OZDERIN AVUKATLIK BUROSU ARALIK 2008 BASINDA YARGI ARSIVI - http://www.metinozderin.av.tr ~ http://www.ozderin.net ~http://www.ozderin.eu
11 MAYIS PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
OZDERIN & OZDERIN
Tunalı Hilmi Caddesi 98/21 Kavaklıdere ANKARA
T:+90 312 4280313 (PBX) M:+ 90 533 5445522
www.metinozderin.av.tr bi...@metinozderin.av.tr
Resmi Gazetede Bugün
11 Mayıs 2009 Tarihli ve 27225 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
YÖNETMELİKLER
Erciyes Üniversitesi Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
İstanbul Arel Üniversitesi Yaz Öğretimi Yönetmeliği
--------------------------------------------------------------------------- -----
"Hukukun hukukçular tarafından örselenmesi felaket"
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok, ''Hukukun, hukukçu diye tanımlananlar tarafından örselenmesi, ötelenmesi, etkisizleştirilmesi demokratik bir toplum için düşünülebilecek en büyük kötülük ve felakettir'' dedi.
ANKA
Ankara - Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok, Danıştay'ın 141. yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada, idari yargının olağanüstü yetkilerle donatılmış yürütme karşısında sağlıklı bir denge kuran ve bireylerin haksızlığı uğramasını önleyen bir güç olduğunu söyledi.
Yürütmenin aktif unsuru olan idarenin, yurttaşların hayatının her anında onlarla muhatap olan büyük bir güç olduğunu belirten Özok, "Kamu kudreti olan bu güç hukukla bağlı olmadığı zaman ne yapacağı belli olmaz ama olumsuz şeyler yapabileceği kesindir" diye konuştu.
"Ufukta ışık yok"
Türkiye'de yargı bağımsızlığının yeterince sağlanamadığını, bunun son derece ciddi bir sorun olmaya devam ettiğini kaydeden Özok, "Ufukta da bu sorunun çözümüne dair bir ışık görünmemektedir. Siyasal iktidarlar ortaya koydukları her teşebbüslerinde bu sorunu değil çözmek daha ağırlaştırmak niyetinde olduklarını ortaya koymuşlardır" şeklinde konuştu.
Danıştay'daki dosya artışı
Danıştay'ın dosya artışı ve iş yüküne de değinen Özdemir Özok, idari yargının bugün kimi nedenlerle etkin ve yaygın yargısal denetim gerçekleştiremediğini, yeterince hızlı çalışamadığını anlattı. Özok, "İdari yargının karşılaştığı en büyük sorun, muhatabı olduğu idarenin hukuka uymama yönünde her geçen gün artan kararlılığı olarak karşımıza çıkmaktadır" şeklinde konuştu.
Mardin'deki silahlı saldırı
Konuşmasında Mardin'de yaşanan silahlı saldırıya da değinen Özok, bunun tek nedeninin çağdaş eğitim başta olmak üzere toplumun aydınlanmasını, bilinçlenmesini ve kalkınmasını engelleyen popülist yaklaşımlar olduğunu savundu. Özok, "Eğitim birliği ilkesi başta olmak üzere akıl ve bilimi öne çıkaran, Atatürk ilke ve devrimlerinin hedefi olan çağdaş toplum yerine kadercilik ve töre kültürünün egemen olduğu toplumsal yapının inatla korunması bu olayların temel nedenidir" değerlendirmesinde de bulundu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Öztürk'ün çapraz sorgusu tamamlandı
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'ndeki salonda görülen Ergenekon davasının 84. duruşması sürüyor. Duruşmaya Mete Yalazangil, Fikret Emek, Hayrettin Ertekin, Erkut Ersoy, Emin Gürses, Kahraman Şahin ve Ümit Sayın dışındaki tutuklu 24 sanık katıldı. Duruşmada, tutuksuz sanıklardan Güler Kömürcü Öztürk'ün çapraz sorgusu yapıldı.
AA
İstanbul- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın bugünkü duruşmasında örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile yargılanan Gazeteci Güler Kömürcü Öztürk'ün savunması ve çapraz sorgusu yapıldı. İfadesini yazılı verdiğini belirten Öztürk, ''Savunma demek istemiyorum çünkü bir suç varsa savunma olur. İddiaları yanıtlamaya hazırım'' dedi.
Emniyet, savcılık ve nöbetçi hakimlikteki ifadelerini kabul ettiğini belirten Öztürk, Bekir Öztürk'ün başkanlığındaki Kuvayi Milliye Derneğine maddi hiçbir yardımının olmadığını, ancak kim yardım istese, gazeteci olarak yardım ettiğini söyledi. Öztürk, bir sivil toplum kuruluşuna yardım yapmanın da yanlış bir şey olmadığını ifade ederek, ''Deniz Feneri'ne de pek çok kişi yardımda bulunuyor. Suçlu mudur hepsi? Sizin tahmin ettiğiniz gibi yasa dışı bir yardım yapmam mümkün değil. Yasa dışı yapılanmaları tanımam'' diye konuştu. Yasa dışı yapılanmaların aleyhine çok sayıda yazı yazdığını, 2000 yılında Akşam Gazetesinde köşe yazarlığı yaparken Dolar üzerinden çok iyi bir maaş aldığını, şoförü, sekreteri olduğunu anlatan Öztürk,''Bir gün bir yazımı çekmemi istediler, kabul etmedim. Sırf talimat almamak için bütün bunlardan vazgeçerek istifamı verdim. Bu yapıda bir insan gelip birinden talimat alacak. Sedat Peker'e telefon görüşmesinde yeni bir oluşumdan bahseden kişi ben değilim. Yasa dışı bir oluşumdan bahsetmem mümkün değil'' şeklinde konuştu.
Öztürk, Savcı Mehmet Ali Pekgüzel;in sorusu üzerine Tuncay Güney'i emniyette kendisine soru yöneltilene kadar hiç tanımadığını, adını da kimseden duymadığını anlattı. Telefonlarının dinlendiğini bildiğini, bu nedenle yanlış anlamlara gelecek şeyler konusunda özellikle dikkatli davrandığını söyleyen Öztürk, hatta evinin dinlendiğini de savunarak şunları söyledi: ''Bir gece yarısı kapım çaldı. Emniyet'ten geldiklerini ve okuyucum olduklarını söyleyen iki kişi konuşmak istediklerini söyledi. İçeri davet ettim. Telefonun, faksın kablolarını çıkarttılar. Laptopumu kapattılar. Evimin içini biliyor gibiydiler. Evimin dinlendiğini söylediler. Bu duruma çok üzüldüm. Evin içi dinlenemez. Tecavüze girer.'' Savcı Mehmet Ali Pekgüzel'in ''Yalnız yaşadığınızı biliyoruz. Gece 23.00'te gelip polis olduğunu söyleyen herkese kapı açar mısınız?'' diye sorması üzerine Öztürk, ''Bunu hiç kimse sorgulayamaz. Bunu en fazla eşim Mehmet Zekeriya Öztürk, sorgulayabilir'' dedi.
''Veli Küçük'ten talimat almadım''
Veli Küçük'ün dostu olduğunu, ailesiyle de görüştüğünü söyleyen Öztürk, ''Ben Küçük'ün evine ziyarete gittiğimde yanımda eşim Zekeriya Öztürk vardı. Eşimi duygusal nedenden dolayı, ileride evlenmeyi düşünüyoruz diye Veli Küçük ile tanıştırdım'' diye konuştu. Kömürcü, hiçbir konuda Veli Küçük'ten talimat almadığını, telefon görüşmelerindeki ifadelerin dostane tavsiye niteliğinde olduğunu dile getirdi. Korkut Eken'i tanımadığını söyleyen Öztürk, Mehmet Ağar'ı tanıdığını ifade etti. Üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'nun sorusu üzerine gazeteciliğe Meydan Gazetesinde muhabir olarak başladığını, burada köşe yazarlığı da yaptığını anlatan Öztürk, ''İddianameye Akşam Gazetesi'ndeki yazılarım konulmuş. Savunmamı buna göre hazırladım'' dedi. Öztürk, Akşam Gazetesine kimsenin referansı olmadan transfer olduğunu, 2000 yılında da Habertürk'ün Washington temsilcisi olarak Amerika'ya gittiğini söyledi. Washington'a gidince MİT Kontrterör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür'ü aradığını, yemeğe çıktıklarını ifade eden Öztürk, Eymür'ün eşiyle de arkadaş olduklarını anlattı. Öztürk, ''Ev kiralamama yardımcı oldu. Oradaki komşum yalnız Eymür değildi. Türk Büyükelçiliği'nde çalışan memurundan, özel kalem müdürüne kadar herkes, güvenlikli bir site olduğu için oradaydı'' dedi. Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün'ün, ''Türkiye'de ya da yurt dışında çalışırken devletin herhangi bir biriminde göreviniz oldu mu?'' sorusuna Öztürk, ''Hayır, asla'' yanıtını verdi.
Diğer sanık
Tutuksuz sanık Tuncay Hacıbektaşoğlu da Karadeniz FM'in pazarlama bölümünde çalıştığını belirterek, tutuksuz sanık Saıpır Debzlelvidze'nin kendisini 2006 yılında Muzaffer Tekin'in bürosuna getirdiğini söyledi. Hacıbektaşoğlu, ''Radyoda reklam getirene yüzde 25 prim veriliyordu. Saıpır da Tekin'in çevresinin geniş olduğunu söylemişti. Reklam almak için gittik'' dedi. Duruşmada tutuklu sanıklardan Zekeriya Öztürk'ün, Ergenekon şemasında suikast timinin lideri olarak gösterildiğini, Hacıbektaşoğlu ve Debzlelvidze'nin bu timde yer aldığını söylemesi üzerine, Hacıbektaşoğlu, ''Bana suç isnat edilen şemadaki yerimi anlamadım. Neyle bu konuya monte edildiğimi bilmiyorum'' diye konuştu. Hacıbektaşoğlu, Ali Yasak, Sami Hoştan, Sedat Peker ve Semih Tufan Gülaltay ile bir tanışıklığının olmadığını da belirtti. Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün, duruşmayı yarın saat 09.30'a bıraktı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İdari yargı sempozyumda tartışıldı
Danıştayın 141. Kuruluş Yıl Dönümü ve İdari Yargı Günü etkinlikleri çerçevesinde, ''İdari Yargının Etkinliğini Artırmak için Yeniden Yapılanma'' konulu sempozyum düzenlendi.
AA
Ankara - ''İdari Yargının Etkinliğini Artırmak için Yeniden Yapılanma'' konulu sempozyumun açılışında konuşan Danıştay Başkanı Mustafa Birden, yargı dünyası ile bilim dünyasını bir araya getiren bu sempozyumların faydalı olacağına inandığını dile getirerek, kuruluş yıl dönümü etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen sempozyumların geleneksel hale geldiğini ifade etti.
Birden, yargı reformunun tartışıldığı şu günlerde sempozyumda ele alınan konuların, yargı camiasına ışık tutacağına umduğunu ifade etti.
Sempozyumda, ''Yargı Reformu'', ''İdari Yargı Kararlarının Uygulanmasını Güçlendirici Mekanizmalar'', ''İdari Yargıda İstinaf'', ''Alternatif Çözüm Arayışları'' gibi konuların ele alınacağını kaydeden Birden, tüm katılımcılara teşekkür etti.
Açılış konuşmasının ardından ''İdari Yargının Etkinliğini Artırmak için Yeniden Yapılanma'' konulu sempozyum basına kapalı devam etti.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Adana'da seçim iptal
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Adana'nın Yumurtalık ilçesine bağlı Kaldırım beldesinde Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline karar verdi.
AA
Adana- 29 Mart'ta yapılan seçimde, Adana'nın Kaldırım Beldesi'nde, 1281 kayıtlı seçmenden 1220'si oy kullandı. Geçerli sayılan 1196 oydan 488'ini alan Demokrat Parti (DP) adayı İbrahim Yıldız, Belediye Başkanı seçildi.
İki oy farkla seçimi kaybeden Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adayı Şefik Şen ise seçim sonuçlarına itiraz etti. Oyların yeniden sayımının ardından DP ile MHP arasındaki oy farkı dörde çıktı.
MHP'nin YSK'ya yaptığı itiraz üzerine yeniden yapılan incelemede, seçimlerde, mahkeme kararıyla başkasının bakımına muhtaç üç kişi ile kamu haklarından kısıtlama cezası bulunan üç eski mahkumun oy kullandığı gerekçesiyle seçimlerin iptaline karar verildi. Kaldırım beldesinde seçimlerin, 7 Haziran Pazar günü tekrarlanacağı bildirildi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Sanıklar linç edilmek istendi
Güngören'de 17 kişi ve bir doğmamış bebeğin ölümü, 154 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırıya ilişkin 8'i tutuklu 9 sanığın yargılanmasına başlandı. Sanıklar, adliyeye getirilirken ölen ve yaralananların yakınları sanıkların üzerine yürüdü. Çevik kuvvet ekipleri olaya müdahale etti.
AA
İstanbul - İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanıklar Hüseyin Türeli, Nusret Tebiş, Ziya Kiraç, Abdurrahman Oral, Şerafettin Kara, Cevat Aydın, Aydın Ağlar ve Mehmet Salih Yanak ile tutuksuz sanık Şaban Güneş katıldı.
Duruşmada sorgusu yapılan tutuklu sanıklardan Hüseyin Türeli, gözaltına alındıktan sonra emniyette ''psikolojik baskı uygulandığı'' için susma hakkını kullandığını ileri sürdü.
Tutanakların kendisine okumadan imzalattırıldığını iddia eden Türeli, olay gününü nasıl geçirdiğini ise şöyle anlattı:
''Olay günü öğlene kadar evde uyudum. Öğleden sonra ağabeyimin kayınbiraderini havalimanına götürdüm. Götürmesem pikniğe gidecektim. Yolda giderken amcamın oğlunu yanımıza aldık. Uçak saatine kadar birlikteydik. Onu saat 18.00'de havaalanına bıraktıktan sonra ayrılıp kahveye gittim. Saat 20.30'da eve döndüm. Aile bireylerimin hepsi evdeydi. Saat 22.30 gibi böyle bir olay olduğunu bizimkiler televizyondan izledikleri için bana söylediler. Ben duymamıştım. Olayı bu şekilde evdeyken haber aldım.''
Gece saat 23.00 sıralarında ağabeyi Mehmet Mirza Türeli'nin, Batman'dan kendisini telefonla arayarak, ''Böyle bir olay var, haberin var mı?'' diye sorduğunu ve bu konuşmanın bile dosyaya delil olarak konulduğunu aktaran Türeli, suçlamaları kabul etmediğini söyledi.
Olayı kınadı
Diğer sanık Nusret Tebiş de ''Alçakça yapılan olayı nefretle kınıyorum. Bu olayı üstümüze atılanlar utansın. Olayla uzaktan yakından alakam yok'' diyerek, bir şahısla birlikte fotoğrafının çekildiğini, hatta emniyete de bu fotoğraflarının verildiğini ve bu fotoğrafı gözaltına alınmadan önce polislerin evinde kendisine gösterdiğini öne sürdü.
Tebiş, polislere bu kişiyi tanımadığını ve fotomontaj olduğunu söylediğini aktararak, gözaltında bulunduğu sırada bir polisin ''Bu fotoğrafın 25 Mayısta çekildiğini söylediğini, oysa fotoğrafın 31 Mayısta emniyetin elinde olduğunu, bunun çelişki teşkil ettiğini'' savundu.
Nusret Tebiş, fotoğraftaki şahısı kesinlikte tanımadığını ve kim olduğunun su yüzüne çıkarılması gerektiğini ifade etti.
Güngören'deki olay olduğu zaman ''Tokatlı Ahmet'' diye tanıdığı bir kişinin evinde kartonpiyer işi yaptığını anlatan Tebiş, şunları söyledi: ''İşimi bitirdikten sonra saat 19.00 ile 22.00 arasında ayrıldık. Oradan Esenyurt Devlet Hastanesi önünde indim. Orada MOBESE kameraları varsa, evime gittiğim de görülecektir. Evime yaya olarak gittim. Eve gittiğimde de Hilmi Şahin'den çağrı gelmişti. Onu aradım, İkitelli'de olduğunu söyledi. Bana para getirecekti. Ancak Güngören'de büyük bir patlama olduğunu ve bu nedenle trafiğin yoğun olduğunu söyledi. Ben de telefonda küfrederek, 'Bu alçak namussuz kimdir' diye söyledim. Ben bu olayı bu şekilde duydum. Bu nedenle olayla hiçbir alakam yoktur. Ben evli bir insanım. Asla insanlara zarar vermem. Beraat ve tahliyemi talep ediyorum.''
Irak'a vatandaş olarak seyahat hakkını kullandığı için gittiğini ve alçı işi yaptığı için telefonunun tanımadığı birçok insanın telefonunda kayıtlı olduğunu öne süren Tebiş, kimin kendisini aradığını çok fazla bilmediğini söyledi. Nusret Tebiş, polisin ön yargılı olduğunu, bu nedenle emniyette susma hakkını kullandığını, birçok tutanağı da okumadan imzaladığını öne sürdü.
Gözaltında uyuşturucu krizi
Tutuklu sanıklardan Şerafettin Kara da inşaat işçisi olduğunu ve hiçbir örgüte üye olmadığını belirterek, uyuşturucu kullandığını, gözaltında olduğunda da uyuşturucu krizine girdiğini ve bu nedenle önceki ifadelerinin hiçbirini kabul etmediğini söyledi.
Kara, ''Uyuşturucu aldığım zaman evde sızmıştım. Polisin geldiğini duymadım. Evde buldukları eroini, eroin olduğuna inanmak için masaya döküp bana içirttiler. 3 gün nezarette kaldım. Beni 3. gün AMATEM'e götürdüler. Orada ilaç verdiler. İlaç aldıktan sonra mahkemeye çıkarıldım, ama ne söylediğimi hatırlamıyorum'' dedi.
Kara, şimdi de uyuşturucu yoksunluğu çektiğini, ancak eskisine oranla iyi olduğunu belirterek, tahliye ve beraatını istedi.
Sanık Aydın Ağlar da ''Güngören'deki olayı nefretle kınıyorum. Benim hiçbir örgütle hiç bir alakam yok'' diyerek, tutuklanmasını polislerin kendisine ait olmayan ifadeleri okumadan imzalatmasına bağladığını ve polise verdiği normal ifadelerin hiçbirinin iddianamede geçmediğini öne sürdü.
Kendisi ve ailesinden birine ait sabıkaları olmadığını ve üzerine atılan suçları kabul etmediğini belirten Ağlar, beraat ve tahliyesini istedi. Duruşmaya, diğer sanıkların sorgularıyla devam ediliyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Gölge operasyonunda 2 kişi serbest
İzmir'de ''Gölge'' kod adıyla düzenlenen operasyonla ilgili yargılanan 8 tutuklu sanıktan 2'si daha serbest bırakıldı.
AA
İzmir- İzmir'deki gölge operasyonu kapsamında tutuklanan 8 kişiden 2'si serbest bırakıldı.
İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya tutuklu yargılanan 8 sanık ile avukatlar katıldı.
Dosyadaki belgelerin bilirkişi tarafından incelenmesine karar veren mahkeme heyeti, sanıklardan çete lideri olduğu öne sürülen Hasan Güneş ile Emrah Çiçek'i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakarak, duruşmayı erteledi.
Operasyon
Polis ekiplerinin yaklaşık 6 ay süren teknik takip ve istihbarat çalışması sonucu, geçen yıl Mayıs ayında, İstanbul, İzmir, Antalya ve Kütahya'da ''eş zamanlı'' düzenlenen operasyonlarda, organize suç örgütünün elebaşı olduğu ileri sürülen Hasan Güneş ile örgüt üyesi oldukları iddia edilen 29 kişi yakalanmıştı.
Kamu kurumlarının yaptığı ihalelere fesat karıştırdıkları, ihaleye katılan şirket sahibi ve yetkililerini tehdit ettikleri, baskı ve tehditle anlaşmaya zorladıkları, ihalelerin kendi anlaştıkları firmalara verilmesini sağladıkları, bu firmalardan komisyon aldıkları iddia edilen organize suç örgütü elemanlarının, adam öldürme, yaralama, gasp, haraç alma, zorla arazi ve iş yeri ele geçirme eylemlerini de yaptıkları ileri sürülmüştü.
Örgüt üyelerinin ayrıca, ''spor camiasında kendilerine menfaat sağlamak'' amacıyla faaliyetler yürüttükleri, yaklaşık 3 ay önce yapılan Türkiye Boks Federasyonu Başkanlığı seçimini etkilemek için aktif çalışma yaptıkları ve bazı futbol maçlarını yöneten hakemlere yönelik çalışma yürüttükleri, ancak başarılı olamadıkları iddia edilmişti.
Zanlılara yönelik yapılan takip sırasında, suç örgütü üyeleriyle bazı polis şefleri ve memurlarının irtibat kurduklarının tespit edilmesi üzerine İzmir Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'ın talimatıyla 1 şube müdürü, 1 emniyet amiri ve 4 polis memuru açığa alınmıştı.
Ek iddianamelerle birlikte davada sanık sayısı 160'ı bulmuştu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
ANAYASA İKTİDARIN GÜCÜNÜ SINIRLANDIRIR
Danıştay Başkanı Mustafa Birden, AKPnin anayasa değişikliği çalışmalarına vurgu yaparak, Anayasalarda devletin hukuki yapısı, temel organlarının kuruluşu, görev ve yetkileri ile bu organlar karşısında kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve iktidarın gücünü sınırlayan kural ve ilkelere yer verilir dedi.
Birden, Danıştayın kuruluşunun 141inci yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada, sözlerine 17 Mayıs 2006da yaşanan silahlı saldırıya dikkat çekerek başladı. Silahlı saldırıda hayatını kaybeden Danıştay Üyesi Yücel Özbilgine rahmet dileyen Birden, Danıştay mensuplarımızdan ebediyete intikal edenlere Tanrıdan rahmet; yasal çalışma sürelerini tamamlayarak emekliye ayrılanlara, sağlık, mutluluk ve esenlikler diliyorum dedi.
Mustafa Birden, AKPnin anayasa değişikliği çalışmalarını değerlendirirken de, Anayasalarda devletin hukuki yapısı, temel organlarının kuruluşu, görev ve yetkileri ile bu organlar karşısında kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve iktidarın gücünü sınırlayan kural ve ilkelere yer verilir dedi.
Diğer yasalar karşısında da üstün konumları bulunan anayasaların, siyasal, sosyal ve ekonomik yaşama ilişkin getirdikleri temel ilkeler ile o ülkenin rejimini belirlediğine dikkat çeken Birden, Anayasaların sadece bugünün değil, sonraki nesillerin de geleceğini düzenleyen toplumsal sözleşmeler olduğunu vurguladı.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇALIŞMALARI
Anayasaların, içeriği gibi, hazırlanış yöntemlerin de önemli olduğuna işaret eden Birden şöyle dedi: Anayasal metinlerin oluşum sürecine toplumun tüm kesimlerinin iradelerinin yansıtılması, değişiklik çalışmalarının her evresinin kamuoyuna açık olması ve herkesin bundan yararlanmasına olanak tanıyacak şekilde yürütülmesi; demokrat, çağdaş ve çoğulcu bir anayasa için ön koşuldur. Anayasaların kalıcılığı, istikrarı, toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarını, beklentilerini dengeli bir şekilde karşılamasına bağlıdır. Bu temel ilkeyi karşılamayan, ülke ve dünya koşullarında yaşanan gelişime ayak uyduramayan anayasaların, er veya geç değişikliğe uğraması kaçınılmazdır.
UZLAŞI ÇAĞRISI
Anayasa hazırlık çalışmalarında başta siyasi partiler olmak üzere tüm çevrelerin katılımıyla yürütülmesi gerektiğini ifade eden Birden, Başka bir anlatımla, ortak konsensüsle hareket edilmelidir dedi. Birden, Çeşitli kurum veya kuruluşlarca ileri sürülen anayasa değişikliği önerileri, peşin ve siyasi önyargılarla reddedilmemeli, toplumun beklentileri, kamu yararı, anayasanın bugüne kadar uygulanan kurallarının ortaya koyduğu olumlu-olumsuz sonuçları gözetilerek değerlendirilmelidir diye konuştu.
ANAYASA DEĞİŞTİRME KEYFİ DEĞİLDİR
Anayasayı değiştirme yetkisinin, keyfi ve sınırsız bir yetki olmadığını ifade eden Birden, "Yasama organı, kendisine hukukilik veren temel çerçevenin dışına taşmamalıdır. Bir anayasa değişikliğinin hukuki çerçeve içinde cereyan etmesi, anayasada öngörülen usul ve şekil şartlarını taşımasının yanında, anayasanın ruhuna ve hukukun evrensel ilkelerine uygun olması ile mümkündür dedi.
Birden, halen yürürlükte olan 1982 Anayasasının değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeleri ile bu maddelerin göndermede bulunduğu, başlangıçta belirtilen temel ilkelere riayet etmek, Devletin kuruluş felsefesine aykırı olmamak kaydıyla Anayasada değişiklik yapılmasının da mümkün olabileceğini kaydetti.
TÜRBAN VURGUSU
Birden, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen, türbanın üniversitelerde serbestini öngören, Anayasanın 10 ve 42. maddelerini hatırlatarak, Cumhuriyetimizin özü ve ulusal yaşamımızın temeli olan laiklik ilkesi ve laik eğitim kurallarını dolaylı dahi olsa erozyona uğratacak hiçbir düzenlemenin iç hukukumuzda yeri bulunmadığı gibi, uluslararası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri bağlamında da koruma ve himaye görmesi söz konusu değildir. Nitekim bu husus, Anayasa Mahkemesinin, Anayasanın 10uncu ve 42nci maddelerinde yapılan değişiklikleri iptal eden kararında nihai olarak belirlenmiş bulunmaktadır diye konuştu.
LAİKLİK KORUNMALIDIR
Birden, anayasa değişikliklerinde laiklik ilkesinin korunması gerektiğini savunarak, şöyle dedi:
İnsan hak ve özgürlüklerinin temelini oluşturan; devletin, farklı inanç ve yaşam felsefelerine eşit mesafede durmasını sağlayan; egemenliğin kaynağını millet iradesine bağlayan laiklik ilkesi, anayasa değişikliği çalışmalarında özenle korunması gereken temel kazanımlarımızın başında gelmektedir. Türkiye, laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlılıktan uzaklaşarak, ne insan hak ve özgürlüklerini daha da ileriye götüren bir anayasa değişikliğini yaşama geçirebilir; ne de, yaklaşık elli yıllık bir geçmişe sahip Avrupa Birliğine tam üye olma hedefine ulaşabilir.
'KAYGILARIMIZDA HAKLIYIZ'
AKPnin, anayasa değişikliği hazırlığı çerçevesinde önce metne koyduğu ardından da geri çektiği cumhurbaşkanının görev süresini 7 yıla çıkaran düzenlemeyi de gündeme getiren Birden, Halk oylaması süreci devam ederken metin değişikliği yapma yoluna gidilmesi; değişikliklerin bir kısmının Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş olması; anayasa değişikliğinin, görevdeki cumhurbaşkanı ve meclisin görev süresi bakımından etkisi ile yeniden cumhurbaşkanı seçilebilme imkanı ve sayısına ilişkin hususların hukuki tartışmalara açık bulunması, gündemdeki anayasa değişikliği çalışmaları konusundaki eleştiri ve kaygıların ne derece haklı olduğunun en bariz göstergeleridir dedi.
Birden, Anayasa değişikliğinin yoğunlukla gündemde olduğu ve bu değişiklik çalışmalarında Anayasanın yargı ile ilgili kurallarının ağırlıklı olarak yer alacağı yolundaki açıklamaları, Anayasa değişikliği çalışmalarının yargıya ilişkin kısmının, Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasında, Birliğe katılım yolunda yürütülen müzakere süreci kapsamında hazırlanan, Yargı Reformu Stratejisi Taslağı ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir sözleriyle ifade etti.
BİREYSEL BAŞVURU HAKKINA KARŞI
Birden, AKPnin anayasa hazırlığı metninde yer alan ve Anayasaya ilk kez girecek maddeler arasında yer alan, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkını getiren düzenlemeyi doğru bulmadıklarını dile getirerek, Temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda hukuk sistemimizde ciddi bir boşluk varmış gibi gösterilmesi, üstelik bunun da kapsamı, içeriği ve gerekliliği ortaya konulmamış anayasa şikayeti yöntemi ile karşılanması önerisini doğru bulmuyoruz diye konuştu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
TAŞ ATMAK DOLANDIRICIKTAN İKİ KAT DAHA BÜYÜK SUÇ!
Alanya'da vergi borçlarını ödememek için hazırladıkları sahte belgelerle okul temizlik ihalesine giren temizlik firmasının 4 ortağı, devleti 32 bin 841 TL zarar uğrattıkları ve sahte belgelerle kamu ihalesine girdikleri için 2 yıl 1er ay hapis cezası aldı. Geçtiğimiz ay Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada ise tişörtleri ıslak olduğu için polise taş attıkları şüphesiyle tutuklanan 3 çocuğa iki kat fazla 4'er yıl 2'şer ay hapis cezası verilmişti.
Alanya'da sahte belge düzenleyerek devleti dolandıran özel temizlik firması ortağı Kazım Dalgıç (27), kardeşi Ahmet Dalgıç (25), ?ahabettin Etgüer (50) ve Muzeffer Kayar (29) 'kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik' suçlarından dolayı hakim karşısına çıktı.
Alanya 2'nci Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, devleti 32 bin 841 TL dolandırdıkları ve sahte belgeler ile ihaleye girdikleri gerekçesiyle zanlıların her birine 2 yıl 1 ay hapis ve 68 bin 740 TL adli para cezası verildi. Zanlılar, Alanya L Tipi Ceza ve İnfaz Kurumu'na gönderildi.
TAŞ ATAN ÇOCUKLARA CEZA YAĞMIŞTI
Adananın Ova Mahallesindeki gösteriye katılarak yasadışı slogan atıp polis memurlarını taşladıkları iddia edilen 16 yaşındaki O.N.T. ve aynı yaştaki S.A. ile M.B. yakalanıp tutuklanmıştı. Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan çocuklar için 1 Nisanda karar verildi. Üç çocuğa örgüt üyeliğinden 4er yıl 2şer ay, örgütün propagandasını yapmaktan da 6şar ay 20şer gün olmak üzere toplam 4er yıl 8er ay 20şer gün hapis cezası verildi.
Hatay Dörtyolda ise 16 ?ubat 2008de polise taş attıkları iddia edilen ve haklarında aynı mahkemede dava açılan ikisi çocuk altı kişi için mahkeme Örgüt üyeliği ve örgütün propagandasını yapmak suçlarından tutuksuz 14 yaşındaki M.İ.ye 3 yıl 6 ay 15 gün, hapis cezası verdi. 17 yaşındaki A.S. ise 4 yıl 6 ay 20 gün hapisle cezalandırılırken 19-20 yaşlarındaki dört kişi 7şer yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2008 kasım, aralık ve 2009un ocak ayı itibarıyla 26 çocuğa örgüt üyeliği ve propagandasından toplam 75 yıl hapis verildi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
ERGENEKONDA DANIŞTAY ZANLILARI SORGULANDI
14:30 09 Mayıs 2009
ERGENEKON davasının 83'üncü duruşmasında daha önce savunmaları alınan ve sorguları yapılan ancak Danıştay saldırısı davasında isimleri geçen Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş ve Muzaffer Tekin'e Danıştay saldırısıyla ilgili sorular yöneltildi.
Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Aslan'ı tanıyıp tanımadığı yönündeki soruya karşılık, ''Ben Alparslan Aslan'ı Danıştay saldırısından 1.5 yıl önce görmüştüm en son. Büromun olduğu handa hukuk bürosu vardı. Saldırıyı duyduğumda 'acaba bu avukat Alparslan, o avukat mı bir arayayım' dedim. Daha sonra bunu söylediğim kardeşim, 'iyi ki aramamışsın' dedi'' ifadesini kullandı.
Oktay Yıldırım da bilgisayarından elde edilen bir dosyada Muzaffer Tekin'den neden ''Albay'' diye bahsettiği yönündeki soruya ilişkin, Tekin'den asla albay diye bahsetmeyeceğini, kendisinden gıyabında ''Muzaffer Paşa'' diye söz ettiğini, yüz yüze görüşmelerinde de ''komutanım'' dediğini söyledi.
Mehmet Demirtaş da Ümraniye'de bombaların bulunduğu gün niye güvenlik güçlerinin kendisini aradığı ve sorguladığına ilişkin yöneltilen soruları yanıtladı. Demirtaş, bu evin kendisinin 3 yıl önce ikamet ettiği bir ev olduğunu ve bazı resmi evrakların ve mektupların hâlâ bu eve geldiğini söyledi.
Sanıkların sorgulanmasınndan sonra mahkeme heyetinin, Danıştay saldırısı davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesi yönünde görüşünü açıklaması bekleniyordu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
'Beni eşim sorgulayabilir'
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzelin Yalnız yaşadığınız biliyoruz. Gece 11de gelip polis olduğunu söyleyen her kese kapı açar mısın?" diye sorması üzerine Güler Kömürcü, Bunu hiç kimse sorgulayamaz. Bunu en fazla eşim Mehmet Zekeriya Öztürk, sorgulayabilir" diye yanıtladı.
Ergenekon davasında örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile yargılanan Gazeteci-Yazar Güler Kömürcü Öztürk savunma yaptı.
İfadesini yazılı olarak verdiğini belirten Öztürk, Savunma demek istemiyorum çünkü bir suç varsa savunma olur. İddiaları yanıtlamaya hazırım" dedi. Emniyet, savcılık ve nöbetçi hakimlikteki ifadelerini kabul ettiğini belirten Güler Kömürcü Öztürk,Bekir Öztürkün başkanlığındaki Kuvayi Milliye Derneğine maddi olarak hiçbir yardımım olmadı. Benden her kim yardım isterse gazeteci kimliğimle yardım ederim. Güler Kömürcü gazeteci olarak bugün de bundan sonra da kanuni ölçülerde kim yardım isterse yardım eder. Ama maddi olarak değil. Deniz Fenerine de bugün bir sürü insan yardım ediyor. Suçlumudur bu insanlar? Sizin tahmin ettiğiniz gibi yasadışı bir yardım yapmam mümkün değil" diye konuştu
HİÇ KİMSE YAZIMA MÜDAHELE EDEMEZ"
Yasadışı yapılanmaları tanımadığını ve yasadışı yapılanmaların aleyhine çok sayıda yazı yazdığını ifade eden Öztürk, İnsanlar tepkilerini dile getirmek için sivil toplum örgütlerine gidiyor. Bunların hangisi doğru hangisi yanlış olduğu konusunda kamuoyunu bilgilendirmek bir gazeteci olarak görevim. 2000de Akşam Gazetesinde köşe yazıyordum. Dolar üzerinden çok iyi bir maaş alıyordum. Şoförüm vardı. Sekreterim vardı. Bir gün bir yazımı çekmemi istediler. Kabul etmedim. Sırf talimat almamak için bütün bunlardan vazgeçerek istifamı verdim. Bu yapıda bir insan gelip birinden talimat alacak. Hiçbir şekilde hiç kimse yazıma müdahale edemez" diye konuştu.
VELİ KÜÇÜK VİTRİNDEKİ BİR İNSANDI"
Sedat Pekere telefon görüşmesinde yeni bir oluşumdan bahseden kişinin kendisi olmadığını,yasadışı bir oluşumdan bahsetmediğini savunan Öztürk,Veli Küçük ile Endy şirketler grubunda çalışırken 2003de gittiği Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının düzenlediği toplantıda tanıştığını belirtti. Öztürk, Vitrindeki bir insandı. İşim gereği oraya onunla tanışmak için gittim. Amerikadaki Türk derneklerinin davetlisi olarak sayın Tayyip Erdoğan ile Uluslar arası bir toplantı için Amerikaya geldi. Kalabalık ve resmi bir heyetti. Sayın başbakanın heyetiydi. Eşini ve kendini yemeğe götürdüm" şeklinde konuştu.
TUNCER KILINÇ VE HURŞİT TOLONU SİYASALLAŞIYORSUNUZ DİYE UYARDIM"
Öztürk savunmasına şöyle devam etti: Patalya Oteldeki bir toplantıda siyasallaşmaktan bahsedilince söz alarak, Daha ilk toplantıda kendi partinizin reklamını yapıyorsunuz dedim. Daha sonra da Sayın Tuncer Kılınç ve Hurşit Tolonu Siyasallaşıyorsunuz. Siz sivil bir hareketsiniz. Lütfen isminizin kullanılmasına izin vermeyin diye uyardım. Bir gece yarısı kapım çaldı. Emniyetten geldiklerini ve okuyucum olduklarını söyleyen iki kişi gelip konuşmak istediklerini söylediler. İçeri davet ettim. Telefonun, faksın kablolarını çıkarttılar. Laptopumu kapattılar. Evini içini biliyor gibiydiler. Evimin dinlendiğini söylediler. Böcek dinlemesi olamayacağını ortam dinlemesi olacağını söylediler. Bu duruma çok üzüldüm. Evin içi dinlenemez. Tecavüze girer"
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzelin Yalnız yaşadığınız biliyoruz. Gece 11de gelip polis olduğunu söyleyen her kese kapı açar mısın?" diye sorması üzerine Güler Kömürcü, Bunu hiç kimse sorgulayamaz. Bunu en fazla eşim Mehmet Zekeriya Öztürk, sorgulayabilir" diye yanıtladı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
--------------------------------------------------------------------------- -----
--------------------------------------------------------------------------- -----
--------------------------------------------------------------------------- -----
MUSTAFA'NIN SUÇU BÜYÜK!
'Devletin arazisi 550 bin lira zararına satılacak' diye açıklama yaptı, ertesi gün görevden alındı
Mustafa Akyüz bir devlet memuru.. Rize'nin İyidere ilçesinde Mal Müdürlüğü yapıyordu. Hazine'ye ait 7 bin 729 metrekare bir arazinin satış süreci işlerken, 'Yanlış yapılıyor. Devlet bu satıştan 550 bin lira zarar edecek' diye açıklama yaptı. Bu büyük bir suçtu..
SUÇ İŞLEMEYE DEVAM
Tayini Rize Merkeze çıktı. Ama Mustafa Bey 'Devletin zarara uğratılmasına itiraz' suçunu işlemeye kararlı görünüyodu. Yerel basın mensuplarını davet ederek bir açıklama yaptı ve aynı şeyi tekrarladı: İyidere'deki arazi satışından devlet 550 bin lira zarar edecek!..
YASSAH HEMŞERİM!
Eee bu kadarı da fazlaydı. Hemen soruşturma başlatıldı. Çünkü memurların açıklama yapması yasaktı. Bazı valiler gibi yalakalık yapsa, Baykal'a hakaret etse göz yumulabilirdi. Ama bu büyük suçtu, affı yoktu. Açılan soruşturma kapsamında görevinden alındı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
DAVA AÇAN TRAVESTİ TEKRAR DAYAK YEDİ
ELÇİN YILDIRAL
İstanbul Beyoğlu Polis Karakolunda hakaret, taciz ve şiddete uğradığını öne sürün travesti Ü.E.nin iddiası üzerine harekete geçen Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, üç polis hakkında Ü.E.ye Seçmiş olduğu cinsel kimliği nedeniyle hakaret ettikleri ve müştekiyi kasten basit şekilde yaraladıkları için kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kullanmak suretiyle kasten basit yaralamak suçundan 1.5 yıl, hakaret suçlamasından ise iki yıla kadar hapis cezası istedi. İlk duruşması Beyoğlu 2. Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya müşteki Ü.E katılırken, yargılanan 3 polis ise gelmedi.
Duruşmada yaşadıklarını anlatan Ü.E, 26 Nisan 2007de bardan çıktığını ve evine doğru yürürken Taksim Polis Karakolunun önünden geçtiğini belirterek, bu sırada nöbet tutan bir polisin, G.tünü başını sallamadan yürü lan diyerek hakaret ettiğini, kendisinin de polise Düzgün konuş dediğini ve ardından da şikayet için nöbetçi komiserle görüşmek üzere karakola girdiğini söyledi.
TELEFONLA YARDIM İSTEDİ
İçeri girmez 4-5 sivil polis bana tekme tokat sopalarla vurmaya başladı. Daha sonra beni bir odaya aldılar.
Bir süre sonra komiser olduğunu söyleyen resmi kıyafetli biri yanıma geldi. Adının Abdülfatih olduğunu öğrendiğim bu kişi AIDSli misin, kestirmedin mi hâlâ diyerek hakarette bulundu. Ben dayak yerken yere kapandığım için sadece Abdülfatih isimli şahsı fotoğraflardan teşhis edebildim.
Bu sırada telefonum yere düşmüştü. Telefonumu alarak yardım istemeye çalıştım. Belgin ablayı arayarak İmdat Belgin abla dayak yiyorum, karakoldayım diye bağırdım.
Daha sonra Murat adlı bir arkadaşımı aradım. Gelip beni karakoldan aldı ve beni hastaneye götürdü. Aldığım sağlık raporlarıyla birlekte savcılığa gittim. Bunun üzerine 9 Mayıs 2007 de polislerin ifadeleri alındı ancak iddiaları reddettiler. Sanıklardan şikayetçiyim. Uzlaşma talebim yoktur diye konuştu.
3 AY SONRA YİNE AYNI POLİS
Ancak, savcılığa şikâyetimden 3 ay sonra aynı karakolundan önünden geçerken Abdülfatih isimli komiser koluma girerek, sen nasıl beni mahkemeye verirsin diyerek beni tehdit etti ve yanındaki polis arkadaşıyla birlikte bana vurmaya başladılar. Bunun üzerine yeniden savcılığa gittim ve haklarında yeniden suç duyurusunda bulundum dedi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Yeşil'in son karesi
Susurluk kazasının ardından ondan haber alan olmadı. Birçok faili meçhul cinayetin tetikçisi olarak gösterildi. Kamuoyu tek bir fotoğrafını gördü. Oğlu Murat Yıldırım, yazdığı kitapta babasını anlattı. Star gazetesinde Şamil Tayyar'ın kaleme aldığı haber ve 'son fotoğraf'
Terminatör, sakallı, savaşçı, emmi gibi değişik lakapları vardı, ama Türkiye Onu daha çok Yeşil olarak tanıdı. Yeşil denmesinin nedeni, gözlerinin rengi değildi. Çünkü o kahverengi gözlere sahipti. Operasyonlarda PKKlı gibi giyinen Mahmut Yıldırım, güvenlik görevlilerince ayırt edilebilmek için yeşil fular takıyordu.
Musa Anter, Cem Ersever, Tarık Ümit ve Behçet Cantürk başta olmak üzere birçok faili meçhul cinayette zanlı olarak isminden söz edildi. Mehmet Ali Birand gibi birçok ünlüye suikast planlayanlar arasında ismi sayıldı.
Gerçekler gün ışığına çıkarılamadı ama MİT, JİTEM ve Emniyet için bir dönem çok önemli operasyon elemanı olduğu konusunda hiçbir tereddüt yok. O yönü, Yeşili devletin kara kutusu yapmaya yetiyor. Uzun süredir de kayıp.
Hafızalara kazınan tek görüntüsü ise sakallı vesikalık resmidir. Yeşille ilgili ne zaman haber yapılsa, o fotoğraf arşivden çıkarılır.
Yıllar sonra suskunluğunu bozan oğlu Murat Yıldırım, Yeşili anlatan bir kitap yazdı. Yeşile ait tam 21 fotoğraf kullanıldığı kitap TİMAŞ Yayınları tarafından önümüzdeki hafta piyasaya sunulacak.(STAR)
--------------------------------------------------------------------------- -----
Y A Z A R L A R
--------------------------------------------------------------------------- -----
Barbarlık tarihinin dönüm noktası
YILDIRIM TÜRKER - RADİKAL
Mardindeki katliamla birlikte bir kez daha çanak çömlek patladı.
Vahşetle yüz yüze gelen milletimiz ve tercümanları dört bir yana dağılıp bir neden, bir gerekçe, bir açıklama aramaya koyuldu.
Böylesine vahşi, böylesine soğukkanlı bir katliamın arka planını açıklayamadığımız takdirde sıradan hayatlarımızı sürdürmemiz imkânsız çünkü.
Kökünü kurutma niyetiyle çocuk bebek demeden 44 kişiyi katledebilir hale gelmiş insanlar yaşıyor çünkü aramızda.
Kimi göz bandı gazetelerinde Bize ne oldu böyle? yaklaşımı ilgi çekiyordu.
Sahi, bir anda delirmiş miydik? Bu topraklar nasıl barbarlara yuva oluyordu?
Yoksa birden hepimiz barbarlaşmıştık da haberimiz mi olmamıştı?
Bu yaklaşımın çıkınında elbette törelerle delik deşik olmuş bir halkın yozluğu iması da vardı.
Nitekim kendisini içtenlikle putkırıcı zanneden Hadi Uluengin, lafı fazla da gevelemeden olayı etno-sosyolojik ilan ediyordu. Ona kalırsa tüm bu köhnelikler Kürtlerden çıkıyordu.
İşte barbarların adı konuvermişti.
Kürtler Ortadoğu ortaçağının dehşet töre ve zihniyetlerinden arınmak zorundaydı.
Şehirli orta sınıfın bu açıklama karşısında ferahladığını tahmin etmek hiç de güç değil.
Görmezden gelmenin, vahşeti uzağa, kendinden en uzağa etmenin bütün yollarını ezbere bilir, vahşetin küçük hisseli ortakları.
Birbirlerini hunharca katleden barbarlara mümkün olduğunca uzaktan bakmak yeğdir.
Oysa hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, o topraklar katliamların sistemli biçimde yürütüldüğü, 35 yıldır korkunç bir savaşın on binlerce insanın canına mal olduğu ellerdir.
O topraklarda sağ kalmanın, insan kalmanın terimleri çok ağırdır.
Mardin katliamı, benzeri hiç görülmemiş kıyımlardan değildir yazık ki. Aile içi olması dışında fazlaca şaşırtıcı bir yanı yoktur.
Güçlükonakta 11 kişiyi içinde bulundukları minibüsle birlikte tarayıp yakarak katledenleri böyle çabuk unutmamalı.
Beytüşşebapta 12 kişinin katledildiğini de.
Bir araba içinde yanlışlıkla taranıp cesedi ağabeyinin gözleri önünde saçından sürüklenerek götürülen 10 yaşındaki Mizgin kızı da unutmamalı. 12 yaşındaki Uğur Kaymazı da.
Saydığım vakalarda silahı elinden tutan canileri araştırırsanız, bu ruh ikliminin hiç de Uluengin ve benzeri zevatın işaret ettiği gibi etno-sosyolojik olmadığını anlarsınız.
Yıllar önce Hizbullahın toplu mezarları ortaya çıkıverdiğinde de aynı aymazlık, aynı masumiyet kalkanının ardına sığınıverelim istenmişti.
PKK ile savaşması için Genelkurmay tarafından beslenip semirtilen Hizbullah ve İBDA-Cnin kıyım yöntemleri karşısında toplumca ağzımız açık kalakaldığımızı hatırlıyorum.
JİTEMin kendilerine teslim ettiği PKKya yakın şahısları katledip gömdükleri mezarlar hepimizin uzak vicdanında patlamış, vahşetinin neredeyse resmi bir disiplinle sergilenmesiyle birlikte devlet bağlantısı da çoktan örtbas edilip halledilmişti.
İktidarın kendi uyguladığı, meşrulaştırdığı vahşeti unutturmaya yönelik bir ayin gibi belirli aralıklarla topluma vahşeti lanetleme fırsatı sunulur. Bu kez, sıra Mardin katliamında.
Korucular
Mardin katliamı, yıllardır süregiden korkunç savaşın sonucudur.
Ancak on yıllar boyu katliamlarla, işkencelerle, benzersiz baskı ve nefret programıyla yaşatılan insanların farklı bir deri edinmişliğiyle açıklanabilir.
Buna elbette Türkler de, Kürtler de dahildir.
Oradaki Kürtlere yaşatılan zulmü on yıllar boyunca görmezden gelen, umursamayan, yerinde bulan insanların kapısını tıklattığı insanlık durumu, katliamcı korucularınkinden çok farklı sayılamaz.
Mardin katliamı tam da bağrımızda patlak vermiştir.
Katliamın devletin silahlarıyla, devletin görevlisi korucular tarafından işlenmiş olması elbette belirli kesimlerde paniğe neden oldu.
Bu gibi durumların ilk ses vereni Cemil Çiçek,(ki kendilerinin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olması, Ertuğrul Günayın örneğini vermiş olduğu tuhaflıklar zincirinin en abzürdüdür) yine kendisini ortaya
attı: DTPlilerin koruculuk kalksın demesi bile koruculuğun kaldırılmamasının en önemli nedeni.
Böylesi bir mantığa sahip olduğunu elbette defalarca kaydetmişliğimiz var. Bu mantığın, katliamcılardaki kökünü kazıma anlayışından pek farkı olmadığını da bilir söyleriz. İnsan haklarından sorumlu bakanımız savaş yanlısı, ırkına bağlı bir şahindir. Serhat illerini DTPlilere kaptırmak da çok canını sıkmıştı. Ermenilerle Kürtler sınır sınıra kaldı diye hayıflanırken de farklı bir kaygının peşinden gitmiyordu.
Genelkurmayımız da Tuğgeneral Gürak ağzıyla panik halinde koruculuk sistemine sahip çıktı elbet: Olayla koruculuk kurumu arasında bir bağ kurularak korucuların kurumsal olarak sorumlu gösterilmesi önyargılı ve yanlış bir uygulama olur muş.
Entelektüel komutanımız
Başbuğun da bu konudaki fikirlerine aşinayız: Geçici ve gönüllü köy korucuları....bugüne kadar 1335 şehit verdiler. Geçici ve gönüllü köy korucularının devletin yanında bu mücadelede yer alması, sorunun
bir etnik çatışma olmadığının ve
bölücü terör örgütünün bölge halkının desteğini sağlayamadığının çok
önemli bir göstergesi.
Yıllardır korucuları ve koruculuk kurumunu ısrarla işaret ederiz.
Ermenileri katletmek için Kürtlerden oluşturulan Hamidiye alaylarının devamı olan bu kurum 27 Eylül 1986 yılında devreye sokuldu. Şimdi kulağımızda acı bir alay gibi patlayan kanun maddesi, Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur. diyor. 1996 yılında Hizmete Özel İçişleri Bakanlığı belgeleri, her üç köy korucusundan birinin suç işlediğini gösteriyordu. Sadece 96 yılına kadar 23 bin 222 geçici köy korucusunun görevine işledikleri çeşitli suçlar nedeniyle son verilmişti. Yine 1996da Başbakan Erbakan, MİT raporunu kaynak göstererek, Güneydoğuda koruculuk sistemi adeta eroin şebekeleri gibi çalışıyor, diyordu.
Kız kaçırıp tecavüz ediyor, canlarını sıkanı orta yerde vurup PKKlıydı diyor, zorbalıkla insanların topraklarını, evlerini, mallarını gasp edip, haraca bağlıyorlardı. Diyarbakırdan 10 yaşında bir kız çocuğu 4 ay boyunca bir korucunun tecavüzüne uğruyor, Silvanda 12 yaşında bir kız korucularca kaçırılıyor, ailesiyle pazarlık sürdürülüyordu. Batmanda 19 yaşındaki kızı kaçıran üç korucu defalarca tecavüz ediyor, hamile kalan kızın bebeği sessizce Çocuk Esirgeme Kurumuna veriliyordu. Tecavüzcü korucular, yörenin güvenlik kuvvetlerinin adeta desteğiyle mağdur ailelere göz dağı veriyor, birçok olayın örtbas edilmesini sağlıyor, kirlenmiş kızların intiharına neden oluyordu. Silah kaçakçılığı onların elindeydi. Eroinden yüklüce bir rant elde edip palazlandıkça kendilerini maşa olarak kullanan devlete ödetecekleri bedel kabarıyordu. Daha 96 yılında Fatih Altaylının bir programına çıkan Cizrenin Belediye Başkanı Kamil Atak koruculuğun kaldırılmasına şiddetle karşı çıkıyor, Silahlarımız elimizden alınırsa o zaman bize silahı nereden verirlerse biz de orada oluruz diyordu.
Yöredeki iktidarını aşiretlerle olan ilişkisi üzerine inşa eden devletimiz korucuların marifetlerini ısrarla görmezden geldi. Şimdi suçu aşiret düzeninin üstüne yıkıp sorunu Kürtleştirenler de aynı zihniyetin gülleri.
90dan bu yana korucuların karnesi şöyle: 38 köy yakma, 14 köy boşaltma, 12 tecavüz, 183 öldürme, 259 yaralama, 562 işkence, 70 gasp, 50 infaz.
Şimdi oturup bu koruculuk meselesini iyice bir düşünmemiz gerekiyor.
Savaşın çözümsüzlük düğümü bu örgütlenmede atılmış çünkü.
İnsanları korucu olmaya kışkırtmanın, olmayanı düşman ilan edip yurdundan sürmenin vahşeti hazmedilemez çünkü.
Koruculuk sistemi, bu toplumun vicdan kütüğünde ağır bir çentik olarak kalacaktır. İnsanları böyle bir ahlâki sınava tabi tutmanın ne mene korkunç bir zulüm olduğunu herkes bilir. Bir yeriyle bilir. Mümessil seçilmiştir. Çavuş olmuştur. Kardeşini ihbar etmeye zorlanmıştır. Muhbir vatandaşlık, itirafçı kahramanlık, kardeş katilliği devlet eliyle teşvik edildiğinde; ihanet meşrulaştığında, insan coğrafyası bir daha uzun süre temizlenmeyesiye kirlenir. İnsanları birbirine kırdırarak terbiye etmenin vahşi üslubuyla kazanılan zafer üstüne hayat kurulamaz.
Kurulamıyorda işte!
--------------------------------------------------------------------------- -----
Tarih yazarken 'tarih' olursunuz
11.05.2009 | Ertuğ Yaşar | Referans
Sayın Başbakanımızın özellikle ekonomi ile ilgili konuşmalarını danışmanlarının yazdığı biliniyor. Ama bilinmeyen, bu ekonomik danışmanların ekonomi bilgisidir!
Çünkü Sayın Başbakanımız partisinin Afyon kongresinde öyle bir söz etmiş ki, ekonomiden anlayan hiç kimse bu sözü etmez! Tayyip Bey enflasyonun yüzde 6'ya indiğine işaret ederek (ve enflasyonu yüzde 30'dan devraldıklarını söyleyerek) "
aradaki fark 24 puandır. TC tarihinde böyle bir enflasyon oranı yok. Bu 24 puan benim çiftçimin, memurumun, esnafımın cebinde kaldı. Merkez Bankası faiz uygulaması şimdi bak tek haneli rakam. Bunu görmek için göz ister" demiş.
Bizde göz olmadığı için..
Kendilerini kutluyoruz. Enflasyon oranını tarihi en düşük düzeye çektiler. Ama bunu aynı, "şu okullar da olmasa ne güzel Milli Eğitim bakanlığı yapılır" dediği söylenen bakan anlayışı ile yaptılar!
Ekonomiyi tam anlamıyla öldürürsen, ülkede ekonomik faaliyet adına bir şey kalmazsa, kimse alışveriş yapmazsa, iş yapmazsa, yatırım yapmazsa; eh o zaman enflasyon yüzde 6'ya da düşer yüzde 0'a da!
Merak ediyorum, acaba ABD Başkanı Barack Obama da "Bakın biz merkez bankası faizlerini yüzde sıfıra çektik" diye övünüyor mudur? Malum ABD'de merkez bankası faiz oranları neredeyse birkaç aydır yüzde sıfır düzeyinde ya!
Peki ya Tayyip Bey hiç özel ve kamu bankalarının faiz oranlarına baktı mı? Bildiğiniz gibi başı sıkışan ve paraya gereksinimi olan her Türk vatandaşı ya da krediye gereksinimi olan her sanayici ve işadamı, Türkiye'de rahatlıkla merkez bankasının kapısını çalıp "hadi bana kredi verin" demekte ve teminatsız-kefilsiz istediği krediyi almaktadır ya!!!
Tayyip Bey de onu söylemiş
Dinleyenler de "Yaşa, varol Tayyip Bey" diye bağırmışlardır
Nasılsa iki taraf da ne konuşulduğundan haberdar değil. Söyleyen söylediğini, dinleyen de dinlediğini anlamadıktan sonra sabaha kadar konuşursun
* * *
22 Temmuz genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ekonomik başarısını değerlendirip partiyi başarılı bulmuştuk. Çünkü bize göre ekonomik başarı, şu kıstaslarla değerlendirilmeliydi: Enflasyona neden olmayan ama istihdam yaratan sürdürülebilir ekonomik büyüme.
Bizce diğer ekonomik kıstaslar hep yan etmenlerdi. Eğer bir politik yönetim, enflasyon yaratmadan ve istihdam yaratarak sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlıyorsa ekonomik hedeflerine ulaşıyor demektir.
AKP, 2002 ile 2007 arasında ekonomiyi büyütmüştü (ortalama yıllık yüzde 7), enflasyonu tam olmasa da denetim altına almıştı (yüzde 10'lar dolayında), istihdam konusunda da önemli kazanımlar sağlamıştı (işsizlik yüzde 9'un altına gerilemişti).
Peki ya şimdi?
Aradan iki yıl dahi geçmeden, ortalama yıllık yüzde 7 olan ekonomik büyüme eksiye düşmüş; işsizlik en iyi olasılıkla yüzde 15'i geçmiş. Yani hem toplum olarak yediğimiz pasta küçülmüş hem de birçok kişi pasta yeme masasından zorla dışarı atılmıştır.
Böylesi bir ortamda enflasyon yüzde 6 olsa ne olur, yüzde 0 olsa ne olur? İşi olmayan vatandaş, satın aldığı ekmeğin fiyatının artmamasından ya da az artmasından mutlu olabilir mi?
Sayın Başbakanımız hâlâ yerel seçimlerdeki tutumundan kurtulamamış. Hani o, "İşini bilmeyen birkaç sanayici de tabii ki batacak. Onu da söyleyeyim" tutumundan
Biz de şunu söyleyelim ki, Türkiye'de iktidarları (ne yazık ki) ya askeri darbeler götürmüştür ya da ekonomik krizler. Ekonomik krize çok hızlı bir çözüm bulunamazsa ve işler toparlanamazsa, kimse enflasyonun yüzde 6'ya gerilemesini iplemeyecektir!
Ve AKP ilk genel seçimde "tarih" olacaktır
--------------------------------------------------------------------------- -----
Umur Talu- Sabah
O köy bu köy...
Şu ölümlü dünya, geçen hafta iki "ölüm dolu" olaya, ceset yığılmış iki köye tanık oldu.
Biri "bizim"di; kanayıp duran bir yaranın kan boşaldığı bir gece vakti idi. Mardin'di, 44 ölü idi.
Başkasına hacet yok; hepimiz hep bir ağızdan "vahşet" dedik.
Kimimiz, bir coğrafyanın bin yarasını birden gördük...
Kimimiz ise, baktığı Batılı, steril, "oryantalist" pencerelerden sadece "ülkesinin geriliği"ni, "insanlarının vahşiliği" ni, "Türklerin cahilliği"ni, "Kürtlerin caniliği"ni, barbarlığı gördü.
Katiller, ki muhtemelen o ana kadar, "Cumhuriyet devleti ile hükümeti"nin "silahlı köy korucuları" idiler; katliamla birlikte de, "cumhuriyetçi" ve de "demokrat" niceleri için, "zaten aşağı insanlar arasındaki aşağılıklar" oldular.
Niceleri, böyle aşağılarken dahi, bu potansiyelin "askerin yanında bir silahlı güç... merkez partilerin elinde bir siyasi güç" olarak kullanılageldiğini asla düşünmediler.
***
Ama artık söylemek istediğim başka.
Biliyorsunuz, bu "müessif ve vahim olay bütün dünyada da infial yarattı".
Böyle aktardı matbuat; böyle bağırdı ekranlar.
Zaten biz de "bu insanlarla aynı havayı, suyu, toprağı paylaşmaktan çok utandık."
Hepsi tamam canım!
Lakin hemen ertesi gün bir de şu oldu:
Ajans diliyle, "ABD Afganistan'da köy vurdu."
Anlaşıldığı kadarıyla, "Kadın, çoluk çocuk... ABD'nin bu saldırılarında 147 sivil öldü." Tam tercümesiyle, "Kadın, çoluk çocuk 147 sivil öldürüldü."
ABD Dışişleri Bakanı Clinton, "Obama yönetiminin, masum sivillerin ölümünden derin üzüntü duyduğunu" açıkladı.
Peki bu neydi?
***
Dünyanın Batı ve Kuzey tarafının kadim bir yontarak algılama alışkanlığı var.
Bizim "bir tarafımız"da da öyle.
"Cahil toplulukların vahşeti" şıp diye kavranıyor.
Bu onların "vahşi doğası" kabul ediliyor.
Katillerin caniliği tüm bölgenin, tüm halkın üstüne yapışıp kalıyor.
"Bizim Batılı" Bilge katliamından ötürü "Kürtler vahşi" diyor ya, "Dünyanın Batısı" da aynı katliamda, zaten alıştığı gibi genelleyip "Türklerin vahşeti"ni görüyor; "Ortadoğu'nun şiddeti"ni, "Müslümanların cehaleti"ni, "Cahillerin cinneti"ni.
Aile, aşiret, kabile arasında birbirini bir gecede 44 kişi halinde katleden insanların, bakın sadece katillerin değil, o coğrafyanın, o kültürün tüm insanlarının insanlık dışılığını keşfediyor.
Oysa;
Modern askeri kıyafetler içinde...
Modern silahlarla, bombalarla, füzelerle, uçaklarla donanmış...
Modern düğmelere basan birileri...
Bir köyde, iki köyde... bir günde... hem de elalemin memleketinde, "Çoğu kadın ve çocuk en az 147 masum sivili katlettiğinde" öyle bir his uyanmıyor bile.
Elbette "Dünyanın Batısı"nda da bu ikiyüzlülüğe tüküren, bu çifte standardı lanetleyen, bu iğrenç ayrımcılığı teşhir edenler epeyce var ama... işte ötekiler, bizdekiler de... "modern silahlar vasıtasıyla aşağı kavimden insanların öldürülmesi"ni pek vahşetten sayamıyor. Buna dair "utanç" yazıları yazamıyor; "kendi insanını bile, kolayca ve toptan aşağılayabilenler", bu "süper silahlarla süper katliamlar" ı normal kabul ediyor, normalleştiriyor.
***
Elbette, biz, yine de "içimizden birileri" nin bir gecede çoluk, çocuk 44 kişiyi katletmesinden utanalım; vicdani yükünü taşıyalım...
Ama dünyanın vahşeti, sadece "ilkel, cahil vahşiler"den ibaret değil işte.
Aynı, Türkiye'nin o bölgesindeki vahşetin, sadece oralardaki bir kısım insanın doğasından, kimyasından ibaret olmadığı gibi!
--------------------------------------------------------------------------- -----
Nimet Çubukçu bu 'otomatik pilot'la nasıl uçacak?
Murat YETKİN - Radikal
myet...@radikal.com.tr
Doğrusu Hüseyin Çelikin Milli Eğitim Bakanlığını Nimet Çubukçuya devrederken yaptığı otomatik pilot benzetmesi çoğu kişi tarafından yadırgandı. Çelike göre eğitimde yapılabilecek her şey zaten kendisi
ve kadrosu tarafından öyle hazırlanmış, yoluna koyulmuştu ki, yeni bakanın bir şey yapmasına, kurduğu sisteme elini sürmesine gerek yoktu.
Bu belki makamını rakip partinin bakanına teslim ederken acıtmak için söylenebilecek bir sözdü, ama Çubukçu devir teslim töreninde hafifçe gülümsemekle yetindi.
Devir teslim töreni ardından Çubukçu ile Meclis kulisinde karşılaştık. Kabinede artık tek kadın olarak kalmamaktan, kadın ve çocuk sorunlarıyla ilgili devlet bakanlığı görevini Selma Aliye Kavafa devretmekten memnundu.
Çubukçunun bir önceki bakanlığındaki bürokratik dengeyi kadınlar lehine geliştirdiğini biliyoruz. Ama orada teşkilat yapısı nispeten küçük bir bakanlık bürokrasisi söz konusuydu; işi daha kolay sayılırdı.
Milli Eğitim Bakanlığı teşkilatı Türkiyedeki en büyüklerinden biri; bütçeden en fazla pay alan bakanlık.
Bir özelliği daha var Eğitim bakanlığının: Kendisine bağlı kamu personeli açısından kadın erkek dengesinin en iyi olduğu bakanlık.
Bakanlığın 2008 personel kayıtlarına göre, 644 bin 160 öğretmenden tam 305 bin
435i kadın. Yani öğretmen kadrosunun neredeyse yarısı, yüzde 47si kadın.
Bu oran pek çok Batı ülkesinde bile yakalanamayan, Cumhuriyetin kadınların önüne açmış olmasından kaynaklanan bir gurur tablosu sayılmalı.
Ama iş yönetmeye gelince bu gurur tablosunun yerini, utanılsa yeri olacak bir başka tablo alıyor.
Çalışanlarının neredeyse yarısı kadın olan Milli Eğitim Bakanlığının yönetim kademelerinde kelimenin anlamıyla erkek egemenliği var.
Eğitim bakanlığındaki bu erkek egemenliği, yönetim basamaklarının yukarılarında iyice vahim bir durum alıyor.
Bakanlığın personel kayıtlarına göre vahim tablo şu:
- 422 şube müdüründen yalnızca 69u kadın (yaklaşık yüzde 16)
- 77 daire başkanından yalnızca 8i kadın (yaklaşık yüzde 10)
- 40 genel müdür yardımcısından yalnızca 3ü kadın (yaklaşık yüzde 7)
- 922 ilçenin eğitim müdüründen yalnızca 5i kadın (yüzde 1 bile değil)
- 81 il eğitim müdürü arasında bir tek kadın yok
- 7 müsteşar yardımcısı arasında da bir tek kadın yok
Müsteşar Muammer Yaşar Özgülün altında görev yapan 16 genel müdür arasında bir tek kadın var, o da Kız Teknik Eğitimi Genel Müdürü Emine Kıraç.
Onun da çok ilginç bir öyküsü var ki, Eğitim Bakanlığında ne kadar baskın bir erkek kültürü, ne kadar maço bir kültürün hâkim olduğunu gösteriyor.
Bundan önceki Kız Teknik Eğitimi Genel Müdürü de erkekmiş. Adını vermeyelim, ayıp olur, arkadaşları uğraştığı iş nedeniyle adının önüne Kız lakabı getirerek adamcağızı taciz etmeye başlamışlar. O nedenle daha sonra aynı lakap takılıp taciz edilmesin diye erkek eğitim bürokratları bu göreve talip olmadığı için Emine hanım üst kademedeki bu tek görevi kadınlar adına kapmış.
Zaten şu anda Çubukçunun Bakanlık protokolündeki üç kadın isimden biri de Kıraç. Diğer ikisi Çubukçu ile bakanlığa yeni gelen Özel Kalem Müdürü ve Basın Müşaviri.
Türkiyedeki eğitim ordusunun yarısını kadınlar oluşturuyor, ama bu orduyu yönetenler arasında kadına yer yok.
Hüseyin Çelikin Nimet Çubukçuya devrettiği otomatik pilot bu.
Bu tablo, Türkiyenin eğitim geleceği açısından umut verici çağrışıma yol açmıyor ne yazık ki.
Otomatik pilotun Türkiyede eğitimi getirdiği yerde Haydi kızlar okula demek yetmiyor, Haydi kızlar yönetime diyebilmek de gerekiyor.
Nimet Çubukçu bu dengesizliğe daha önceki bakanlık görevinde müdahale edebilmiş bir bakan olduğu için şimdi kendisine daha çok iş düşüyor. İşi kolay değil, ama kolay gelsin.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Can Dündar
can.dun...@e-kolay.net
Nokta
Aristo der ki; İnsanların en çok korktuğu rüzgârlar, saklı yerlerini açan rüzgârlardır.
Vicdan, en güçlüsüdür o yellerin...
Onun azabı esti mi ruhumuzda açılmadık sır koymaz.
Kasırgasıyla kabuğunu kaldırır saklı yaralarımızın; kanatır; acımaz.
* * *
İşte o vicdanı anlatıyor Derviş Zaimin son filmi Nokta...
İyilik ve kötülükten bahsediyor.
Uçsuz bucaksız bir boşlukta açılıyor film...
Yeni doğmuş bir çocuğun yazgısı kadar sütbeyaz bir düzlük...
O sonsuz beyazlık üzerinde, akkâğıda düşen mürekkep lekeleri gibi gezinmeye başlıyor kara giysili insanlar...
Adeta eylemleriyle, kaderlerini toprağa, kitaba yazıyorlar.
Yazgı denilen bakir tarlayı sürüyorlar; kimi iyilikle; kimi kötülükle... iç içe...
Zaim, devreye girmeden, müdahale etmeden, hiç kesmeden izliyor onları...
Elini kaldırmadan kalem oynatan bir hattat ustası gibi, ihcamla yazıyor.
Yani kesintisiz... tek planda... bir seferde...
Hayatı olanca genişliği ve mütemadiliğiyle zaptetmeye çalışıyor.
* * *
Eskiden suç işlemiş iyi bir adam var başrolde...
Vicdan azabı çekiyor.
Yaşadıklarıyla yüzleşmeden iyileşemiyor.
Arınmak, azaptan kurtulmak, suçundan affolunmak, eksik bıraktığı noktayı koymak istiyor.
Bir eksik nokta, gözü kör edermiş ya; bizimki de iyilik için çırpındıkça kötülük daha da çok çekiyor onu içine; körleştiriyor.
İzledikçe anlıyorsunuz ki, iyi insan/kötü insan yok; pek de baş edemediğimiz koşullar bizi iyiliğin ya da kötülüğün torbasına yerleştiriyor rasgele... Oysa bazen iyilik kapısı kötülüğe açılabiliyor; kötü, iyiye meyledebiliyor.
Bu teşhis, seyirciyi isyana ve sorguya zorluyor:
İyi niyetle yaptıklarımız, bizi istemediğimiz sonuçlara götürürse bu yine de günah mıdır?
Bu günahın mesuliyeti bize ait midir?
Ya Tanrı?
O niye kötülüğe göz yumuyor? Niye affını esirgiyor?
* * *
Biçiminde olduğu kadar içeriğinde de çekildiği toprakların asırlık kültürel dokusundan, tasavvufi hayat felsefesinden beslenen, onlara yaslanan bir film bu...
Zaim, zamanın kültürel sürekliliğini kanıtlarcasına, aralarında asırlar bulunan kahramanların öykülerini buluşturuyor; aralarına kesintisiz bir bağ çiziyor. Filmini de hat sanatının tekniğiyle, hiç kesmeden çekiyor.
Teknik de zaman ve mekân gibi, filmin oyuncuları arasına katılıyor böylece...
Mütemadiyet, başrole çıkıyor.
* * *
Noktanın ilk sahnesi gibi; doğduğumuzda bomboş, bembeyaz bir kâğıt sanki kaderimiz...
Mukadderat dediğimiz alınyazısını, attığımız her adımla kendimiz yazıyoruz kesintisiz; kah bilinçli, kah bilinçsiz...
Kimi zaman iyiliğin peşindeyken kötülüğün tuzaklarına düşüyoruz; bazen kötülükten hayır bekliyoruz.
Günahlarımızı en derine gömüp vicdan rüzgârlarından saklıyoruz.
Vebirhattatustasıgibiaravermedenboşlukbırakmadannoktakoymadanmütemadiyenyaz ıyoruz.
Büyük Hattat noktayı koyduğunda, hayat denilen fasılasız tefrikanın nihayetine ermiş oluyoruz.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İsmail Küçükkaya
ismail.kucukk...@aksam.com.tr
'Çözüm' denildiğinde ne anlayacağız?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 11 Mart'ta İran'a giderken, 'Kürt sorunuyla ilgili bir açılım' sinyali vermiş ve 'Önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler
olacak' demişti.
Gül, üç gün önce Prag'dan dönerken yine uçaktaki sohbetinde, 'Kürt sorunu Türkiye'nin
birinci sorunudur. İyi gelişmeler olması lazım ve olabilir. Herkes işin çok daha
farkında. Devlet içinde
herkes birbiriyle çok daha açık seçik konuşuyor' açıklamasını yapıp, '2009'un çözüm bulma açısından kritik önemde olduğu' mesajını verdi.
Satır araları iyi okunduğunda, Başbakan Erdoğan'ın kimi sözleri ve hükümetin bu eksendeki adımları, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un yaklaşımları aynı paralelde ilerliyor.
Bu süreci eski komutanların, Güneydoğu politikasına ilişkin özeleştirileri başlattı aslında.
ABD ve AB'den gelen işaretler, Karayılan'ın son açıklamaları, Kuzey Irak bağlamında
yaşananlar gerçekten önemli bir takım gelişmelerin arifesinde
-veya tam ortasında- olduğumuzu gösteriyor.
Peki 'çözüm' denildiğinde ne anlayacağız?
'İyi şeyler' tanımlamasının içine neler giriyor?
'AyrIlIkçIlIk'
rafa kaldIrIlIrsa...
Ankara'nın, Irak'ın, Irak'ın kuzeyinin, DTP'nin, PKK'nın, ABD ve AB'nin kafasında ayrı bir Kürt sorunu var. Dolayısıyla 'çözüm' lafını duyduğumuzda farklı yaklaşımları anlıyoruz.
Oysa değişim burada başlıyor.
Galiba bu kez, 'ortak
payda' arayışı hızlandı, 'sorunun temeline' ve ona yönelik
'çözüm modeline' ilişkin anlayış birliği oluşturuluyor.
Önce, 'Ankara kendi içinde bütünlük' sağladı. Asker-sivil aynı pencereden bakıyor. Üniter yapıya zarar vermeden ciddi açılımlar için karar alınmış. Buna uygun zemini hazırlamak adına karşı tarafların da 'ayrılıkçılık' veya 'federatif yapı' talepleri rafa kaldırıldı. Tüm taraflar
'olmazları' gördüler.
Irak'ın kuzeyi, DTP ve hatta PKK çok açıkça, yıllardır dile
getirdikleri bu isteklerinden
vazgeçtiklerini söylediler.
Irak'ın toprak bütünlüğü de sağlanıyor, Kuzey Iraklı Kürtler bağımsız 'devlet kurma iddiasını' bıraktılar. Genel çerçeve bu. En can alıcı noktaya ulaşılması ABD'nin devreye girmesiyle sağlandı.
ABD istemeden bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulamazdı. Bunu gerçekleştirmeleri halinde Türkiye'yi kaybederlerdi. Kamuoyunun ne kadar bilinçli olduğunu anladılar.
Ayrıca, reel politik bakımından Türkiye'nin karşı çıktığı hiçbir yeni devlet buralarda yaşayamaz. Bunu da herkes gördü, kabul etti. 'Ayrılıkçılık fikri tartışma dışına çıkarılınca' diğer açılımlar için fırsat doğdu. Türkiye şimdi, olaya, 'güvenlik perspektifinin ötesinde' bakmaya başladı.
Bir yandan da Ankara, Irak'ın kuzeyi ile ilişkilerini normalleştirecek.
Türkİye'nİn
sorunlarI masada
Olayların sistematik akışı, Washington ve Ankara arasında 'zımni bir anlaşma' yapıldığını gösteriyor. Dikkat ediniz, Ankara'nın dış politika sorunları hızla çözülme aşamasında. 'Mutlak çözüm formülleri' yok; ama kronik hale gelmiş diplomasi dosyaları müzakere masasına getiriliyor. Irak konusu ve Ermenistan meselesi bunların başında geliyor.
Ankara, 'dış politikasını esir alan' bu prangalardan kurtulma hesabında. Komşularıyla 'sıfır sorun' yaklaşımı
izliyor. Elbette böylesi çetrefilli konular masaya gelince, başka sorunları doğurur. Azerbaycan bunun canlı örneği.
Küresel güç aktörleri, Ortadoğu'da ve Kafkaslar'da komşularıyla sorunlarını çözmüş bir Türkiye'nin gerekli olduğunu anlamış olmalı. Müslüman bir halkın demokratik-laik cumhuriyetinin küresel düzen açısından ne anlama geldiğini gördüler.
Kürt sorunu, PKK bağlamından kopartılıyor.
ABD Irak'tan çekiliyor. Bölgesel güçlerin devreye girmesi bekleniyor. O da öncelikle Türkiye.
Bu role soyunması için Ankara'nın kendi iç PKK meselesini halletmesi gerekiyor. Zira, Ankara'nın her bir sorunu aslında Ortadoğu'nun bir problemidir.
Erdoğan ve Başbuğ'un buluşma noktası
TÜM sinyaller PKK terör örgütünün tasfiye edileceğini gösteriyor. Artık işlevsiz kaldı çünkü. Terör yoluyla bir devlet kurulamaz. Şimdi siyasal zeminde mücadele hızlanıyor. Terör yöneticileri yeni resmin bir yerinde kendilerine rol arıyor. Karayılan'ın açıklamalarını böyle anlayalım.
Yerel seçimlerde ortaya çıkan sonucun bir anlamı var. Devletimiz onu yorumluyor.
Elbette, 'Bu konuda çözüm çözümsüzlüktür' diyenler olabilir. Ancak devletin zirvesindeki 'ortak akıl' artık farklı düşünüyor.
Dünya siyasetine yön verenler de Ankara'yla ortak zeminde buluştu.
Yeni politikalar, bölücü terör yanlılarının yıllardır kullanageldikleri tezleri ortadan kaldıracak. 'Devletin uygulamaları silahtan başka seçenek bırakmıyor' tezi inandırıcılığını iyice yitirecek.
Etnik milliyetçi bir siyaset izleyen ve terörle arasına mesafe koyamayan DTP'nin beslendiği halk talepleri, devlet tarafından DTP hiç muhatap alınmadan gerçekleştirilecek. Bu noktada 'bireysel talep ve hak' kriteri uygulanacak. Devlet ve hükümet doğrudan halkı muhatap alacak. Başbakan Erdoğan ve Başbuğ'un buluştukları yeni nokta burası.
--------------------------------------------------------------------------- -----
CANIM BABAM HASAN ÖZDERİNİN AZİZ HATIRASINA,
( 13 Aralık 2004 Söz Eylemini Yitirdi...)
OZDERIN & OZDERIN
Mayıs 2009
Y A S A L U Y A R I
Bu mesaj ve ekleri, mesajda gönderildiği belirtilen kişi/kişilere özeldir ve gizlidir. Bu mesajın muhatabı olmamanıza rağmen tarafınıza ulaşmış olması halinde mesaj içeriğinin gizliliği ve bu gizlilik yükümlülüğüne uyulması zorunluluğu tarafınız için de söz konusudur. Mesaj ve eklerinde yer alan bilgilerin doğruluğu ve güncelliği konusunda gönderenin ya da Özderin Avukatlık Bürosunun herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Özderin Avukatlık Bürosu mesajın ve bilgilerinin size değişikliğe uğrayarak veya geç ulaşmasından, bütünlüğünün ve gizliliğinin korunamamasından, virüs içermesinden ve bilgisayar sisteminize verebileceği herhangi bir zarardan sorumlu tutulamaz.
DISCLAIMER
This message and attachments are confidential and intended solely for the individual(s) stated in this message. If you received this message although you are not the addressee, you are responsible to keep the message confidential. The sender has no responsibility for the accuracy or correctness of the information in the message and its attachments. OZDERIN Attorneys &Counselors at Law, Law Firm shall have no liability for any changes or late receiving, loss of integrity and confidentiality, viruses and any damages caused in anyway to your computer system.