From: "Metin OZDERIN" <ozde...@gmail.com>
Date: Sun, 12 Nov 2006 02:03:35 +0200
Local: Sun 12 Nov 2006 00:03
Subject: 11 KASIM 2006 CUMARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
[ OZDERIN,M. ] msn : ozde...@hotmail.com 11 Kasım 2006 Tarihli ve 26343 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ YÖNETMELİKLER — İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Yönetmeliği — Diyanet İşleri Başkanlığı Yayın Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik TEBLİĞLER — Doğrudan Gelir Desteği Ödemesi Yapılmasına Dair 2006/27 Sayılı Tebliğde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Tebliğ (No: 2006/49) — Gümrük Vergisi Askıya Alınması ve Avrupa Birliği Tarafından Tarife Kontenjanı Açılması Planlanan Ürünlere İlişkin Tebliğ (İthalat: 2006/ 26) --------------------------------------------------------------------------- ----- Öcalan'ın avukatları Avrupa'ya başvuracak Abdullah Öcalan'ın avukatları, Avrupa Birliği'ne (AB) üye devletler arasında çıkan uyuşmazlıklara bakmakla yükümlü olan Avrupa Adalet Divanı'na "yeniden yargılanma" başvurusunda bulunacak. Divan'a ilk kez böyle bir başvuru yapılmış olacak. Öcalan'ın başvurusunu değerlendiren AİHM mayıs ayında verdiği kararda, Öcalan'ın adil yargılanmadığına karar vermişti. Bu karar uyarınca avukatları Ankara 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, müvekkillerinin yeniden yargılanmasını talep etmişti. Mahkeme ise avukatların taleplerini reddetmişti. Öcalan, avukatlarıyla yaptığı son görüşmede, yeniden yargılama talebinin tekrar dile getirilmesini istedi. Öcalan, bunun için avukatlarından Avrupa Adalet Divanı'na başvurmaları gerektiğini söyledi. Avukatları ise önümüzdeki günlerde Avrupa Adalet Divanı'na yeniden yargılama başvurusunda bulunacak. --------------------------------------------------------------------------- ----- 'LAİKLİK SLOGANINI KİME SÖYLÜYORSUN'' AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Türkiye laiktir, laik kalacak'' sloganlarıyla ilgili olarak, ''Bunu kime söylüyorsun? Bu işin kavgasını, mücadelesini verenlere söylüyorsun. Bunun dışında bir şeyler yapan mı var, bunu söylüyorsunuz?'' diye sordu. --------------------------------------------------------------------------- ----- Bebeğe tecavüz vahşeti!.. İddianamede korkunç gerçekler ortaya çıktı Bahri KARATAŞ/İZMİR, (DHA) İZMİR'de 17 aylık N.N.B. bebekle ilgili cumhuriyet savcılığının düzenlediği iddianamede korkunç gerçekler ortaya kondu. İddianameye göre minik bebek hem anal, hem vajinal yoldan tecavüze uğradı, ayağındaki morarma ve izler de ısırma ve sigara yanığıyla oluştu. 1'inci Çocuk Mahkemesi de, minik kızın velayetini anne babadan alıp Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne verdi. --------------------------------------------------------------------------- ----- Ateş'e de 40 yıl hapis Umut Kitabevi'ne bomba atılmasından sonra Şemdinli'de olaylar çıkmış, araçlar yakılmıştı. FOTOĞRAF: SERDAR ÖZSOY VAN - Hakkâri'nin Şemdinli ilçesinde Umut Kitabevi'nin bombalanması davasında, sanık iki astsubayın ardından, PKK itirafçısı Veysel Ateş'e de 39 yıl 10 ay 27 gün hapis cezası verildi. Başsavcılık bozma istiyor --------------------------------------------------------------------------- ----- Umut sanıkları 'eve dönmüyor' ANKARA - Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr.Bahriye Üçok'un öldürülmesi, yabancı diplomatlara saldırıların da aralarında bulunduğu 18 silahlı eylemin faillleriyle ilgili dokuz sanıklı 'Umut davası'nda Yargıtay kararı açıklandı. Mahkeme, bir numaralı sanık Ferhan Özmen'e verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını onayladı. 15 yıl hapse mahkûm bir sanıkla ilgili cezayı bozdu. Hükümlülerin 'eve dönüş yasası'ndan yararlandırılmaları talebi de reddedildi. --------------------------------------------------------------------------- ----- Altunbaş davası yine bitmedi RADİKAL - ANKARA - Üniversite öğrencisi Birtan Altunbaş'ın 1991 yılında gözaltında işkenceyle öldürülmesiyle ilgili davaya dün de son nokta konulamadı. Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen davaya sanıklardan Süleyman Sinkil katıldı. Yine sanık emekli polis Ahmet Baştan'ın yaşamını yitirdiği açıklandı. Duruşmada sanık avukatları, yeni tanıkların dinlemesini talep etti. Sanık avukatlarının talebini reddeden Mahkeme Başkanı Ziya Ünal, Baştan'ın ölüm kaydının nüfus idaresinden sorulması için yazı yazılmasına karar vererek, duruşmayı erteledi. Altunbaş'ın öldürülmesiyle ilgili davada dört polis mahkûm edilmiş ancak Yargıtay iki kez bozma kararı vermişti. --------------------------------------------------------------------------- ----- Hatay'da 'Ali Dibo' mahkemelik oldu RADİKAL - ANKARA - Hatay'da 'sahte imzayla' yolsuzluk yapıldığı iddiaları bu ilin AKP ile CHP'li vekillerini bir kez daha karşı karşıya getirdi. AKP'li İsmail Soylu, bilgi ve belgeye dayanmadan açıklamalar yapmakla suçladığı CHP'li Gökhan Durgun'u mahkemeye vereceğini söyledi. --------------------------------------------------------------------------- ----- 'El Kadı'nın mallarına kaçış yok Danıştay, Suudi işadamı El Kadı için verdiği kararın gerekçesini açıkladı: BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarını uygulamakla Bakanlar Kurulu görevlidir. Hükümet uygulamadan kaçınamaz. Başbakanlık davadan feragat edemez ANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsi kefaletini verdiği Suudi işadamı Yasin El Kadı dosyasından hükümete Birleşmiş Milletler (BM) dersi çıktı. Danıştay, BM Güvenlik Konseyi kararlarının Türkiye'yi bağladığına ve hükümetin de Yasin El Kadı'nın Türkiye'deki tüm malvarlığının dondurulmasına ilişkin kararı uygulamakla görevli olduğunu bildirdi. 'Feragat' yetmedi 'El Kadı halen listede' --------------------------------------------------------------------------- ----- Töreden sonra mikrop vurdu Diyarbakır'da töre için vurulan anne Fatma Tunç hastanede enfeksiyon ile boğuşuyor. Evi terkettiği için kurşunlanan ve yeni bir saldırıya uğramasın diye kapısında üç polisin beklediği Fatma Tunç'un kurşun yaraları hayati tehdit oluşturmaktan çıktı. Ancak kadın yoğun bakımda enfeksiyon kaptı. Tedavi sürüyor. Töre değil enfeksiyon öldürecek Töre kurşunuyla ağır yaralanan Fatma Tunç, hastanede zatürree'ye yakalandı. Komada hastalığa yakalanan genç kadının iyileşmesi zaman alacak. Diyarbakır'da terk ettiği imam nikâhlı eşinin 15 yaşındaki kardeşi tarafından "kötü yola düştüğü" gerekçesiyle vurularak ağır yaralanan Fatma Tunç, tedavi gördüğü hastanede enfeksiyon kaptı. Halk arasında zatürree olarak bilinen "Pnömoni-akciğer enfeksiyonu" olan Tunç'un komadayken rahatsızlandığı ve bu durum nedeniyle iyileşme sürecinin aksadığı belirtildi. Enfeksiyonun, göğsüne isabet eden kurşun nedeniyle de meydana gelmiş olabileceği belirtildi. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi'nde yoğun bakım altında bulundurulan Fatma Tunç'un kafasına ve kalbinin yanına isabet eden 3 kurşun başarılı operasyonlarla çıkarılmıştı. POLİS NÖBET TUTUYOR Mürsel ACAY-DİYARBAKIR/MERKEZ --------------------------------------------------------------------------- ----- İşkenceyi itiraf eden polis memuru öldü Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Birtan Altunbaş'ın 1991 yılında gözaltında ölümüyle ilgili olarak işkence suçlamasıyla yargılanan 4 emekli polisten Ahmet Baştan geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Mahkemeye itiraf dilekçesi gönderen sanıklar Ahmet Baştan ve Süleyman Sinkil, Altınbaş'ın sorgusunu kendilerinin yaptığını, sanık konumundaki 3 polisin suçsuz olduğunu ileri sürmüşlerdi. Göksel ÇAĞLAV / ANKARA --------------------------------------------------------------------------- ----- Savcı: Atatürk'ün çarşaf giyerek kaçması onu küçültmez Yeni Aktüel Dergisi'nde Ecevit Kılıç'ın "83 Yıllık Çankaya Sırrı" başlıklı yazısı için "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçlamasıyla açılan davadan "kovuşturmaya yer olmadığı" kararı çıktı. Ayrıca İpek Çalışlar hakkında "Latife Hanım" kitabında yer verdiği bu bilgi nedeniyle dava açılırken, yine aynı kitaptan aldığı bu ayrıntıyı yayınlayan Hürriyet Gazetesi'ne de dava açılmıştı. Yeni Aktüel Dergisi hakkında yapılan suç duyurusunu değerlendiren İstanbul Cumhuriyet Savcısı Nurten Altıok kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Bu karar diğer davalar için de örnek niteliği taşıyor. Savcı Altıok, kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararında Topal Osman'ın Çankaya'yı kuşatıp Atatürk'ü öldürmeye teşebbüs etmesinin bütün anılarda ve tarih kitaplarında yer aldığını belirterek "Tarihe yön veren her insan özel hayatları, anekdotları, sevgilileri, zaafları ve güzellikleri ile bir çekim noktası oluşturmaktadır. Tutuculuğu yenip, risk alan, vatana hizmeti sürdürmek için yaratıcı bir çözümle kendini o tehlikeden uzaklaştıran Atatürk'ün çarşaf giyerek Çankaya'dan çıktığının söylenmesi de onu küçültmez, kendisine bir kere daha hayran bırakan ve gülümseten bir müthiş insanı görebiliriz" dedi. Ulaş YILDIZ -MERKEZ --------------------------------------------------------------------------- ----- Şehit başkomiserin arkadaşları: Ağlamak kaderimiz mi? Ankara'da Başkomiser Erkan Ataman'ın daha önce yaralama suçundan tutuklattığı; ancak üç ay cezaevinde yatıp çıktıktan sonra tekrar aynı suçu işleyen Tolunay Bostancı tarafından şehit edilmesi devre arkadaşlarını çileden çıkardı. 1997 Polis Akademisi mezunları, acılarını dile getiren bir mektup yazıp milletvekilleri, bakanlıklar ve üst düzey polis yetkililerine gönderdi. Mektupta, "Suçlu haklarını korumayı gözeten kanunlar, neden mağdur haklarını, neden polis haklarını gözetmez? Bizim kaderimiz hep şehit cenazelerinde ağlamak mı olacak? Yarın bir gün hepimizi koruyan, göğsünü siper ederek koruyan insan bulamayacağız böyle giderse. Erkan'ı vuran yeni çıkmış içeriden, bir dahaki çıktığında da belki beni vuracak kim bilir." ifadeleri yer alıyor. Tolunay Bostancı adlı zanlının kalbine çok yakın yerden iki kurşunla yaraladığı Başkomiser Ataman, Akay Hastanesi'ne kaldırıldığında 1997 mezunu devre arkadaşları bir an bile yalnız bırakmadı. Ağır yaralı Başkomiser'in şehit düşmesi üzerine Türkiye'nin dört bir yanında görev yapan başkomiserler önceki gün cenaze törenine geldi. 1997 Polis Akademisi mezunlarının, devletin zirvesine gönderdiği mektup: Sevgili kardeşim, bugün sen yoksun ve devre arkadaşlarının senin ardından yazdıklarını okuyamayacaksın. İş yoğunluğu nedeniyle uzunca zamandır bir araya gelememiştik ya, dün ruhunu teslim etmeden hastane önünde beklerken sanki birden çıkıp "ben iyiyim" diyeceksin, "bahane oldu, böyle görüşebildik" diyeceksin diye hayal kurdum. Baba mesleğini seçtiğin yetmiyormuş gibi yine baban gibi en yüce makam olan şehitliğe ulaştın. Allah rahmet etsin sana kardeşim. Bizleri de affetsin. Biliyorum ki yazdıklarım bir şekilde sana ulaşır, bu nedenle doğrudan yazıyorum sana. Dün akşam hastane önünü görmeliydin Erkan, umutla nefes almadan bekleyenleri görmeliydin. Ankara'da görev yapan neredeyse tüm meslektaşların oradaydı. ... Dün akşam kimse konuşamadı birbiriyle, kimse ne cümle kuracağını bilemediğinden ağzını açmaya cesaret edemedi. Ne denebilirdi ki? Saatler sonra bir meslek büyüğümüz şehit olduğun haberini verirken sesi titredi ve "kaybettik" dedi. Daha sonra Ankara'nın bizlerden görev beklediğini hatırlatıp herkesi görevinin başına çağırdı. ... Ne bekliyor bu toplum? Hep biz ölelim, hep biz yorulalım, hep biz yaralanalım, hep biz yargılanalım, hep biz, hep biz. ... Suçlu haklarını korumayı gözeten kanunlar, neden mağdur haklarını, neden polis haklarını gözetmez? Bizim kaderimiz hep mi, şehit cenazelerinde ağlamak olacak? ... Şehit cenazesine hiç katıldınız mı bilmem. Ama şehit cenazesinde kalabalığın çoğu polis olur, bazen asker olur. Çünkü durumu en iyi anlayanlar onlardır. ... ... Bir polisin öldürülmesi sıradan bir olay değildir, olmamalıdır. Eğer sıradan görülüyorsa yarın bir gün gerektiğinde fedakarlık yapacak polis, asker bulmak mümkün olmayacaktır. ...Bizler sıcak arabalarda, serin bürolarda görev yapmıyoruz farkında mısınız? Neden güvenlik kadar hayati olmayan kurumların imkanları polisinkinden fazla olur? Neden polis arabalarının tamiri için sağa sola el açar? ...Şunu söylemek istiyorum; polisi görün, anlayın istiyorum, polis kapı bekçisi değildir. İçimizde çok şey birikiyor, yılların yıpranmışlığı var, destek bekliyoruz, toplum olarak polisin durumunu konuşalım, yanlışları görelim diyorum. --------------------------------------------------------------------------- ----- Zümrüt apartmanı davasında cezalar bozuldu Yargıtay, Konya'da Zümrüt Apartmanı'nın çökmesi sonucunda 92 kişinin ölümü, 30 kişinin yaralanmasıyla ilgili davada çeşitli hapis cezalarına çarptırılan 6 sanık hakkındaki kararı, usul ve esastan bozdu. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, davayla ilgili temyiz incelemesini tamamladı. Daire kararında, yeni bilirkişi raporu alınarak, tüm sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi. --------------------------------------------------------------------------- ----- Meryem Sak, işkenceci patronundan şikayetçi oldu Antalya'da patronu Mustafa Kıvrık tarafından annesi ve erkek kardeşinin yanında bir ay boyunca işkence gören ve ayak tırnakları çekilen Meryem Sak'ın davasında 2. duruşma dün görüldü. Antalya 4. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki davaya psikolojisi bozulduğu için Mustafa Kıvrık ile yan yana gelmek istemeyen Meryem Sak, katılmadı. Sak, ifadesini avukatı aracılıyla mahkemeye sundu. Meryem Sak, kendisine işkence eden Mustafa Hüseyin Kıvrık'tan şikâyetçi olduğunu belirtirken, annesiyle kardeşinin serbest kalmasını istedi. Ailesine anlattığı her şeyi patronu Mustafa Kıvrık'ın dayakları ve baskıları sonucu söylediğini belirten Sak, "Mustafa Kıvrık kıskançlık yüzünden beni dövmeye başladı. Ben iddia edildiği gibi olayları yapmıyordum. Fakat patronum beni döverek aileme bunların aksini söylememi istiyordu. Korkumdan her dediğini yaptım. Yapmadığım her şeyi kabul ettim. Hatta patronum kendi kredi kart borçlarını benim ödememi istiyordu. Aileme beni kötü yolda göstermeye çalışıyordu. Dayaktan bıktığım ve patronumdan çok korktuğum için söylediklerini yapıyordum. Bana çeşitli işkenceler yaptı ve tecavüz etti. Annem ve kardeşimden şikâyetçi değilim, fakat Mustafa Kıvrık'tan davacıyım." dedi. Meryem Sak'a işkence etmekle suçlanan Mustafa Hüseyin Kıvrık susma hakkını kullanırken, Ahmet Sak, hem yazılı hem de sözlü ifade verdi. Ablası Meryem Sak ile Mustafa Kıvrık'ın ilişki yaşadığını söyleyen Ahmet Sak, "Bu ilişkiyi ben de biliyordum. İlişkileri Mustafa Kıvrık'ın eşinin evi terk etmesiyle su yüzüne çıktı." diye konuştu. Ahmet Sak, karı koca hayatı yaşayan ablası ile Mustafa Kıvrık arasında son günlerde kıskançlık yüzünden tartışmalar yaşandığını ileri sürdü. Meryem Sak'ın avukatı, Sak'ın duruşmaya katılabilmesi için Mustafa Kıvrık'ın bulunmadığı bir ortam oluşturulmasını talep etti. Mahkeme duruşmayı ileri bir tarihe erteledi. Lütfi Akyurt, Antalya --------------------------------------------------------------------------- ----- Protestolu uğurlama ŞEHİT edilen polis Naci Soydan'ın cenazesi memleketine gönderildi. Yunuslar, meslektaşının naaşını yolcu ederken protesto gösterisi yaptı. Kanunen şehit Kimlik sorduğu kişinin bıçakladığı polis, yeni TCK gereği üst araması yapamadı. Eğer kanun arama hakkı verseydi belki şehit olmayacaktı. Eski TCK daha farklıydı Yunuslardan protesto Mustafa KAYA --------------------------------------------------------------------------- ----- Y A Z A R L A R --------------------------------------------------------------------------- ----- Polise de dur diyecekler var Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nde incelenen, altı yıllık bir davaydı. İstanbul-Gaziosmanpaşa'da 11 aralık 2000 günü, Çevik Kuvvet otobüsüne saldıran silahlı eylemciler iki polisimizi öldürmüşlerdi. Meçhul katillerin kimliği belirlenemedi. --------------------------------------------------------------------------- ----- Avrupa ve Avrupalı... SANIYORUZ Kİ 301'inci madde kaldırılsa, havaalanları ve limanlar Kıbrıs Rumlarına açılsa, yolsuzlukla mücadele ciddi bir gelişim gösterse, yargı tam bağımsız olsa, askerler ellerini siyasetten çekse, Heybeliada Papaz Okulu açılsa, hem bütün bunlar bir ay içinde olsa, bizi hemen Avrupa'ya alacaklar. h.pu...@milliyet.com.tr --------------------------------------------------------------------------- ----- Demokrasi güzel şey! Amerikan halkının seçim sandığında Başkan Bush'a attığı muhteşem tokatla ilgili olarak, "Amerikan demokrasisi için güzel bir gün!" başlığını koymuş, Financial Times gazetesi başyazısına. h.ce...@milliyet.com.tr --------------------------------------------------------------------------- ----- Deprem kaç... Bekir COŞKUN bcos...@hurriyet.com.tr DEPREM tatbikatı gereği emniyet müdürü saatine baktı, İstanbul Belediye Başkanı her şeye Kadir Topbaş sordu: "Deprem oldu mu?.." Emniyet müdürü, "Daha çeyrek saat var" dedi. Vakti saati geldiğinde, emniyet müdürü gözünü saatinden ayırmadan, deprem startını vermek üzere parmağını havaya kaldırdı, gerçeğine tamı tamına uyması için kendi kendini titretti ve var gücüyle "Deprem oluyor... Şimdi hep birlikte kaçıyoruz arkadaşlar..." diyerek kalkıp koştu. Böylece deprem tatbikatı başlamış oldu. İlk tatbikat binadan kaçma tatbikatıydı; çünkü Belediye Başkanı her şeye Kadir Topbaş, "Binalar hariç, İstanbul depreme hazır" demişti. Heyet merdivenleri ikişer ikişer inerken, her şeye Kadir Topbaş, bu depremin 7.2 şiddetinde olduğunu düşündü ve içinden söylendi: "Deprem kaç, Kadir kaç..." * Hepiniz İstanbul deprem tatbikatını izlediniz. Deprem olacağını aylar önceden bilmiş, deprem saatini kendileri belirlemiş, depreme göre giyinmiş, hatta depreme göre randevularını ayarlamış yeryüzünün ilk kent yönetiminin halini gördünüz. Bence İstanbul zaten her an depremi yaşıyor. Bir başınızı kaldırın bakın yeryüzünün en güzel şehrine, ne halde?.. İşte; sokak serserilerinin bıçakladığı kadınlar... Demek ki onlar da dışardan içeri kaçamadılar. Dün bir polis memuru vardı manşetlerde; silahını alıp dövmüşler, polis "İstanbul’u görün" diye feryat ediyordu, yıkılan güvenliğin altında kalmış, duyan yok... Deprem daha farklı nasıl olur?.. Yok edilmiş tarihiyle, yağmalanmış güzelliği, çökmüş ahlak yapısıyla, yerin dibinde İstanbul... Bir İstanbullu aslında sürekli depremzededir. Sabah işine gidemeyen, akşam evine dönemeyen, sokağa huzurla çıkamayan, o gece evinde dahi hangi hırsızın üzerine çullanacağını kestiremeyen, hukukun-devletin-düzenin olmadığı bir kentin depremzedeleri... * Ve kentin iki sorumlusu emniyet müdürü ile belediye başkanı, "deprem tatbikatı" yaptılar. İkişer ikişer atladılar merdivenleri. Her şeye Kadir Topbaş mırıldandı: "Deprem kaç, Kadir kaç..." --------------------------------------------------------------------------- ----- Bir bebek istismar edildiğinde... Ayşe Böhürler Konu bebek olunca ve tecavüz iddiası gibi hassas bir konu olunca ağzı olan herkesin konuşmaması beklenir. Çünkü konu bir bebeğin geleceğidir… Şimdiye kadar yaşadığı travmaları daha da artırmak değil izlerini yok etmektir görevimiz. İstismarı sadece şiddeti uygulayanlar mı yapıyor… Ya diğerleri, teşhir edenler, konuşanlar, seyredenler onlar da istismarın bir parçası değil mi? Konu tedavisi zor bir sapkınlık olunca olayın detaylarını kocaman resimlerle vermenin sapkınlıkları tetikleyici bir nitelik taşıdığını bilimsel veriler söylüyor ben değil. Böyle konular söz konusu olduğunda konuşması gerekenler sadece uzmanlardır. Bir bebek cinsel istismara ve şiddete uğradı, ama biz sadece iddiaları ve konu hakkında konuşma yetkisi olmayanları dinledik. Konunun uzmanları ilk günlerde ne medyada ne manşetlerde kendilerine yer bulamadılar. Konu başlıktan indiğinde ise uzman görüşler gazetelerde televizyonlarda yer bulmaya başladı. Daha önce yer verilseydi belki de başlığın etkisini, tirajını, reytingini, kısacası kârımızı azaltabilirdi değil mi? Konu çocuklar olunca ufak bir detay bile önem kazanır. Çünkü en ufak detay bile gelecekte yok edilemeyecek acı sonuçlara sebep olabilir. Bilimsel veriler yine o yaşta bir çocuğa tecavüzün mutlak ölümle sonuçlanacağını söyler. Ama bu haber üç gün tecavüz manşeti ile verildi, bilimsel verilerin zıddına. Yine bilimsel verilerin zıddına teşhir edildi detayları ile… Sadece olayın canlandırılmasını ve çizimleri yapılmadı. Ayrıca böyle çok az rastlanılan suç durumlarında fail ve mağdur ve konu ile ilgili her şey toplumla açıkça paylaşılmaz, bazı gerçekleri suç biliminin ilgilileri bilir sadece. Yanlış her söz hem toplum hem de mağdura telafi edilemeyecek zararlar verir. Ve bir medya mensubu olarak meslektaşlarıma soruyorum. Bu çocukları toplumun gözünde zavallı mağdurlar olarak örülen bir gelecekten de korumak ve onlara yaşadıklarını unutturmak sorumluluğumuz değil mi? Binlerce insanın algısını düşünerek bu sapıklıklara karşı onları doğru bilgilendirmek hepimizin sorumluluk alanına girmiyor mu? Kamerayı çocuğun bezlerinin etrafında gezdirerek ne elde edebiliriz. Bacaklarındaki morlukları yakın plan göstererek ne elde edebiliriz? Caniler, sapıklar hep var olacak ama önemli olan onlardan toplumu ve çocuklarımızı korumak, bu olaylar üzerinden pirim yapmak değil. Buna yeltendiğimiz anda bizim kategorimiz ne olacak? Gazeteci olarak son bir haftada yaşananlardan tüm meslektaşlarım adına utandım. İstismarı önlemeliyiz ama afişe ederek, teşhir ederek, mağduru üzerinden atamayacağı bir damgayla ömür boyu damgalayarak değil. Sadece onu da değil yakınlarını kardeşlerini ve geleceğini de damgalıyoruz… Suçluların cezalandırılmasını talep etmeliyiz, ama hukukun sınırları içinde… Ve mağdura daha fazla zarar verilmesini engellemeliyiz. Ve sonuçta böyle haberlerin verilişi konusunda da bir uluslararası bir standart var. Ama amaç her olayı bir siyasi hesaplaşma aracı haline getirmek ise elbette bilimsel veriler, uluslararası standartlar ve en önemlisi vicdan ve akıl rafa kalkıyor. Bir bebeğin cinsel istismarı bile siyaset malzemesi haline geliyor. Türkiye böyle bir ayıp ile damgalanıyor. Birileri eh ne güzel elimize bir koz geçti diye ellerini ovuştururken, bir bebek her şeye rağmen büyümeye çalışıyor. Bu yaşadıkları belki unutturulabilir ve ona güzel bir gelecek hazırlanabilir. Ama ya günün birinde o çocuk kendine güzel bir hayat kurduğunda gazete arşivleri eline geçerse. Ya bir gün kendi çocukları bu haberlerle karşılaşırsa… Son günlerde AB ilerleme raporuyla yatıp kalkarken, Yok mu bu konuda vicdani bir ilerleme raporumuz? --------------------------------------------------------------------------- ----- Cemaat vakıfları Resul Tosun Etrafında fırtınalar kopartılan Vakıflar kanunu tasarısı evvelki gün TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. 82 maddelik kanunun kamuoyuna kimi çevreler tarafından cemaat vakıflarına imtiyaz verildiği, vatan topraklarının ve tarihi eserlerin cemaat vakıfları tarafından işgal edileceği korkusu salındı. Bu korku salınırken verilen en çarpıcı örnek de Geçici 7. madde idi. Geçici 7. madde Türkiye'deki gayri müslim cemaat vakıflarının halen tasarruflarında olan 160 parça gayrimenkulun tapu tescilini öngörmektedir. Bu madde sadece bir hukuki boşluğu dolduran ve tescil sorununu gideren bir maddedir. İddia edildiği gibi tarihi eserleri ve vatan topraklarını ele geçirme fırsatı veren bir madde değildir. Şu anda gayri müslimlerin elinde bulunan ancak 18 tanesi nam-ı müstear ve nam-ı mevhum adına kayıtlı, 28 tanesi Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı, 114 tanesi de hazine adına kayıtlı toplam 160 adet taşınmaz aşağıdaki şartlar oluşursa cemaat vakıflarının isimlerine tapu tescili yapılacak. 7 numaralı geçici madde bu taşınmazın cemaat vakfına tescili için 1. Önce bu yasa yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 18 ay içinde müracaat etmelerini şart koşuyor.. 2. Sonra cemaat vakfının tescilini istediği gayri menkulun kendisine ait olduğunu ispat etmesi şartını getiriyor. 1936'da verilen beyannamede taşınmazın vakfa kayıtlı olması şartı getiriliyor. 3. Taşınmazı talep eden vakfın taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunduğunu ispat etmesi gerekiyor. Bütün bunlardan sonra 4. Vakıflar Meclisi'nin olumlu karar vermesi şart koşuluyor... Bütün bu şartlar da toplam 160 adet taşınmaz için geçerlidir. Bu 160 adet taşınmazın toplam beyan değeri 79 milyon YTL, tahmini rayiç değeri ise 158,5 milyon YTL'dir. Burada önemli olan değeri de değildir. Önemli olan hukukun üstünlüğüdür. Hukukun üstünlüğünün anlamı adaletli davranmaktır, adil olmaktır. Bu geçici madde ile önemli bir sorun çözülmüş ve malları hak sahiplerine tescil edilmiş olacak. Verilmiş olmayacak çünkü zaten bu taşınmazlar o vakıfların elinde ve tasarrufunda. Kendisine ait olduğunu ve tasarrufunda olduğunu ispat edemezse tescil de yapılmayacak yine Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetiminde olacaktır. Mesela birileri Ayasofya'nın gayri müslim cemaat vakıflarına geçeceğini iddia ettiler. Bu defa bu kanunun şümulunde bulunan 160 adet taşınmaz içinde Ayasofya yoktur. İkincisi Ayasofya Fatih Sultan Mehmet adına kayıtlı bir vakıftır. 1936 beyannamesinde hiçbir vakıf göstermemiştir (zaten mümkün de değildi). Hiçbir gayri Müslim cemaat vakfının tasarrufunda değildir. Dolayısıyla böyle bir ihtimal kesinlikle varit değildir. Bu madde ile ilgili diğer iddialar da aynı mahiyettedir. Maalesef sağın en ucundakiler dindarlık adına, solun en ucundakiler ulusalcılık adına bu madde ile vatanın ve vakıfların elden gideceği propagandası yaparak kamuoyunu yanıltmaya çalıştılar. Cemaat vakıflarına verilecek dedikleri taşınmazlar meselesinin özü budur. Vermek ya da iade etmek gibi bir şey söz konusu değildir. Zaten ellerinde bulunan taşınmazların yapılmayan tapu tescilinin önünü açmaktadır. Kanunun diğer maddeleri hakkında farklı yorumlar yapılabilir. Herkesin düşüncesine saygı göstermek gerekir. Ancak Vakıflar Kanunu bir bütün olarak da 22. Dönem'in en önemli kanunlarından biri olmuştur. --------------------------------------------------------------------------- ----- Bu inat değil, kötü niyet Oktay EKŞİ oe...@hurriyet.com.tr ÜNİVERSİTELERİN Anayasa tarafından da öngörüldüğü gibi "bilimsel özerkliğe" sahip olmasını bu siyasi iktidar nedense bir türlü içine sindiremedi. Aslında "nedense" diye sormaya gerek yok. Çünkü "her türlü partizanlıktan uzak" bir kamu yönetimi getireceğini vaat ederek iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bu konuda gelmiş geçmiş tüm iktidarlardan kötü çıktı. Son örneği TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç eliyle Meclis’e verdikleri ve önceki gün Komisyon’dan geçerek Genel Kurul’a gönderilen yasa önerisiyle ortaya koydular: Konu 1 Mart 2006 tarihli ve 5467 sayılı yasayla kurulan 15 üniversiteye Kurucu Rektör atanmasıyla ilgili. Anımsayacağınız gibi bu yasa, yeni üniversiteleri kuracak rektörlerin, Milli Eğitim Bakanı ve Başbakan tarafından belirlenip Cumhurbaşkanına sunulan 3 isimden birini Cumhurbaşkanının ataması yoluyla belirlenmesini öngörüyordu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu işe yürütme gücünün karışmasının "üniversitenin bilimsel özerkliğine" aykırı olduğunu ileri sürdü ve yasayı tekrar görüşülmek üzere TBMM’ye gönderdi. Ama siyasi iktidarımız "Biz dediğimizi yaptırırız arkadaş!" kafasında olduğu ve ne yapıp yapıp rektörlüklere kendi adamlarını getirmeyi aklına koyduğu için yasayı Meclis’ten aynen geçirdi ve yürürlüğe girmesini sağladı. Ancak Anayasa Mahkemesi söz konusu hükmü iptal etti. Bir bakıma o da "hükümetin eli bu işin içine giremez" dedi. Böylece "rektör tayini" konusunda boşluk doğunca, Anayasa’ya göre "Yüksek öğrenim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek ve (...) bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini" sağlamakla görevli olan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) devreye girdi ve bazı rektörleri, yeni üniversitelerin kuruluşunu tamamlamakla görevlendirdi. Nitekim söz konusu 15 üniversitenin önemli bir kısmı yakında "rektör seçimi yapmak" için oy verecekler. Böylece seçilecek 6 isimden 3’ünü YÖK belirleyerek Cumhurbaşkanına sunacak. O da yeni rektörleri atayacak. İşte tam bu noktada AKP iktidarı telaşlandı. Tayyar Altıkulaç imzasıyla Meclis’e bir yasa önerisi verdirerek, "Kurulan üniversitelerin kurucu rektörleri, iki yıllığına, Milli Eğitim Bakanı’nca belirlenen dört profesör adaydan, Yükseköğretim Kurulu’nun 15 gün içinde seçerek Cumhurbaşkanına sunduğu iki aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır" diyen bir yasayı alelacele yürürlüğe koyma derdine düştü. Şimdi bu yasa önerisinin TBMM Genel Kurulu’ndan hızla geçirilmesi amaçlanıyor. Böylece yeni üniversite rektörlerinin bugünkü Milli Eğitim Bakanı ile Başbakan’ın arzularını yerine getirecek isimlerden oluşmasını sağlanacak. Peki ama "bilimsel özerklik" nerede kalacak? Onu düşünen yok. Çünkü mesele ülkenin iyiliği değil, iktidarın çıkarı... Bir başka soru... "Çıkardığınız yasayı Cumhurbaşkanı tekrar Meclis’e gönderirse... Sonra da atanmasını istediğiniz rektörleri atamazsa ne yapacaksınız?" --------------------------------------------------------------------------- ----- Cargill ve Türkiye'de bir yatırımın hikayesi! volkan....@aksam.com.tr Geçtiğimiz günlerde, Cargill Murahhas Azası Mustafa Sayınataç ile görüştüm. 'maceralarını' bir de onun ağzından dinledim. Ardından YASED Başkanı Şaban Erdikler ile konuştum. Erdikler'den düşüncelerini ve değerlendirmelerini aldım. İşin içinden de pek çıkamadım. Fakat konunun bilinmesinde fayda var. Amacım, Cargill'i ya da başka birilerini haklı ya da haksız göstermek ya da savunmak değil. Fakat bu olay, Türkiye'de başta sistemin ne kadar kötü işlediğini, yatırımcıların nelerle karşılaştıklarını ve tabii tarım arazilerimizin durumunu ortaya koyuyor. Şaban Erdikler, 'Konu sadece Cargill değil. Türkiye'deki yatırım şartlarıyla ilgili. Cargill'e yapılan büyük bir eziyet var. Bu şirkete, tam 3 kere ayrı ayrı ruhsat aldırılmış. Hiçbir konuda direkt davalı ya da davacı olmadığı halde üretimi durdurulmuş' diyor. Kamu idaresi izin vermiş Olayın, ayrıntıları çok uzun aslında ama yine de özetlemeye çalışacağım. Siz de takip edin, Türkiye'de işler nasıl yürüyor, neler oluyor, içinde bulunduğumuz ortama bir bakın: Cargill, 75 milyar dolarlık bir ciroya sahip, tarım ve tarıma dayalı ürünler konusunda dünyanın en büyük şirketlerinden biri. Şirket, Bursa Orhangazi'de mısır işleme tesisi kurmaya karar vermiş. Bunun için, 1997 yılı aralık ayında Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu'ndan nişasta fabrikası kurma iznini,1998 Haziran'ında da yapı ruhsatını almış. Ardından, idari yargının, yapı ruhsatını iptal etmesi üzerine inşaatın ilk izne göre yüzde 90'ı tamamlanmış olmasına rağmen, tekrar müracaat edilerek tekrar bir yapı ruhsatı alınmış. Bu arada burada sıralanmayacak kadar çok olan o işin gereği tüm izinler de 'kamu idaresi' tarafından verilmiş. Bu iki fasılın ardından, Orhangazi tesisinin bulunduğu arazinin 'Özel Endüstri Bölgesi' olarak kabul edilmesi üzerine 2006 yılı şubat ayında tüm izinler yenilenmiş. Kısacası, şirketin Türkiye macerası sürekli davalar ve yeniden ruhsat almalar üzerine geçmiş. Sorunun ana nedeni? Başından beri Cargill'in yaşadığı soruna gelince, şirketin tesisleri 'tarım arazisi' üzerine kurulmuş. Davaların ve izinlerin yenilenmesinin nedeni de bu. Cargill Murahhas Azası Mustafa Sayınataç'a neden o araziye fabrikayı kurduklarını sordum; 'Çünkü kamu idaresi bize başka bir yer bulamadı. Bölgede, bizim boyutumuzda fabrika için en uygun yer olarak orası görüldü. İdare bize araziyi kendisi gösterdi. Hem biz bölgedeki tek fabrika değiliz. 25 tane daha aynı şartları taşıyan fabrika var' diyor. Şaban Erdikler ise Türkiye'de 20 bin tane sanayicinin benzer sorunla karşı karşıya olduğunu söylüyor. Cargill, bu süreçte tüm izinleri eksiksiz almış. Burada muhatap bir bakanlık ya da idare de değil, saysam ilgili olmayan birim yok. Yani kimse bu işe hayır dememiş. Geldiğimiz noktada ise sivil toplum örgütlerinin, açtığı davalar neticesinde, idare mahkemeleri ve Danıştay, Cargill üretim tesisinin faaliyetini durdurmuş. Ancak, bu davaların hiçbirinde Cargill davacı veya davalı değil. Davacılar genelde sivil toplum kuruluşları, davalılar ise işlemi yapan kamu idareleri. İş tam bir kaos olmuş! # Peki uzatmadan bugüne geldiğimizde, önce Cargill tarafından bakalım. İzinlerini eksiksiz aldığınız bir üretim tesisi var. Size birileri izin vermiş. Bunlar devletin onlarca kurumu. Baştan birilerine izin verip sonradan iptal etmek ne kadar adil? Türkiye'de bu şartlarda kim nereye yatırım yapar ? # Bir de diğer taraftan bakalım; arazi tarım arazisiyse dava açanlara haksızlar diyebilir miyiz? Özel başka bir nedenleri yoksa, diyemeyiz. # Ya mahkemeler? Yargı elindeki kanunlara göre karar verir. Sen bunu görme diyebilir miyiz? O zaman kararlar da doğrudur. # İşte gel de çık işin içinden. Peki bunlar kimin suçu? Üstelik bu durumda olan binlerce şirket olduğu söyleniyor. Yorumu size bırakıyorum... Ben de bu konu nasıl sonuçlanacak merak ediyorum! Türkiye'de kamu idare sini ve yargıyı karşı karşıya getiren tek olay bu değil. Konu tamamen, Türkiye'de plansız sanayileşme ve hukuk sistemiyle ilgili. Hem kamu idaresinin hem hukuk sisteminin işleyişinin yenilenmesi gerekiyor. Kararları en doğru şartlar için alıp, bir daha değişmemesini sağlayacak sistemi getirmek gerekiyor. Yoksa, biz hangi büyük yatırımı Türkiye'ye çekeceğiz? Kime böyle bir kaos ortamında yatırım yaptıracağız? Ve Türkiye'nin çok değerli olan tarım arazilerini nasıl koruyacağız? Türkiye'nin gideceği maalesef çook yol var! --------------------------------------------------------------------------- ----- Türk’ün, hukukla imtihanı Ege CANSEN ecan...@hurriyet.com.tr BELEDİYE, geçit üzerine geçit inşa etmesine rağmen, İstanbul’da trafik sorunu gün geçtikçe ağırlaşıyor. Geçen yıllarda belediye "Trafiğe 101 çözüm" diye ortaya çıkmıştı. Çözümler, birer birer hayata geçirildi. Sonuç; trafik daha beter tıkandı. Şimdi Hümeyra’nın şarkısını hep birlikte söyleyebiliriz. "Bir kördüğüm ki şu trafik, çözdükçe dolaşıyor." Bunun böyle olacağını herkes biliyordu. Daha da önemlisi belediyenin kendisi de biliyordu. Nitekim, İstanbul Belediyesi’nin ulaşım planlama uzmanlarıyla yaptığım bir toplantıda bu "çözdükçe dolaşan kördüğümü" bütün boyutlarıyla irdeleme fırsatı bulmuştuk. Trafik sorununun, bir yandan şehir planlama sorununun bir alt kümesi olduğunu, diğer yandan bir kanun hakimiyeti meselesi olduğunu biliyoruz. Rant avcılığı ve kural tanımazlık, bu minval üzere devam ettikçe ki; artan bir edepsizlikle devam edecektir, bu sorunu yaratan bizler, utanmadan trafikten şikayet etmeyi sürdüreceğiz. * * * Kısa bir hatırlatma yapayım. Türkiye’nin milli gelirinin yüzde 60’ı, hizmetler sektöründe yaratılmaktadır. Hizmetler denilen iktisadi faaliyetin "üretim mekánı" da genelde kentlerdir. Bu bağlamda tanımlanınca, her kentin aslında, hizmet üreten devasa bir fabrika olduğunu anlarız. Trafik, bu koca fabrikanın "malzeme ve insan akış sistemi"dir. Kısa bir süre öğrencisi olduğum Nobel ödüllü iktisatçı (aslen fizikçi) Hollandalı Tinbergen, "maliyetin üçte biri ulaşım giderleridir" derdi. Ulaşım ne kadar verimsizse, mal ve hizmetlerin maliyeti de o kadar yüksek olur. Verimliliği arttırmak, zenginleşmek; verimsizlik ise, fakirleşmektir. Başta İstanbul olmak üzere, kentlerimizin "verimliliği" düşmektedir. Özetleyim: Verimlilik, üç boyutta ilerlemeyle artar. Bunlara sırasıyla "ölçek ekonomisi", "hız ekonomisi" ve "uzmanlaşma/odaklanma ekonomisi" denir. Kentlerin verimliliği, ulaşım hızıyla doğru oranlı olarak artar. İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek, gitgide daha uzun sürmektedir. Bu da, üretime ayrılan süreyi azaltıp, verimi düşümektedir. * * * Bu yazıya, yukarıdaki satırları yazmayı düşünerek başlamadım. Çünkü bunları, bundan önce de defaatle yazmıştım. Ancak, böyle bir giriş yapmazsam, aşağıda yazacaklarım havada kalacaktı. Son zamanlarda şöyle bir gözlemim var. Araç sürenler, yayalar ve hatta trafik polisleri "trafik sıkışıksa, trafik kurallarına uyulmaz" ilkesini benimsemiş bulunuyor. Diğer bir değişle, trafik kurallarını çiğneyenler, kurallara uymanın, gereksiz zaman kaybına yol açtığına inanıyor. Halbuki, trafik kurallarını tasarlayanlar ve bunları uyulması gereken yasa maddeleri haline getirenler, tam tersini düşünüyor. Acaba bunlardan hangisi doğru? Yetmiş milyon Türk yanılmış olamaz. Öyleyse, "trafik kuralları, rahat zamanlarda geçerlidir; sıkışma olan yerde kurala uyulmaz" maddesi trafik yasasına eklenmelidir. Bu suretle ben de yersiz bir vicdan azabından kurtulup, gönül rahatlığıyla kural çiğneyebileceğim. Maksadımı anladınız değil mi? Son Söz: Halka rağmen hukuk olmaz. --------------------------------------------------------------------------- ----- Türk jandarmasını eleştiriyorlar Carabinieri'yi görmezden geliyorlar Perşembe gecesi Gazi Orduevi'nde idim. Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak'ın verdiği basın kokteylinde. Ev sahibi komutanlar sivil kıyafetlerle kapıda karşıladılar konuklarını. İçeride üç asker klasik müzik çalıyordu. Kokteylin başlama saati olan 19.30'dan daha erken bir saatte gittiğimden kimi subaylarla sohbet imkanı buldum. Konu doğal olarak Avrupa Birliği'nin ilerleme raporundaki "asker" eleştirileri oldu. "Askerlerin siyaset üzerindeki" etkisi ve "jandarma"nın sivil otoritenin inisiyatifi dışında çalışma şekilleri konuşuldu. Önce genel bir gözlemimi aktarayım. Konuştuğum subaylar AB'nin iyi niyetinden emin değiller. Hele Türkiye'yi tam üye olarak kabul edeceklerine neredeyse hiç ihtimal vermiyorlar. Ama Türkiye'nin bu hedefi yakalamak konusunda 'fazla taviz vermeden çalışmalarını sürdürmesi gerektiğini de" savunuyorlar. Bu noktada gecede konuşabildiğim tüm subayların ilerleme raporunu en ince detayına kadar incelediğini fark ettim. Örneğin "jandarmanın çalışma koşulları için yapılan" eleştirilere şu yanıtı veriyorlar: Bizi eleştiriyorlar ama AB üyesi olan İtalya'nın Carabinieri'sinin çalışmalarını göz ardı ediyorlar. Carabinieriler her savaşta yer aldılar Bakın Türk subaylarının AB raporuna karşı örnek gösterdikleri Carabinieriler kimler ve neler yapıyorlar: Carabinieri, İtalyan ordusunun 4 kuvvetinden biri. Diğerleri Kara, Deniz ve Hava. Carabinieri'lerin hem asker, "Askeri Polis" sıfatıyla ülkeyi savunmak, İtalya'da ve ülke dışında askeri operasyonlara katılmak, dış ülkelerde İtalyan Diplomatik Temsilciliklerini korumak, hem de polis gibi kamu güvenliğini sağlamak gibi görevleri var. Orada ayrıca bir polis teşkilatı da var. Carabinieri kuvveti, Sardegna Kralı Vittorio Emanuele I di Savoia tarafından, Piemonte devletine Fransızların Gendarmerie'sine benzer bir polis teşkilatı sağlamak amacıyla kuruldu. Carabiniere'ler İtalya'nın katıldığı her savaşta yer aldılar. 1911-1912 İtalyan Türk savaşı da bunlardan biri. 1977 yılında, ülkenin depolitizasyonuna neden olan terör olaylarının artması sonucu Carabinieri Kuvvetleri Komutanı bir kontrterör ünitesi kurmaya karar verdi. 6 Şubat 1978'de G.I.S. (Özel Müdahale Grubu) kuruldu. Bu, polis içinde ilk İtalyan kontrterör birimi idi. Birim ilk olarak, 80 mahkumun 18 gardiyanı rehin aldığı Trani cezaevine müdahele etti. 5 ekim 2000'de yürürlüğe giren bir yasa ile, Genel Kurmay Başkanına bağlı Kuvvet Komutanlığı olarak ilan edildi. Carabinieri'nin yine özel bir bölümü olan ROS (suçla mücadele) ve G.I.S. için özel bir yasası var. Türk subayları çalışma şekilleri açısından İtalyan Carabinierelere AB'nin gösterdiği esnekliği jandarma teşkilatı için de gösterme isteklerinde haklı olabilirler. Yalnız bir konuda dikkatlerini çekmek istiyorum. Bu teşkilat İtalya'da en fazla "ti"ye alınan teşkilattır. Türkiye'deki Karadeniz fıkraları gibi onlar için de pek çok fıkra üretilmiştir. Çalışma esasları olarak örnek gösterilebilir ama başka konularda sanırım hassas olmak lazım. (Carabiniereler konusundaki bilgiyi gazeteci arkadaşım Neval Barlas'ın desteğiyle derledim. Kendisine teşekkür ederim.) 1908'de ordu siyasete karıştı iyi olmadı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt kokteyle Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun ile birlikte katıldı. Sivil kıyafetler içindeki Büyükanıt teker teker tüm katılanların ellerini sıktı. Büyükanıt gece boyu çok neşeliydi. Sık sık espriler yaptı. Tabi esprilerin başında yine Fenerbahçe - Galatasaray rekabeti geliyordu. Büyükanıt'ın damadı Galatasaraylı idi. Bu konuda şakalar yaptı. Atatürk'ün Fenerbahçeliliği konusunda ise "Atatürk tek bir kulubün içine sığmayacak kadar büyük bir insan. Ona Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı denmesinde üzülüyorum" diye konuştu. Milli piyangodan para çıkmasını isteyen ama bilet almayan adamın fıkrasını anlattı. Fıkrada meleklerin Allah'a rica ettiği bölümde "töbe töbe Allah'a demişler ki" diye vurgularda bulundu. Konuştuğu masadan ayrılırken "bu kadar konuştuk hadi verin bakalım paraları" deyip kahkaha patlattı. Özgüveni yüksek, ABD'de Demokratların, Temsilciler Meclisi ve Senato'da çoğunluğu elde etmesinin gelecekte yaratabileceği sonuçlardan, AB İlerleme Raporu'ndaki ince detaylara kadar konulara hakimdi. Ana başlıklarla verdiği önemli mesajlar şunlardı: 1908-1918'de ordu siyasete karıştı iyi olmadı (AB'nin askerlerin siyaset konuşması hakkında eleştirisi üzerine) "Bizim iç politikayla ilgimiz yok. 1908-1918 döneminde ordu siyasete karıştı ve iyi olmadı. Biz iki şey konuşuyoruz; Türkiye'nin bütünlüğü ve rejim. Bunun dışında, biri çıksın, bir şey söylesin bana" 16 Mayıs 1919'da siz Samsun'a çıkar mıydınız? Şimdi kendinizi Atatürk'ün yerine koyun. Siz 16 Mayıs 1919'da Türkiye'nin içinde bulunduğu o durumda kalkıp da Samsun'a çıkar mısınız? Şunun için söylüyorum. Bizim durumumuz o dönemdeki Atatürk'ün durumundan daha kötü değil. O zaman, umutsuzluğa kapılmamamız lazım. Türk milleti, Türk devleti kendini zayıf görmemeli. Türkiye her sorunun üstesinden gelebilir. Ben bunun savunmasını yapıyorum, bunun için uğraşıyorum. Türkiye her sorununu kendisi çözebilir." Nazi düşüncesini seviyorum diyebilir mi? (301. madde için) "Her kanun tartışılabilir, ancak AB ülkelerinde, örneğin Almanya'da vatandaşın biri çıkar, terör eylemi yapmaksızın, 'Ben Nazi düşüncesini seviyorum' derse, ne olur biliyor musunuz? İçeri girer. İtalya'da da aynı şekilde, hükümet veya yasal kuruluşları tenkit ederse içeri girer" dedi. Irak sınırımızın karşısında PKK var (ABD'de Demokrat Parti seçimleri kazanmasıyla değişecek Irak politikası üzerine) "Irak sınırında Irak sınırını koruyan herhangi bir Irak kuvveti yok. Hiç kimse yok. Bu tarafında Türk askeri, karşı tarafında PKK var. Başka kimse yok. Durmadan bize diyorlar ki Irak'ta meşru hükümet var. Gelsin korusun o zaman sınırını." Geceden ayrılırken 2007'nin sadece yapılacak iki seçim açısından değil özellikle Irak sınırındaki olası gelişmeler açısından da zor olacağını düşündüm. Özellikle ABD'li Demokratların Irak'tan kademeli olarak çekilme istekleri ve Rumsfeld'in yerine gelen Robert Gates'in Irak'ı üç parçaya ayıracak plana sıcak bakması açısından. Gates Irak Çalışma Grubu'nun bir üyesi ve Irak'taki üç parça kabaca "Sünni, Şii ve Kürdistan" olarak tanımlanıyor. Kim ne derse desin önümüzdeki yıl Türk Silahlı Kuvvetler'in özellikle ulusal güvenlikle ilgili çıkışları yakından takip edilecek. Basinda Yargi Haberleri... Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) Derleme : Metin OZDERIN msn: ozde...@hotmail.com You must Sign in before you can post messages.
To post a message, you must first join this group.
Please update your nickname on the subscription settings page before posting.
You do not have the permission required to post.
| ||||||||||||||