıma daha girdim dedirtiyor insana. Daha neler işiteceğiz kim bilir?

Hatırlayalım. AB kapısının aralandığı 3 Ekim’den önce ve sonra ülkemizin geleceği ile ilgili içi hayli dolu yapıcı tartışmalar vardı.  Oysa  bugün içi boş bir laiklik tartışması her şeyi çölleştiriyor, yavanlaştırıyor. Laiklerin laiklerle kavgası gibi gerçekten mantık dışı bir tablo çıkarıyor. Bu yavanlaşmanın, içeriksizleşmenin nedenleri üzerine derine inen biçimde kafa yormak ve acilen kafa yormak zorundayız.

Şimdiden şu ilk saptamayı yapabiliriz: Dar görüşlü siyasetin yarattığı “ideolojik kamplaşma” ülkemizi  ileriye taşıyacak içerikte gerçek gündemleri bastırıyor.

--------------------------------------------------------------------------- -----

      Basinda Yargi Haberleri...

      Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına,

      ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

      Derleme : Metin OZDERIN
      OZDERIN,M.

      msn: ozde...@hotmail.com


    Reply to author    Forward  
You must Sign in before you can post messages.
To post a message, you must first join this group.
Please update your nickname on the subscription settings page before posting.
You do not have the permission required to post.

Create a group - Google Groups - Google Home - Terms of Service - Privacy Policy
©2009 Google