OZDERIN AVUKATLIK BUROSU SUBAT 2009 BASINDA YARGI ARSIVI - http://www.metinozderin.av.tr ~ http://www.ozderin.net ~http://www.ozderin.eu
04 MAYIS 2009 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
Resmi Gazetede Bugün
4 Mayıs 2009 Tarihli ve 27218 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
MİLLETLERARASI ANDLAŞMALAR
2009/14870 Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığına NATO Bakım ve İkmal Ajansı (NBİA) Tarafından Mühimmat Lojistik Desteği Sağlanmasına Dair TUR-39 Numaralı Satış Anlaşmasının Onaylanması Hakkında Karar
2009/14878 Türkiye Cumhuriyeti Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Suriye Arap Cumhuriyeti Devlet Planlama Komisyonu Arasındaki Anlayış Muhtırasının 2009 ve 2010 Yılları Yürütme Programının Onaylanması Hakkında Karar
BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
Devlet Bakanı Egemen BAĞIŞa, Devlet Bakanı Mehmet AYDIN'ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİKLER
Dicle Üniversitesi Önlisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Yaşar Üniversitesi Araştırma-Geliştirme ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği
--------------------------------------------------------------------------- -----
ÇYDD'nin Fazıl Say'lı 20. yıl coşkusu
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) önceki akşam Fazıl Say ve arkadaşlarının sahne aldığı muhteşem bir konserle 20. yılını kutladı
Birçok ünlünün de geldiği gecede konserde Say, ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylana iki hafta önce haksızlık yapıldığını belirterek Kimilerimiz tepki gösterdik, kimilerimiz karşısında durduk. Ama görüyorum ki başarmışız dedi. Bilet satışıyla elde edilen yaklaşık 250 bin lira kızların okuması için harcanacak.
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayındaki geceye yaklaşık 2 bin kişi katıldı ve zaten kapasitesi 2 bin kişilik olan salonu doldurdu. İki hafta önce Ergenekon operasyonu kapsamında evi aranan Saylan, sahneye tekerlekli sandalyeyle çıkarak burslu çocukların yanına geçti. Bu arada salonda büyük bir alkış koptu. Saylan, şöyle konuştu:
Sizleri görmek bize güç veriyor. Biz Atatürk ilkelerine bağlı ve demokratik bir derneğiz. Önceden bize uzaktan bakıyordunuz. Şimdi yanımızdasınız. Sizi böyle görmek beni çok mutlu etti. Kuruluş amacımız gerçekleşir duruma geldi. Bugüne kadar 29 bin üniversiteiye burs vermişiz. Mutlaka içlerinden bir, iki tane yanlışı çıkabilir. Bunda bizim suçumuz ne. Burası Atatürk Türkiyesi. Derneğimiz partiler üstüdür. Doğruların yanında, yalnışların karşısındayız. Eğitimimiz de çok değişmeli. Ana sınıfları yasallaşsın. Liseler zorunlu eğitim olsun. Mesela liselerde 4. yıl lüzumsuz, çıkarılsın. Kız çocuklar 18inden önce evlenmesin diye eğitim zorunlu olsun. Ben olmasam da arkadaşlarım bu misyonu sürdürecek.
Daha sonra sahneye Fazıl Say çıktı. Say bu arada Türkan Saylanın yanında oturan kızı Kumruyu yanına alarak davetlileri selamladı. 15 yıl önce bu dernek için yine sahne almıştım. Burada birçok geceye çıktım ama ilk Lütfi Kırdarı bu kadar dolu ve güzel görüyorum diyen Say, iki hafta önce Türkan Saylana büyük bir haksızlık yapıldığını söyledi. Fazıl Say, Kimilerimiz tepki gösterdik, kimilerimiz karşısında durduk. Ama görüyorum ki başarmışız dedi.
Konser öncesi biletli davetlilerin bir kısmıda sahneye oturtuldu ve burs alan öğrencilerle konseri iç içe izlediler. Saylan konser bitene kadar geceden ayrılmak istemedi. Gecede tüm yerler dolunca izleyicilerin bir bölümü konseri sahneye yerleştirilen koltuklarda izledi. Geceye Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, Bergüzar Korel - Halit Ergenç, Osman Çarmıklı, Türkan Sabancı, Atıl Kutoğlu, İpek Kramer, Aslı-Can Ekşioğlu, Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu, Zafer Algöz, Nihat Odabaşı, Beste Bereket, Güven Kıraç, Nejat Yavaşoğulları, Betina Machler, Dilek Hanif, Hıncal Uluç ve Nebil Özgentürk gibi ünlüler katıldı. 125 TLden satılan olan her konser bileti, bir öğrencinin bir aylık bursunu karşılıyor olacak. (Radikal)
--------------------------------------------------------------------------- -----
Youtube yasağı bir yılını doldurdu
İnternet Teknolojileri Derneği Başkanı Mustafa Akgül, Youtube yasağının bir yılını doldurduğunu belirterek, `Türkiye internetle savaşmaktan vazgeçmelidir` çağrısında bulundu.-ANKARA(ANKA)- İnternet Teknolojileri Derneği Başkanı Mustafa Akgül, Youtube yasağının bir yılını doldurduğunu belirterek, `Türkiye internetle savaşmaktan vazgeçmelidir` çağrısında bulundu.
Akgül, yazılı açıklamasında, interneti yasaklamanın `pire için yorgan yakmak` olduğunu ifade etti. Akgül, `Ülkemiz, internetten korkan, onu kontrol etmeye çalışan, Don Kişotvari internete savaş açan bir ülke görüntüsü çizmektedir. Yasaklar, en iyisinden, Türkiye`nin kafasını kuma gömmesidir` diye konuştu.
Başbakanın yasağı deldiğini TV`de açıkladığını, medyanın yasağın nasıl delineceği anlattığını, yurttaşların da bu yasakları delmenin yollarını kolayca öğrenebildiğini anlatan Akgül, şunları kaydetti:
`Ülkemiz, adı konmadan, dünya internetine savaş açmıştır. Yasakçı bir bakış açısıyla, dünyadaki tüm yer sağlayıcıların Türkiye`de kayıt olmasını istemekte; mahkemelerimiz uluslarası hukuku tesis etmeye çalışmaktadır. Tedbir olarak verilen kararlar, yargılama yapılmadan kesin karar gibi uygulanmaktadır. Bu ise en çok yurttaşlarımıza zarar vermektedir. Ülkemiz matbaada gecikmeye benzer bir mantıkla, interneti yasaklamaktadır.`
İnternetin bir bilgisayar ağının ötesinde, insanları ve insanlığın düşünce ve kültür ürünlerini kapsayan bir ağ olduğunu vurgulayan Akgül, `İnternet üzerinde 1.6 milyar insan mevcuttur. 630 milyon bilgisayar İnternet alan adı sistemi DNS`e kayıtlı durumdadır. Yeni tarama motoru cuil.com 125 milyar sayfayı indekslediğini söylemiştir, yani en az o kadar da sayfa bulunmaktadır. netcraft.com 225 milyon web saymıştır. 180 milyon civarında alan adı mevcuttur. 100 milyonu aşkın kişisel web/günlük olduğunu düşünmekteyiz. Tüm İnternette 100 milyonlar ölçüsünde video olduğu düşünülmektedir. Facebook`un kullanıcı sayısı 200 milyona yaklaşıyor` dedi.
-AYKIRI GÖRÜŞE YASAK-
Youtube`un 5 Mayıs`tan beri kapalı olduğunu kaydeden Akgül, `3.5 milyon kişinin günlüğünü tutan wordpress.com bir yazı nedeniyle aylarca kapalı kaldı. Geocities.com, Myspace.com, DailyMotion.com, alibaba.com gibi büyük, milyonlarca kullanıcının üye olduğu, içerik eklediği çoğu weblerin yanında, richarddawkins.net, turandursun.com, anarsist.com, ataist.org gibi aykırı görüşlerin ortaya atıldığı webler de yasaklardan nasibini aldı. Bu yasaklamalar, her zaman 5651 nedeniyle olmuyor; kişisel haklar ve fikri ve sinai hakların ihlali nedeniyle Türkiye`nin her hangi yerinde bir mahkeme, hiç bir savunma almadan, bir bilirkişiye başvurmadan tedbir olarak bir yasaklama getirebiliyor. Blogger.com`u Diyarbakır, pek çok webi de Silivri ve Gebze mahkemeleri yasakladı` bilgisini verdi.
5651 sayılı yasanın ilk fırsatta kaldırılması gerektiğini belirten Akgül, `Yerine daha katılımcı ve demokrasi felsefesiyle yeni bir yasa çıkartılmalıdır. Geçici olarak merkezi 1 ya da 2 mahkeme bu konuda uzmanlaşmalı; ictihat oluştuktan sonra doğal hakimler devreye girmelidir. Tüm hukuk camiasi bilişim konularında eğitilmeli, bilişimciler de hukuk kavramlarıyla eğitimde tanışmalıdır` dedi. (ANKA)
(YLD/BÜN)
--------------------------------------------------------------------------- -----
SGK`dan `komisyon` itirafı
Sosyal Güvenlik Kurumu`nun Tüm Eczacı İşverenler Sendikası`nın `fatura ödemeleri neden iki gün bekletiliyor` sorusuna cevabı bankalardan komisyon aldıkları yönünde oldu.
Tüm Eczacı İşverenler Sendikası(TEİS) Başkanı Nurten Saydan, eczacıların fatura ödemelerinin bankalarda 2 gün bekletildiğini belirterek, `Sosyal Güvenlik Kurumu(SGK), sendikamıza gönderdiği yazıyla da `komisyon` aldığını açıkça beyan etmiştir. Bizim paramız üzerinden `komisyon` alınması hukuka aykırı ve kabul edilemez bir uygulamadır` dedi.
TEİS Başkanı Nurten Saydan, SGK`nın, 26 Şubat`ta yayınladığı duyuruyla, eczane ödemelerinin 1 Nisan`dan itibaren sadece kurumla protokol imzalamış olan bankalara yapılacağını bildirdiğini hatırlattı. TEİS olarak, ödemelerin, hesaplara aktarılmasının ardından 2 gün hesaplarda bekletildiğini ve karşılığında `promosyon` alındığını kamuoyuna duyurduklarını ifade eden Saydan, `SGK`ya yazdığımız resmi yazıda, neden paraların bankalarda bekletildiğini sorduk. SGK`dan itiraf niteliğinde bir açıklama geldi. SGK, bankalardan promosyon değil `komisyon` aldıklarını beyan etti. Bizim paramız üzerinden `komisyon` alınması hukuka aykırı ve kabul edilemez bir uygulamadır` dedi.
PARA GECİKMSİN!
SGK`nın, eczacıların parasını geciktirmekten vazgeçmesi gerektiğine işaret eden Saydan, `Artık dayanacak gücümüz kalmadı` dedi. TEİS Başkanı Saydan şunları söyledi:
`Kurumca emekli SGK`lı vatandaşlarımızın maaşlarından kesilen hasta ilaç katılım payları bile 2 gün bankalarda beklemektedir. Oysa ilaç katılım payları, devlet dairelerine bırakılmış emanet niteliğindedir. 5018 sayılı Kanun`un 34`üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre emanet hesaplarında beklenen tutarlar, talep edilmesi halinde öncelikli ödemeler kapsamında olup kurumun söz konusu katılım payı bedelleri hakkında da dilediği gibi tasarrufta bulunması da hukuken mümkün değildir. İlginç olan ise SGK bu parayı kullanmakta, hatta bankalardan komisyon almaktadır. Bu uygulama açıkça hukuka aykırıdır.`
`ECZACILAR SGK`NIN KASASI DEĞİL`
SGK`nın aldığı bu komisyon payının Başbakanlık Genelgesi kapsamında olmadığını söylediğini belirten TEİS Başkanı Saydan, `TEİS olarak soruyoruz: Bu alınan komisyon payı hangi yasal dayanağa göre alınmakta ve kuruma gelir kaydedilmektedir?` dedi.
SGK`nın kâr amaçlı finans kurumu olmadığını kaydeden Saydan, `SGK bugüne kadar aylık eczane fatura bedellerini, ara ödemeleri (kan ürünleri) ve ilaç katılım paylarını hiçbir zaman zamanında yatırmamıştır. SGK`nın ödeme gecikmesine eczanelerimizin tahammülü kalmamıştır` diye konuştu. Saydan şöyle devam etti: `SGK ismi `komisyon` veya `promosyon` ne olursa olsun, ödenecek bedellerden gelir elde edecek diye, bu ülkenin eczacıları ecza depolarına faiz ödemek zorunda kalmaktadır. Depolar tarafından ödeme gecikmelerinde eczacılar Türkiye`nin en yüksek faizini ödemektedirler. TEİS olarak, SGK gelir sağlayacak diye hiçbir ödeme gecikmesine izin vermeyeceğiz. Ve hakkımızın hukuksal platformda takipçisi olacağız.` (Ankara/ANKA)
2009-05-04 Evrensel http://www.evrensel.net
--------------------------------------------------------------------------- -----
Artık istifa etmeli
Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, Paksüt için inceleme başlattı. Paksütler`in haklarında basına iftira dolu haberler sızdırdığı AYM yargıçları kişisel dava açıyor. Hukukçular, Paksüt`ü istifaya çağırıyor.
EŞİ Ferda Paksüt hakkında `silahlı terör örgütüne bilerek -isteyerek yardım etme` suçlamasıyla 15 yıl ağır hapis cezası istemiyle dava açılan Anayasa Mahkemesi(AYM) Başkanvekili Osman Paksüt`e yönelik tepkiler artıyor. Ferda Paksüt`ün teknik takibi sırasında konuşmaları kayda geçen Osman Paksüt hakkında AYM tarafından inceleme başlatıldı. İnceleme sonucu Paksüt suçlu bulunursa meslekten atılacak. Paksüt ve eşinin telefon konuşmalarında iftira attığı AYM üyeleri de Paksütler`e şahsi dava açmaya hazırlanıyor.
SAVCI ÖZ BİLGİLENDİRMEKLE YETİNDİ
ERGENEKON Savcısı Zekeriya Öz, mahkeme kararıyla sanık Ferda Paksüt`ün telefonları dinlenirken teknik takibe takılan eşi Osman Paksüt`ün konuşma kayıtlarını 15 Ekim 2008 günü AYM Başkanlığı`na gönderdi. Savcı, Osman Paksüt hakkında herhangi bir suçlamada bulunmayıp, CMK 138/2 ve 135/6 maddesi uyarınca mahkemeyi bilgilendirmekle yetindi. Telefon konuşmalarında Osman Paksüt, zaman zaman eşinden telefonu alıp Ergenekon sanıkları ile konuşuyor ya da eşi AYM yargıçları için iftira haberleri servis ederken ona eşlik ediyordu.
YAKINDA NE OLUP BİTTİĞİNİ ÖĞRENİR
OSMAN Paksüt CNN Türk`te `Hakkımda soruşturma yok` demişti. Ancak AYM Başkanlığı`nın, Osman Paksüt hakkında inceleme başlattığı ortaya çıktı. Başkan Haşim Kılıç, star`a yaptığı açıklamada, Ergenekon iddianamesinde yer alan ve AYM`yi ilgilendiren konuların hukuki açıdan incelendiğini belirterek `Herşey, kendi mecrasında yürüyor. Kendisi de yakında, ne olup bittiğini öğrenir. İzlenecek prosedür yapılan inceleme sonucunda belirlenecek` dedi.
ÜYELİKTEN DE ÇIKARILABİLİR
İNCELEME sonucunda suç unsuruna rastlanırsa Paksüt hakkında soruşturma açılacak. Paksüt hakkında soruşturma açılmasına karar verilirse, AYM bünyesinde üç üyeden oluşan bir soruşturma komisyonu kurulacak. Komisyon, delillerle birlikte Paksüt`ün ifadesine başvurarak dosya hazırlayacak. Raporla ilgili nihai kararı, Paksüt dışında AYM üyelerinden oluşan heyet verecek. Paksüt`ün `görev suçu` işlediğine karar verilirse, disiplin cezasından üyeliğin düşmesine kadar çeşitli cezalar gündeme gelebilecek. LÜTFİ KAPLAN- BÜNYAMİN DEMİRKAN
Barolar Özkaya`yı istifaya çağırmıştı
YARGITAY eski Başkanı Eraslan Özkaya, 2004`te bir işadamıyla Alaaddin Çakıcı dosyasıyla ilgili yaptığı telefon görüşmesinin ortaya çıkmasının ardından emekliliğini istemişti. 2004`te dönemin Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya, Barolar Birliği tarafından istifaya davet edilmişti. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, `Ben olsam bir dakika durmaz istifa ederim. Bu yargının saygınlığının da teminatıdır` demişti. Aynı Özok, dün star`ın Paksüt`le ilgili sorusuna `Bu konularda konuşmayacağım. Herkes istediği tarafa çekiyor` demekle yetindi.
Canlı yayında cevapsız kalan sorular
OSMAN Paksüt`e CNN Türk`te katıldığı programda üç soru yöneltildi. Ancak o hiçbirine cevap vermedi. İşte cevapsız kalan sorular:
Eşinizin sekreterinizle yaptığı telefon konuşmaları da iletişim tespit tutanakalarıyla yer aldı. Ferda Hanım AKP kapatma davasıyla çok mu ilgiliydi ya da kapatmama kararına çok mu üzüldü?
Cevap: Ben Ferda Paksüt`ün ne avukatı ne de savunucusuyum, ne Ergenekon adı verilen örgütün yöneticisi, üyesi, yardımcısıyım, böyle düşünen kişilerinde ne yanında ne de aleyhindeyim.
Osman Paksüt olarak size soruyorum eşinizin bu kapatma davasının bu kadar içinde olmasını, bu kadar konuşması, bu kadar sekreterinizle konuşması, bir takım organizasyonlara dahil olması sizce hoş bir durum mu?
Cevap: Şimdi hoş olup olmama, etik olup olmama, insanların arkasından dedikodu yapıp yapmama terör örgütüyle ilgili olup olmama bu soruyla sizde bu yargısız infaz sözlerine katılmış olmaz mısınız?
Ferda Paksüt bu konuşmaları yapmış olsa bile, terör örgütüne mensupluk suçunu oluşturmaz mı diyorsunuz?
Cevap: Anayasada zaten masuniyet karinesi gereği suçlu olmadığını söyleyebilirim...
İftira davası geliyor
OSMAN Paksüt hakkında AYM tarafından inceleme sürerken, Ferda Paksüt`ün teknik takibi sırasında haklıranda iftira dolu bilgiler basına servis edilen AYM yargıçlarının da bireysel dava açma hazırlığında oldukları öğrenildi. Telefon konuşmalarında `rüşvet aldı`, `belediyeden ihale aldı` gibi iftiralar basına servis edilen üyelerin Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt hakkında hem ceza hem tazminat davası açıp açmama konusunu değerlendirdikleri öğrenildi.
Ne demişti?
Ergenekon yandaşları, soruşturmayı durdurabilmek için, savcıların HSYK tarafından görevden alınması için uzun süre kampanya yaptılar. Savcılar hakkında HSYK`ya şikayetlerde bulundular. Osman Paksüt de önceki gün ekranlardan HSYK`yı savcılar konusunda göreve çağırdı.
`Başkanlık rüşveti` teklifini iletti mi?
AYM Başkanvekili Paksüt, Ferda Paksüt`ün bir AYM yargıcına kendisi aracılığıyla gönderdiği mesaj konusunda hiç konuşmadı. 30 Temmuz 2008`de Ferda Paksüt ile Paksüt`ün sekreteri Ayfer arasında geçen görüşmede Ferda Paksüt `Beyefendi`nin (Osman Paksüt) ona iki çift lafı var. Yemin ettirdim, `ölümü öp` diye. Söylemezsen dedim. Bunun (Haşim Kılıç) üç senesi kaldı. Bundan sonra senin bak yine bi başkan olabilirsin belki şansın var. Ama doğru dürüst harekat etmezsen o şansını kaybedersin dedim` sözleri dikkat çekmişti. Kamuoyu bu mesajın Osman Paksüt aracılığıyla AYM yargıcına iletilip elitilmediğini merak ediyor.
Eşi iftiralar atarken neden sessiz kaldı
FERDA Paksüt, gazetecilere AK Parti davası oylanırken neler yaşandığı konusunda kendisinden bilgi alıp, gazetecilere sızdırırken `benim söylediğim anlaşılır` şeklindeki müdahalelerini, eşi Ferda Paksüt, `Ak Parti kapanmasın` oyu veren bazı üyeler için rüşvet aldı` iddiasında bulunurken kendisinin de yanıbaşında oturup konuşmalara katıldığı yolundaki belgeler de medyaya yansıdı. Ancak Paksüt, eşi AYM yargıçları hakkında `rüşvet aldı` türünden haberler yaptırırken neden sessiz kaldığını, eşinin bilgi sızdırmasına bilerek ve isteyerek neden yardım ettiğini anlatmadı.
Avukatı YARSAV Başkanı
ERGENEKON davasında sergilediği tavır, Ergenekon kapsamında evi aramaları yapılırken zanlıların yanına koşması ve gözaltına alınan Ergenekon sanıklarına akıl hocalığı yaptığı telefon görüşmeleri nedeniyle hakkında 4 ayrı soruşturma açılan YARSAV Başkanı Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Paksüt`e destek verdi. Paksüt`ün dinlendiği iddialarını baştan doğru kabul eden Eminağoğlu, AYM Başkanı Haşim Kılıç, iktidar ve Ergenekon savcılarına yüklendi. YARSAV Başkanı `Kusurlu ve uygunsuz hareket ve ilişkilerle mesleğin şeref ve nüfuzu ile şahsi onur ve saygınlığı yitirmek`suçlarından soruşturuluyor.
OSMAN Paksüt, kendisinin yasadışı yollardan dinlendiğini iddia ederken `Ben de dinlenildim, dinlenildiğimi, iletişimin kayda alındığını, delil olarak dosyaya konulduğunu söylüyorum. İkinci iddianamenin 99 nolu klasöründe, 05. 04. 2008 tarihli iletişim tespit tutanağı. Hedef şahıs Ferda Paksüt - Osman Paksüt` dedi. Ancak mahkeme kararıyla yapılan teknik takiplerde `takipte olan şahıs telefonda görüşürken, telefonu alıp görüşmeye devam eden kişilerin isimleri de takip fişine işleniyor. Türk yargı sisteminin tepesinde oturan AYM Başkanvekili Paksüt`ün rutin bir uygulamayı çarpıtmaya çalışması kafa karıştırdı. Aynı soruşturma kapsamında `örgüt yöneticisi` iddiasıyla tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi`ye ait dinleme tutanaklarında da Çelebi ile diğer sanık Noyan çalıkuşu arasındaki telefon konuşması sürerken telefonu alıp Çalıkuşu ile görüşen sanık Çelebi`nin annesi Rukiye`nin ismi de oğlu ile birlikte `Hedefteki Şahıs` bölümüne işlenmiş. Tapelerde bu rutin uygulamanın klasörlerde birçok örneği daha bulunuyor.
Hukuk devletinin geleceği için koltuğu bırakmalı
ANAYASA hukukçusu Prof. Dr. Servet Armağan:
Anayasa Mahkemesi`nin geleceği ve Türk yargı sisteminin sağlıklı işlemesi açısından Osman Paksüt`ün istifası gerek. Bu olay ilk defa oluyor. Bir savcı, bir yüksek mahkeye, o mahkemenin başkanvekili hakkında ciddi iddialar bulunan dosyayı göndermesi, sağlıklı yargı için o üyenin istifasını gerektirir. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı böyle bir yazı yazdığına göre, önümüzdeki günlerde muhtemelen dava açmak için ciddi dedilleri vardır. Anayasa Mahkemesi, Türk yargı sisteminde ciddi bir umut müessesedir. Bu müessesinin bir üyesi hakkında böyle iddiaların yer alması, modern demokrasilerde, istifa gerektirir.
ANAYASA hukukçusu
Prof.Dr. Fazıl Hüsnü Erdem:
Osman Paksüt`ün hakkındaki iddialardan sonra görevde kalması hukuk devleti açısından sakıncalı. Paksüt, yürüyen bir dava ile ilgili ihsas-ı rey`de bulunuyor. Burada bir irade beyanı söz konusudur. Yargının tarafsızlığı açısından yanlış bir tutumdur. Siyasi kamplaşma imasını ortaya çıkaran bir tür tavırlar doğru değildir. Yargının güvenirliliğini zedeler. Bu durum etik açıdan kişinin bulunduğu görevden istifa etmesi doğru olandır.
Anayasa hukukçusu
Prof. Dr. Mustafa Kamalak:
Asli olan hukuk kuralıdır ancak insanların etik kurala uyması güzeldir. Sayın Başkan Vekilinin, haklarındaki iddiayı yanıtlaması, yalanlaması lazım. Biz böyle bir konuşma yapmadık demesi lazım. Etik kurallar, Sayın Paksüt`ün bu görevden istifasını gerektirir. Ama çekilmediği taktirde, eğer disiplin kuralı dışında bir hareketi varsa, Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak onu yargılayabilir. Hakkında bir mahkeme kararıyla disiplin kuralını ihlal ettiği sabit olursa, görevden almaya gerek kalmadan görev kendiliğinden sona erer.
--------------------------------------------------------------------------- -----
DTP`den Öcalan`ın ameliyatıyla ilgili açıklama
Demokratik Toplum Partisi (DTP) Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, terörist Abdullah Öcalan`ın ameliyat edildiği yönündeki iddialar ile ilgili bir açıklama yaptı.
Demirtaş, terör örgütü lideri Öcalan`ın uzun zamandır sağlık sorunlarının devam ettiğini ama son geçirdiği ameliyatı gazetelerden öğrendiğini söyledi.
DTP`nin Diyarbakır Koşuyolu Parkı`nda düzenlediği açlık grevine katılan Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan`ın İmralı Adası`nda ameliyat olduğu yönündeki iddialar ile ilgili konuştu.
Demirtaş, kısa bir süre önce bu olayın basına yansıması ile böyle bir sağlık operasyonundan haberdar olduğunu belirterek, cezaevinde ameliyat yapılmasının tartışılması gereken bir durum olduğunu söyledi.
Demirtaş, açıklamasını şöyle sürdürdü:
`Biz de basından öğrendik. Küçük bir ameliyat geçirdiğini öğrendik. Daha önce de zaman zaman ciddi sağlık sorunları yaşadığı ve değişik tedavi yöntemleri yapıldığı şeklinde açıklamalar oluyordu. Biz de basından küçük bir ameliyat geçirdiğini ve operasyonla ilgili sağlık durumunun iyi olduğunu ama genel itibari ile daha önce yaşadığı sağlık sorunlarının devam ettiği ve İmralı Adası`nın koşullarından kaynaklı olarak tedavisinin adada mümkün olmadığı şeklinde açıklamalara avukatlar tarafından devam
ediliyor. Bu nedenle özellikle Adalet Bakanlığı İmralı Adası`nın koşullarının değiştirilmesi ve diğer tutuklu ile hükümlülere uygulanan prosedürün uygulanmasını sağlık açısından ve hukukun üstünlüğü açısından olmasa olmazıdır diye düşünüyorum. Bizim bir bilgimiz yoktu. Doktorlar Adalet Bakanlığı`nın izni ile gidip ameliyat gerçekleştirmiş. Bizim de bilgimizin olması söz konusu değildir. Oradaki sağlık koşulları ve tıbbi imkanlar nedir bilmiyoruz. Tabi ki oradaki koşulların yeterli olup olmadığı doktorların
yapması gereken bir değerlendirmedir. Ama bir cezaevinde ameliyatın gerçekleştirilmesi her açıdan bizce tartışılması gereken bir konudur. Bu konuda bilgi vermesi gereken ve açıklama yapması gereken doktorlar ile Adalet Bakanlığı`dır. Bu hafta da bir açıklama yapıldı ama sağlık sorunları ile ilgili herhangi bir açıklama yapmadılar.`
SELAHATTİN KAHRAMAN- REMZİ BURULDAY - DİYARBAKIR
--------------------------------------------------------------------------- -----
Aleyhine en çok başvuru yapılan ülkeyiz
AİHM`nin yayınladığı faaliyet raporuna göre mahkeme önünde Türkiye aleyhine yapılan başvuruların adedi, 11 bin 100`i buluyor.
Türkiye, Avrupa Birliği süreci kapsamında yapılacak Anayasa değişikliklerine odaklanırken; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`nin (AİHM) faaliyet raporu da yargı reformuna olan ihtiyacı gözler önüne seriyor.
Rapora göre 2008 yılı sonunda mahkemenin önünde bulunan 97 bin 300 dosyanın 11 bin 100 adedini Türkiye aleyhine yapılan başvurular oluşturuyor.
Mahkemenin bakmakta olduğu dosyaların yüzde 11.42`si Türkiye`ye ilişkin. Bu rakamlara göre Türkiye, Rusya`dan sonra, aleyhine en çok başvuru yapılan ülke durumunda.
Son 10 yıl içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`nin verdiği toplam 8 bin 172 ihlâl kararının bin 652`si Türkiye`ye ait.
Bu kararların yarısı ise adil yargılanma hakkının ihlâli ile ilgili.
Hukukçulara göre bu olumsuz tablonun oluşmasında en büyük etken, gerekli iç denetim sisteminin kurulup işletilememesi.
Bu konuda atılması gereken en önemli adım ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`ne gitmeden önce başvuruların ülke iç hukukunda incelenmesini sağlayacak bir yöntem olan Anayasa şikâyetinin hayata geçirilmesi.
Bireysel başvuru ya da Anayasa şikâyeti, Anayasa`da belirtilen temel hak ve özgürlüklerin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından ihlâl edilmesi durumunda, bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanıyor.
Bireysel başvurunun uygulanma biçimi, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de Federal Almanya, Avusturya, İspanya, Rusya, Macaristan, Ukrayna, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, İsviçre, Belçika, Meksika, Şili, Brezilya, Arjantin ve Güney Kore gibi ülkelerde uygulanıyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Uluslararası Af Örgütü Dilara`nın idamına kızgın
İnsan hakları grupları cuma günü İran`da bir kadının cinayet suçundan idam edilmesi üzerine protesto gösterilerine başladı. Uluslararası Af Örgütü, Dilara Darabi`nin idamından dolayı kızgın olduklarını, Darabi`nin adil bir mahkemede yargılanmadığını belirtti
Mahkeme, Dilara Darabi`nin idamının iki ay ertelenmesine karar vermiş ancak hapishane bu karara uymamıştı. Cuma günü ailesini arayan Darabi`nin, kendisini asmaya götürdüklerini söyleyip, `Beni kurtarın` diye yalvardığı, gardiyanların ise genç kızın ailesine `Onu idam etmeye götürüyoruz, kızınızı kurtarmak için yapabileceğiniz hiçbir şey yok` dediği öğrenildi.
Af Örgütü`nün Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölümü Başkan Yardımcısı Hasibe Hadj Sahraoui bu idamın uluslararası protestoları sonlandırmak için gerçekleştirildiğini söyledi. Sahraoui, `Af Örgütü olarak Darabi`nin idam edilmesinden ve avukatına bu konuda gerekli bilginin verilmemesinden dolayı çok öfkeliyiz` ifadesini kullandı.
Darabi`nin avukatı genç kızın masumiyetini kanıtlayacak delilleri mahkemeye sunmuş, ancak bu deliller mahkeme tarafından kabul edilmemişti. Darabi`nin duruşma sırasında ve hücresindeyken çizilen resimleri bir anda uluslararası kamuoyunun dikkatini bu davaya çekmişti.
Açlık grevine destek
İran`da tutuklu bulunan ve bir süre önce açlık grevine başlayan İran asıllı ABD`li kadın gazeteci Roxana Saberi`ye destek için, geniş katılımlı bir açlık grevi yapılması planlanıyor.
`FreeRoxana` (Roxana`yı serbest bırakın) kampanyası dünyanın her yerinden 24 saatlik dönüşümlü açlık grevine katılacak gönüllüler eşliğinde bugün, Dünya Basın Özgürlüğü gününde başlıyor. Sabari`nin 1999`da mezun olduğu Northwestern Üniversitesi ile bağlantılı kişilerin oluşturduğu kampanya, gazetecinin serbest bırakılması için baskı oluşturmayı amaçlıyor.
İran Dışişleri Bakanı Menuçehr Mutteki de, Japon mevkidaşı Hirofumi Nakasone ile Tahran`da düzenlediği basın toplantısında Sabiri ile ilgili dosyanın adalet ilkesine uygun olarak yeniden gözden geçirileceğini söyledi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Polisten 1 Mayıs dayağı
Taksim`e çıkmak isteyen gencin polis tarafından feci şekilde dövülmesi, amatör kameraya saniye saniye yansıdı. Gösterici genci aralarına alan polisler, dakikalarca dövdüler
Taksim çevresinde yaşanan polis müdahalesinin ardından ortaya çıkan bir amatör kamera görüntüsünde, bir gencin polis tarafından feci şekilde dövülmesi yer alıyor.
İzleyenleri dehşete düşüren görüntünün çekildiği yer, Tarlabaşı Al Hatun Sokak. Taksim`e çıkmaya çalışan grubun içinde yer alan 27 yaşındaki Öztürk Alataş, polisin saldırısıyla karşılaşınca bir binanın girişine sığınıyor. Ancak Alataş`ı fark eden polis ekipleri, genci sokak ortasına çekerek feci şekilde dövmeye başlıyor. 5 polisin aralarına aldıkları genci öldüresiye dövmesi, bir mahalle sakini tarafından saniye saniye kaydediliyor. Polislerin, dakikalarca süren dayak sırasında Alataş`ın kafasına da tekme attıkları görülüyor. Bu sırada çekim yapan kişinin dehşete düşerek söylediği sözler de kamera kayıtlarına yansıyor. Birkaç dakika süren dayak, bir polis amirinin müdahalesiyle sona eriyor.
ŞİKAYETÇİ OLDU
Olayı gazetecilere anlatan Öztürk Alataş, kelepçelenerek Beyoğlu Polis Merkezi`ne götürüldükten sonra işlem yapılmayarak serbest bırakıldığını dile getirdi. Alataş, `Polis içinde bulunduğum gruba müdahale edince dağıldık. Apartman boşluğuna kaçtım. Ancak burada beni gören polisler, dövdükten sonra karakola götürdüler. Burada da dövdükten sonra işlem yapmadan bıraktılar` diye konuştu. Alataş, Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi`nden aldığı raporla savcılığa giderek suç duyurusunda bulundu. Alataş`ın avukatı Meral Hanbayat ise sorumluların peşini bırakmayacaklarını ifade etti.
(İSTANBUL)
--------------------------------------------------------------------------- -----
Bana liseden beri Paşa derler`
``Ergenekon`` davasının tutuksuz sanıklarından Rafet Arslan`ın savunması ve çapraz sorgusu tamamlandı.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi`nce Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi`ndeki salonda görülen davanın bugünkü duruşmasında savunmasını sürdüren Arslan, ``Ergenekon soruşturmasının amacından uzaklaştığını ve birilerini sindirme amaçlı siyasi baskı aracına dönüştüğünü`` ileri sürdü.
``Bu iddianameye baktığımızda neyle suçlandığımızın bile somut delili yoktur`` diyen Arslan, suçlanmasına delil gösterilen ``Derin devletle ilgili belgeler`` denilen yazıların ``Türkiye`de Derin Devletin Yapısı`` başlıklı herkesin ulaşabileceği bir kitaptan alıntılar olduğunu söyledi.
Evinde oğlu ve kızına ait olan bilgisayarın uzun süre incelendiğini, ancak bu bilgisayarda sadece çocuklarına ait oyun ve şarkı kayıtları bulunduğunu anlatan Arslan, ``Ben, Muzaffer Tekin`in dostu, kardeşi, yareni olmam nedeniyle bu iddianameye dahil edilmiş bulunmaktayım. İddianamede adı geçen 3-5 kişi dışında kimseyi tanımam. İddianamede basit konuşmalar, muhabbetler dahi suç delili olarak sunulmuştur. Muzaffer Tekin, 40 yıl önce bu ülkeyi can bedeline korumaya yemin ettiğimiz devre arkadaşımdır`` diye konuştu.
Arslan, savunmasının ardından geçilen çapraz sorgusunda da Kemal Kerinçsiz`i Muzaffer Tekin`in yanında tanıdığını, bunun dışında Oktay Yıldırım, Sevgi Erenerol, Fikri Karadağ, Hüseyin Görüm ve İbrahim Şahin`le de tanışıklığı bulunduğunu anlattı.
Ümraniye`de bulunan bombalardan olay öncesinde haberi olmadığını, ancak haberi duyduğunda, bunun da Muzaffer Tekin`e daha önce medyada yapılan linç girişiminin bir benzeri olduğunu düşündüğünü anlatan Arslan, Danıştay saldırısının olduğu gün de Muzaffer Tekin`le Fenerbahçe Orduevi`nde yemek yediklerini, daha sonra kendilerine Behiç Gürcihan`ın da katıldığını söyledi.
Arslan, Muzaffer Tekin`in, Danıştay saldırısına yönelik, ``Bu tür kişilerin Cumhuriyet kuruluşlarına yönelik saldırılarının endişe verici olduğunu`` belirttiğini ifade etti.
Arslan, Sevgi Erenerol`un düzenlediği kilise toplantılarına katılıp katılmadığına yönelik soruya da ``Bu kilisenin Atatürk tarafından 1922`de ekümeniklik iddialarına karşı kurulduğunu bildiğim ve Atatürk`ün emaneti olduğunu düşündüğüm için kilesinin kuruluş yıl dönümü toplantılarına katıldım`` yanıtını verdi.
-DİĞER SANIKLARLA TANIŞIKLIĞI-
Veli Küçük ile bir irtibatı olmadığını belirten Arslan, ``Gima`da görev yaptığını öğrendim. Şirketimiz için iş bağlayabilir miyiz düşüncesiyle görüşmek istedim. Telefonuna ulaşmak mümkün olmadı`` dedi.
Yüzbaşı rütbesiyle malulen emekli olmasına rağmen kendisine neden ``Albay`` şeklinde hitap edildiği de sorulan Arslan, liseden beri kendisine ``Paşa`` denildiğini söyledi.
Sanıklardan Zekeriya Öztürk ile arasının açık olmadığını ifade eden Arslan, aynı askeri okuldan mezun olduklarını, askeri geleneğe ve terbiyeye göre Öztürk`ün kendisine saygısızlık etmesinin söz konusu olmadığını bildirdi.
Avukat Kemal Kerinçsiz`in bürosuna da Muzaffer Tekin`in savunmasıyla ilgili görüşmeler için gittiğini dile getiren Arslan, Danıştay davasının sanığı Alparslan Arslan`ı da tanımadığını ve hiç görmediğini öne sürdü.
Çevresindeki herhangi birinden de Alparslan Arslan`ın adını duymadığını anlatan Arslan, Muzaffer Tekin`in Kadıköy`deki bürosunda da Arslan`ı görmediği vurguladı. Tekin`in bürosuna gelen herkesi birbirleriyle tanıştırma huyu olduğunu ifade eden Arslan, böyle bir şey olsaydı Alparslan Aslan`ı da kendisiyle tanıştırması gerektiğini söyledi.
Arslan`a sorular yönelten Muzaffer Tekin de ``Benim polisten, devletten kaçacak halim yok. Tek kaçtığım iftira, yalan dolan. Bu tertibi yapanlar büroma gelselerdi, bu tertibi yapmayı istemezlerdi`` dedi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
GATA`ya sevkte baro parmağı
Ergenekon tutuklusu Levent Ersöz`ün GATA`ya sevki için İstanbul Barosu`nun seferber olduğu ortaya çıktı.
Savcılığa yazı gönderen Baro, `sağlık` ve `güvenlik` gerekçesiyle `derhal sevk` istemiş.
Ergenekon yapılanmasının `koca kulağı` emekli Tuğgeneral Levent Ersöz`ün GATA`ya sevkinde İstanbul Barosu`ndan da yardım gördüğü ve savcılığa gönderilen bir yazıyla sürecin hızlandırıldığı ortaya çıktı.
Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz`ün Gülhane Askeri Tıp Akademisi`ne (GATA) sevk edilme süreci, ikinci iddianamenin ekleriyle birlikte aydınlanmaya başladı.
İDDİANAMEDE YER VERİLİYOR
Emekli Orgeneral Şener Eruygur`un talimatları doğrultusunda bir dönem herkesi dinlediği ortaya çıkan Levent Ersöz`ün hastalığı nedeniyle kaldırıldığı Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırmaları Hastanesi`nden GATA`ya sevk edilmesi süreci, beraberinde tartışmaları da gündeme gelmişti. Bu süreçte, örgüt hakkında çok şey bilen birçok kuvvet komutanının özel sırlarını hafızasında barındıran Ersöz`ün, GATA`da tedavi gördüğü esnada, kendisine iğneyle enjekte edilen bir virüsle zehirlendiği iddiaları da ortaya atılmıştı.
BAŞKAN`IN İMZASI VAR
İkinci iddianamenin eklerinde yer alan bir yazı ise Ersöz`ün GATA`ya sevkinin nasıl gerçekleştiğini gözler önüne serdi.
04.02.2009 tarihinde İstanbul Barosu Başkanlığı`ndan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı`na gönderilen ve İstanbul Baro Başkanı Avukat Muammer Aydın`ın imzasını taşıyan yazıda, Levent Ersöz`ün görevi gereği birçok örgütün hedefinde bulunduğu belirtildi. Yazıda, Ersöz`ün tedavisinin yapılması ve güvenliğinin sağlanmasının önemine işaret edilerek, sağlık ve güvenlik hakkı çerçevesinde derhal GATA`ya sevk edilmesi talep edildi.
İşte savcılığa gönderilen yazı
Barodan savcılığa gönderilen yazıda özetle şunlar talep edildi: `Başsavcılığınızca yürütülmekte olan 2008/1756 no`lu soruşturmada, şüphelilerden tutuklu Levent Ersöz`ün müdafii Av. Ali Rıza Dizdar`ın başkanlığımıza vermiş olduğu 24.01.2009 ve 30.01.2009 tarihli dilekçelerinde, müvekkilinin prostat kanseri ve kalp rahatsızlığının olduğunu, cezaevinden Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırmaları Hastanesine sevk edildiğini, yoğun bakımda bekletildiğini, cerrahi müdahale yapılmadığını, görevi gereği birçok örgütün hedefinde bulunduğunu, tedavisinin yapılması ve güvenliğinin sağlanması için GATA`ya sevkinin sevkinin yapılmasının istenildiği belirtilerek, Başkanlığımızca da ilgi ve yardımları talep edilmiştir. Şüpheli Ersöz`ün kroner anter hastalığı ve prostat kanseri teşhisleri bulunması ve şüphelinin görevi icabı birçok örgütün hedefi olduğunun belirtilmesi nedeni ile sağlık ve güvenlik hakkı çerçevesinde derhal GATA`ya sevki talebinin yeniden değerlendirilmesini talep ediyoruz.`
Eruygur ayaklandı
Ergenekon davasında tutuklandıktan sonra Kandıra Cezaevi`nde merdivenlerden düşerek beyin kanaması geçirdiği gerekçesiyle `sağlık` gerekçesiyle tahliye edilen Jandarma eski Genel Komutanı Şener Eruygur`un GATA`dan tahliye olduğu ve zaman zaman dışarı çıkarak kahve içtiği ortaya çıktı. Şener Eruygur, Kadıköy Caddebostan`da kahve içerken görüntülendi. Eşi Mukaddes Eruygur ile birlikte Caddebostan CafeCrown`a gelen Eruygur`un fiziksel olarak iyi göründüğü gözlendi. Eruygur çifti kafede bir süre oturduktan sonra yine kendi araçlarıyla evine doğru yola çıktı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Nihat Sırdar
Şey oldu...
`Ege`de 12 mille ilgili savaş nedeni kararını artık kaldırmak gerekiyor.`
`Bu Anayasa Mahkemesi`ni Meclis`te yapacağım bir anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Anayasa Mahkemesi`ne benzer bir kurum yok. Tartışmaya açmıyorum, bir şikayetim yok. Bugün üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan yetkisini alabilirim. Her kanunun Anayasa Mahkemesi`ne gitmesini engelleyebilirim. Her şeyi yapabilirim. Ben meclisim.`
`Danıştay`a yapılan saldırıda, türban kararına muhalefet eden üye de yaralanmıştır, dolayısıyla, olayın türban kararıyla ilgili olmayabilir.`
`Halkımız sivil, dindar ve demokrat cumhurbaşkanı özlemi içindedir.`
`Kes sesini terbiyesiz` (Manisa`da katıldığı bir toplantıda üzüm fiyatlarının düşüklüğünden yakınan bir vatandaşa).
`Meclis cuma günleri de tatil olsun.`
`Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli, tüm siyasetçiler de görmeli` (Mehmet Gül`ün cenazesinde, kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı`nı kast ederek).
`Otur yerine! Söz vermeden konuşma!` (Manisa`da derdini anlatmaya çalışan kendinden yaşlı bir çiftçiye)
`Allah`a çok şükrediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş yoksa bunların savaşacak halleri yok. Askerlikten başka her şeyi yapmışlar.` (Kuvvet komutanlığı yapmış ve Ergenekon soruşturmasında tutuklanmış ama hala yargılanmamış paşalar için)
HHH
Tüm bu sözleri ve daha fazlasını söyleyen, 23 Nisan`da sırf inadına ve İmam Hatip propagandası yaptırmak için 21 yaşında kazık kadar adamı Meclis Başkanı koltuğuna oturtan, askerden nefret ettiğini her davranışı ve konuşmasıyla belli eden Bülent Arınç, artık Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı.
Bu nedenle de Milli Güvenlik Kurulu Üyesi...
Yani haklarında ileri geri konuştuğu eski kuvvet komutanlarının çalışma arkadaşlarıyla her ay aynı salonda oturacak ve yüz yüze bakacak.
Şimdi yukarıdaki konuşmalarına bir bakıyorum da...
Ne diyecek acaba mesela Milli Güvenlik Kurulu`nda kendisine şöyle bir soru sorulunca;
-Sayın Arınç. Eski komutanlarımız için iyi ki bunların zamanında savaşa girmemişiz demiştiniz. Sizce bizimle bir savaşa girilebilir mi? Fikrinizi bahşetseniz...
-Vallahi ne diyeyim. Şeyini şey ettiğiminin şeyi...
2009-05-04 Akşam
--------------------------------------------------------------------------- -----
Ergenekon`un elit sanıklarına ayrıcalık yapılıyor
Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli Yüzbaşı Mehmet Zekeriya Öztürk, medyada ve kamuoyunda Ergenekon soruşturmasında bazı sanıklara ayrıcalıklı davranmasından şikayet etti.
Öztürk, soruşturmada bazı sanıkların `Elit` muamelesi yapıldığını ileri sürdü. Ergenekon davasına 12 gün aradan sonra bugün devam edildi. Davanın 80. duruşmasında söz alan tutuklu sanıklardan Öztürk, isim vermeden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan, Başkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Mehmet Haberal gibi sanıkların medyada ve kamuoyunda sahip çıkılmasını eleştirdi. Kamuoyunda ve medyada bazı sanıklara sahip çıkılmasına tepki gösteren Öztürk, şöyle konuştu:
`Ben Danıştay saldırısından sonra gözaltına alındım. Ergenekon soruşturmasında hiçbir soru sorulmadan dört gün gözaltında tutuldum. Evimde çocuğumun da olduğu sırada iki üç kez evim arandı. Ancak soruşturmada belli elitlerin belli mevki sahiplerinin gözaltına alınmaları sırasında bir ayrıcalık yapıldığını görüyoruz. Medya ve kamuoyu konu biz olunca ses çıkarmıyor ancak bazı elit sanıklar olunca tepki gösteriyor. 12 Eylül darbesi olduğunda ben Harp Okulu öğrencisiydim. Çok disiplinli bir öğrenci de değildim. Sık sık ceza alırdım. Ajandama `Kara Papuçlular` diye bir yazdığım için komutanlarımı eleştirmekten az da okuldan atılıyordum. Kıta hayatımda Cumhuriyet gazetesi okuduğum için üstlerim tarafından azarlandım. Komünistlikle suçlandım. Yine klasik müzik dinlediğim için bana komünist dediler. Daha sonra dağlarda terörle mücadele ettim. Jandarma değildim. Piyadeydim. Ama bir Karacı subay olarak Güneydoğu`daki operasyonlarda bölük komutanı olarak görev yaptım. `
Erkan Acar
04 Mayıs 2009, Pazartesi
--------------------------------------------------------------------------- -----
Maliye`de `muhbirlik` patlaması
Patronların sırlarını Maliye`yle `paylaşma`ya karar verenlerin sayısı krizin ve işsizliğin patladığı 2008`de rekor kırdı. İşte ihbar miktarı ve ulaşılan ödül tutarı...
2007`de 3 bin 636 olan ihbar miktarı 4 bin 703`e çıktı ve ödül tutarı ilk kez milyon TL sınırını aştı..
Maliye Bakanlığı`nın vergi kaçağını azaltmak için uyguladığı `muhbirlik` sisteminde bu yıl patlama yaşanıyor. Gelir İdaresi Başkanlığı`nın 2008 yılı faaliyet raporuna göre, önceki 3 yılın ortalamasına göre ihbar sayısı bin 200 arttı. Ödül alan muhbir sayısı 87`den 135 kişiye çıkarken ve verilen ödül de tarihinde ilk kez 1 milyon 187 bin TL`yle milyon sınırını aştı. Maliye kaynaklarına göre neden işini kaybedenler. Kaynaklar `İşini kaybedenler soluğu Maliye`de alınca ödenen miktar zirveye ulaştı` dedi. Verilere göre ihbar mektupları da patladı. 2007`de 3 bin 636 olan ihbar mektubu sayısı bu yıl yüzde 30 artarak 4 bin 703`e ulaştı.
ORTALAMA 9 BİN TL
Maliye verilerine göre 2008`de muhbirler kişi başına ortalama 8 bin 792 lira almaya hak kazandı. Bu rakamın 2007`de ortalama 7 bin lira olduğunu işaret eden bir Maliye kaynağı, `2007`de 87 muhbire toplam miktar 613 bin lira ödendi. Dolayısıyla ödenen miktarda ciddi artış meydana geldi` dedi. Bu arada Gelir İdaresi Başkanlığı raporuna göre vergi mükellefleri beyan ettikleri gelirin yaklaşık üç mislini kaçırıyor. Vergide beyan edilen 78.8 milyar lira olurken kaçırılan miktarın 211.1 milyar lira olduğu ortaya çıktı. Yani kazanılan 100 liranın sadece 27.2 lirası beyan edildi, geri kalan 72.8 lira ise devletten gizlendi. Devletten gizlenen gelirlere tahakkuk ettirilen vergi ise 4 milyar 692 milyon 368 bin 482 lira oldu. Vergi denetim birimlerinin incelemelerinde, en çarpıcı sonuç, Gelirler Kontrolörlerinin incelemelerinde ortaya çıktı. 6.9 milyar liralık matrah incelemesi yapan Gelirler Kontrolörleri, 190 milyar liralık kaçağa ulaştı. Bu şekilde denetlenen mükelleflerin, beyan ettikleri gelirin 28 katını kaçırdıkları anlaşıldı.
Muhbirlere 78 yıldır ödeme yapılıyor
`Menkul ve Gayrimenkul Emval ile Bunların İntifa Hakları ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanun`, 1931`de kabul edildi. Kanuna göre ihbarcıların ödülleri vergi kaçıranlardan tahsilat yapıldıktan sonra ödeniyor. Menkullerde 5 bin liraya kadar yüzde 30, gayrimenkullerde ise yüzde 20 ödenirken, vergi kaçağının 100 bin liradan yukarı olan kısmı için ise menkul ve gayrimenkullerde yüzde 7.5 ödeme yapılıyor.
Vergi kaçakçısına hapis 18 aya çıkıyor
Maliye, vergi kaçakçılığı konusunda `radikal` bir düzenleme hazırladı. IMF`nin de destek verdiği düzenlemeye göre vergi kaçakçılığı yaptığı tespit edilenler sadece para cezası ile kurtulamayacak. Düzenleme TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu`nda görüşülmeye başlayan çeşitli vergi kanunlarında değişiklik yapılmasını öngören kanun tasarısına eklendi. Tasarının 6`ncı maddesinin c fıkrasında yer alan düzenlemeye göre, halen vergi kaçakçılarına verilen `1 yıldan 3 yıla` kadar hapis cezasında alt sınır 18 aya çıkarıldı. Tasarıda, `Vergi Usul Kanunu`nun 359`uncu maddesinde yer alan `1 yıldan` ibaresi `18 aydan` şeklinde değiştirilmiştir` şeklinde düzenlemeye yer verildi. Kaçakçılık davalarında hakimlerin mükelleflere en alt sınır olan 1 yıl hapis cezası verdiği ve cezanın da çoğu zaman `iyi hal` ve diğer unsurlar dikkate alınarak para cezasına çevrildiğini hatırlatan hukukçular, `Alt sınırın 18 aya çıkarılması ile birlikte, vergi kaçakçılarının hapis cezaları paraya çevrilmeyecek. Kaçakçılık yapan mükellef doğrudan hapse girebilecek` yorumunu yaptı.
Sabah
--------------------------------------------------------------------------- -----
Öğrenim ve harç borçlusuna müjde
Öğrenim ve harç kredisi borçlusu olan onbinlerce üniversite öğrencisine müjde...
Üniversiteyi bitirip öğrenim ve harç kredisi borçlarını ödeyemeyen yaklaşık 1,5 milyon gencin sorunu TBMM gündemine geliyor.
Borçlu üniversite mezunlarının sorunlarını Meclis gündemine taşıyan CHP, MHP ve DSP`li milletvekilleri, TBMM Başkanlığı`na sundukları 6 ayrı kanun teklifiyle geri ödemelerde kolaylık getirilmesi önerisinde bulundu.
CHP Grup Başkan Vekili Hakkı Suha Okay`ın hazırladığı teklifte halen 1 milyon 476 bin üniversite mezununun öğrenim ve harç kredilerini ödeyemediğine dikkat çekiliyor. Kanun teklifinde, borçların Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan toptan eşya fiyat endeksindeki artışın yüzde 50`si uygulanarak hesaplanması talep ediliyor. Alınan bilgilere göre toplam borç miktarı 260 milyon lirayı buluyor.
CHP`li milletvekilleri 4, MHP ve DSP`li milletvekilleri ise 1`er kanun teklifi hazırlayarak borçların hesaplanması ve geri ödenmesi noktasında yeni düzenleme yapılması önerisinde bulundu. CHP Tekirdağ Milletvekili Enis Tütünce ve arkadaşlarının hazırladığı teklifte, borç ödemelerine öğrenci mezun olduktan 4 yıl sonra başlanması, öğrencinin askerlik yaptığı dönemde ise ödemelerin yeniden iş bulana kadar ertelenmesi öngörüldü.
MHP Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve arkadaşlarının kanun teklifinde borçlarını ödeyemeyen üniversite mezunları hakkında icra takibi başlatıldığına işaret edildi. Üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranının yüzde 10`un üzerinde olduğunun belirtildiği teklifte, `Kredi alan öğrencilerin borcu, kredilerinin verildiği tarihten öğrenim süresi bitimine kadar geçen sürece veya herhangi bir sebeple kredisinin kesildiği tarihe kadar, her yıl için yüzde 1 fark uygulanmak suretiyle tespit edilir.` ifadesine yer verildi. DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert ve arkadaşlarının hazırladığı teklifte ise sosyal güvenlik kapsamında iş bulunamadığı sürece borçluların borçlarını erteleyebilmesi önerisinde bulunuldu. Düzenlemeler, daha önce mezun olan üniversitelileri de kapsıyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Başbakan`dan Türk`e zırhlı araç
Başbakan Erdoğan`ın talimatı ile geçen hafta içinde suikast girişimine uğrayan Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk`e zırhlı araç tahsis edildi. Erdoğan`ın olaydan hemen sonra Türk`ü telefonla arayarak, `geçmiş olsun` dileğinde bulunduğu öğrenildi. Ankara Emniyet Müdürlüğü Devlet Büyüklerini Koruma Şube Müdürlüğü`nün de suikast girişiminden hemen sonra Türk`e yakın koruma takviyesi yaptı. Şimdiye kadar 2 olan Türk`ün koruma sayısı 4`e çıkarıldı. Canlı bombanın suikast girişimine karşı gösterdikleri başarı nedeniyle Türk`ün korumalarına önümüzdeki günlerde törenle ödüllendireceği öğrenildi. Erdoğan`ın talimatı ile daha önce de başta Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ve Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz`e de zırhlı araç sağlanmıştı.
04.05.2009
--------------------------------------------------------------------------- -----
: `Deprem ilahi ikaz` ifade özgürlüğü
AİHM, Yeni Asya Gazetesi yazarı Mehmet Cevher İlhan`ın `Deprem ilahi ikaz` yazısını `ifade özgürlüğü` kapsamında değerlendirdi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM), 17 Ağustos 1999`da yaşanan Marmara depremini `İlahi ikaz` olarak nitelendiren ve bu nedenle `halkı kin ve düşmanlığa tahrik` suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezasına mahkum edilen Yeni Asya Gazetesi yazarı Mehmet Cevher İlhan`ın, başvurusunu haklı buldu.
AİHM, İlhan`ın dava konusu yazısında yer alan ve dönemin İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi(DGM) tarafından suç sayılan yazısını, `ifade özgürlüğü` kapsamında değerlendirdi. İlhan, mahkumiyetine neden olan yazıda, Marmara depremini `İlahi gücün cezası` olarak nitelemiş ve bu ikazı, Kuran kurslarının kapatılması, üniversitelerde türbanın yasaklanması ve irticai faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle bazı subayların TSK`dan atılmasına bağlamıştı.
İstanbul DGM`de görülen dava, 2002 yılı mart ayında sonuçlanmış ve Yeni Asya Gazetesi yazarı Mehmet Cevher İlhan, eski TCK`nın 312`nci maddesinde yer alan `Halkı kin ve düşmanlığa tahrik` eyleminden suçlu bulunarak 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Karara itiraz eden İlhan, Yargıtay`a başvurarak temyiz talebinde bulunmuştu. Yeni TCK`nın yürürlüğe girmesi üzerine İlhan`ın cezası bir yıl 3 aya indirilmişti.
`TAZMİNAT YÜKSEK`
Temyiz süreci devam ederken AİHM`e başvuran İlhan, iddiaya konu yazı nedeniyle verilen cezayla `ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini` ileri sürerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti`nden 50 bin euro maddi, 10 bin euro da manevi tazminat talep etmişti. Şikayeti inceleyen AİHM, İlhan`ın başvurusuna hak verdi ve suça konu yazıyı `ifade özgürlüğü` kapsamında değerlendirdi. Ancak AİHM, başvurudaki tazminat miktarını yüksek bularak, Türkiye`yi toplam 2 bin euro tazminata mahkum etti.
ŞOK FİKİRLERİ DE KAPSAR
AİHM kararında, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun asli temeli olduğu, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olarak algılanan bilgi ve fikirler için değil `şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici bilgi ve fikirler için de geçerli` olduğu vurgulandı.
Kaynak: Akşam
--------------------------------------------------------------------------- -----
Uzmanlar: Sil baştan Anayasa şart
Taraf da sivil anayasayı masaya yatırıyor. Konunun uzmanı ve Anayasa profösörleri hükümetin kısmî değişiklik paketinin yarardan çok zarar getirmesinden kaygılı.
Tarafın sivil Anayasa hazırlık çalışmasına katılan aydınlar, hükümetin kısmî değişiklik paketinin yarardan çok zarar getirmesinden kaygılı. DOÇ. SERAP YAZICI: Hükümetin sınırlı değişiklik adımı isabetli değil. Kısmen tansiyonu düşürmeye yönelik. PROF. ERGUN ÖZBUDUN: Kısmî değişikliğin, bu Anayasayla idare edebiliriz fikrini beslemesi sakınca yaratır. PROF. MEHMET ALTAN: AB ile müzakeredeki Türkiye, 82 Anayasasının ruhundan kurtulmalı. Bu, kısmen olmaz. PROF. MUSTAFA ERDOĞAN: Askerî ve bürokratik vesayeti aşmak için baştan başa iyi bir Anayasa yapmamız gerek.
12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan, 27 yıldır Türkiyeye dar gelen 1982 Anayasasının dikişleri yıllar içinde birçok yerinden attı; üst üste yapılan anayasa değişiklikleri bazı reformlara yardımcı oldu ama özünde demokrat bir anayasa metninin ortaya çıkmasını sağlayamadı.
Taraf, Türkiyenin sivil bir anayasaya kavuşmasını istiyor ve bunun kısmî değişikliklerle değil, topyekûn bir yenilenmeyle mümkün olacağına inanıyor.
Bu bakışla, sivil, demokrat, Türkiyenin gerçeklerini yansıtan ve Türkiyeyi evrensel değişime uyum gösterme çabasında frenlemeyen, aksine önünü açan yeni bir anayasa için çalışma başlattık.
Serap Yazıcı, Ergun Özbudun, Mustafa Erdoğan, Murat Belge, Mehmet Altan, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu ve Mithat Sancar Taraf Sivil Anayasa Forumuna ya bizzat haftalık toplantılara katılıp tartışarak ya da konuya ilişkin yazılarıyla katkıda bulunacaklar. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz.
Bugün ilk bölümünü yayımladığımız bu tartışma Taraf sayfalarında her hafta sürecek. Okurken, bir yandan da Tarafın hukukçu, siyasetbilimci, iktisatçı ve gazetecilerin katkısıyla hazırlamakta olduğu Sivil Anayasa Önerisinin oluşumuna tanıklık edeceksiniz.
YASEMİN ÇONGAR-TURGAY OĞUR
Değiştirilmesi teklif dahi edilemez zihniyetin değişmesini teklif ediyoruz
Son genel seçimlerin ardından hükümetin başlattığı sivil anayasa çalışmaları sonuçsuz kaldı. Hükümet şimdi de yeni bir anayasa yerine kısmî değişikliklerden söz ediyor.
82 Anayasasında bugüne kadar pek çok değişiklik yapıldı ve anayasa adeta her değişiklikten sonra bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla repliğini tekrarladı. Taraf Sivil Anayasa Forumu toplantılarının bugün yayımladığımız bölümünde kısmî anayasa değişikliklerini ve bu değişikliklerin pek çoğunu etkisiz kılan değiştirilemez hükümleri konuştuk.
Taraf: Hükümet yeni bir anayasa yerine anayasada kısmî değişiklikler planlıyor. Bu ne kadar işe yarayacak?
Serap Yazıcı: 82 Anayasası yapımı sürecine hakim olan olağanüstü şartlar sebebiyle kısmı değişikliklerle ıslaha kabil olan bir metin değil. Çünkü 12 Eylül müdahalesinin şartlarında tamamen otoriter, yasakçı, vesayetçi bir yönetim modeli kurmak için hazırlanmış bir anayasa. Yapılan değişiklikler çok açık göstermiştir ki bu anayasa kısmî değişikliklerle demokratik, özgürlükçü bir ruha kavuşamaz. Üstelik yapılan değişikliklerin bir bölümü odaklandıkları özgürlük problemini çözmek için nisbeten kısmi iyileştirmeler sağlamış olabilirler ama anayasanın diğer hükümleriyle birleştikleri zaman çok ciddi teknik problemlere yol açıldığı da görülüyor. O yüzden mutlaka bu metnin tamamen değişmesi gerekir.
Cumhuriyet aşağı yukarı 100 yılını doldurmak üzere. Türkiyenin bugüne kadar halkın gerçek temsilcileri tarafından serbest olarak hazırlanmış bir anayasası mevcut değil. Bu demokratik dünya karşısında çok utanç verici bir tablo. Halkın gerçek temsilcilerinden oluşan bir organın hazırlayacağı bir anayasaya ihtiyacımız var. Hem yapımında izlenen yöntem bakımından hem de içeriği bakımından demokratik bir anayasaya ihtiyacımız var. Bu yüzden ben hükümetin kısmî anayasa değişiklikleri yönünde attığı adımları hiç isabetli bulmuyorum. Belki hükümet partisi bunu kendi stratejik hesaplarına uygun görebilir ama biz bununla sınırlı düşünmek zorunda değiliz. Keşke şunu yapmış olsalardı: 22 Temmuz seçimlerinde halka ciddi bir vaatleri oldu ve bu vaat ciddi heyecan uyandırdı. Belki bilemediğimiz güçler engelledi hükümetin bu projesini ama hiç değilse cesur olarak şunu ifade etselerdi. Parlamento çoğunluğumuz bunu yapmaya elverişli değil ama biz projemizin arkasındayız. Bir sonraki seçimlerde de bu işin üzerine gitmeye devam edeceğiz. Ben şu andaki tabloyu kısmen tansiyonu düşürmeye yönelik bir politika gibi görüyorum ve isabetli bulmuyorum.
Ergun Özbudun: Türkiyenin anayasa sorunu kısmî bir anayasa değişikliğiyle çözülemez. Çünkü bu Anayasanın ne kadar antidemokratik biçimlerde yapıldığı ve ne derece yasakçı, vesayetçi, devletçi ve otoriter bir felsefeyi yansıttığını biliyoruz. Bu felsefe Anayasanın pek çok maddesine sinmiştir. Bu Anayasada şu ana kadar 16 değişiklik oldu, biri iptal edildi. Buna rağmen bugün bir anayasa problemi varsa, bunu tartışıyorsak bu kısmî değişiklikler yoluyla meselenin çözülemeyeceğinin kanıtıdır. Bu Anayasa Türkiyenin 2010lu yıllardaki anayasası olamaz. Gerek hazırlanış biçimi, gerekse içeriğinin dayandığı temel felsefe itibariyle. Basına yansıdığı kadarıyla gündemdeki kısmî anayasa değişikliği paketinde acil ve olumlu bir takım unsurlar var. Mesela siyasi partilerin kapatılmasının Avrupa kriterleri uyarınca güçleştirilmesi, muhtemelen anayasa mahkemesinin oluşum tarzının değiştirilmesi gibi. Ayrıca, bunların yanında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru ve kamu denetçiliği kurumu kurulması gibi faydalı olabilecek fakat büyük etki de yaratmayacak kozmetik değişiklikler mevcut. Ben anayasa projesinin bir bütün olarak, tamamen demokratik ve insan haklarına dayanan bir felsefe ile ele alınmasını istiyorum. Aksi takdirde bu sorun devam edecektir.
Demokratik iktidarların seçilmemiş ortakları var
Taraf: Bu anayasa değişiklilerinin toptan yeni bir anayasa yapma ihtiyacının zaruri hale gelmesini öteleyen bir etkisi de olduğunu ve bu durumun da sivil bir anayasa yapma sürecini geciktirdiğini söyleyebilir miyiz?
Mustafa Erdoğan: Evet, söyleyebiliriz. Buna ek olarak, anayasa en üstün hukuk olarak biçimlendirilen bir metin. Anayasa fikrinin de bir otoritesi var. Şimdi sık sık ve paket paket anayasa yapmak, anayasa yapma işini adeta kanun yapmaya dönüştürüp, saygınlığını bir ölçüde zayıflatan bir psikolojik ortam yaratabilir.
Bugün baştan başa iyi bir anayasa yapmaya ihtiyacımız olmasının en temel nedeni, Türkiyede iktidar kaynağının halk olduğunu açık seçik biçimde teyit etmemiz gereğidir. Bu askerî ve bürokratik vesayetçiliğin, bu Anayasaya yansımış olan unsurlarını bertaraf etmemeyi gerektirmektedir. Türkiyede demokratik iktidarların seçilmemiş ortakları var. Bu ortaklar eş ortaklar olmanın da ötesinde daha da üstün ortaklar haline geliyorlar. Bu duruma son vermek gerekiyor.
Diğer konu Serap Hanımın da dediği gibi anayasa değişiklikleri yer yer anayasanın iç tutarlılığını zayıflatmaktadır. Bazen iyileştirme yapılırken kullanılan kelimelerin seçiminde özen gösterilmemesi sıkıntılara yol açıyor. 13. maddede yapılan değişiklik bunun tipik örneğidir. 14. maddede de benzeri var. Temel hakların sınırlanması anayasada belirli esaslara bağlanmış. Parlamentonun yapacağı sınırlamalarda uyması gereken kriterler belirtildikten sonra parlamentonun aşamayacağı ilave ölçütler getirilmiş. Ölçülülük ilkesi gibi. Bunlar arasında yeni bir şey daha var. Eskiden de olan demokratik toplum düzenine ek olarak laik Cumhuriyetin gereklerine diye bir ifade eklendi. Yazılış biçimi itibariyle temel hakları kısıtlayan parlamentoya bir set olarak görülmesi gerekir. Oysa ki Türkiyede laik cumhuriyet terimine yapılan atıflara baktığımızda, genellikle temel hakları kısıtlamaya karşı güvence olmak yerine tam tersine temel hakları daha da fazla kısıtlamanın gerekçesi olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu ve benzeri sorunlar anayasa meselesinin yeni baştan alınmasını gerektiriyor.
Keza Anayasanın felsefesiyle ilgili özellikle başlangıçta ifadesini bulduğu şekliyle, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü bir toplum anlayışı olmadığı konusunda herkes mutabık. Bu da değiştirmeyi zorunlu kılan bir nokta.
Benim bir de vurgulamak istediğim psikolojik faktör var. Anayasayı halkın kendisi yapmadığı için, kimse anayasaya sahip çıkmadığı için; insanlar, siyasi aktörler kendilerine ait olmayan bir referans çerçevesine atıfla meseleleri çözen pozisyonundalar. Toplumun kendi yaptığı anayasada da bir takım gedikler, eksikler olabilir. Ama psikolojik faktörler önemlidir. Eğer bu Anayasa gerçekten toplumun kendisi için yaptığı bir çerçeve olursa bu çerçevenin çıkaracağı problemleri çözmede kendisini daha rahat hissedebilir. O bakımdan kendimize ait bir anayasanın olması bu psikolojik ihtiyacı da karşılar.
Son olarak, zaten son yıllarda olup bitenler Türkiyede yeni bir anayasaya talep olduğunu da gösterdi. Aslında 2007 seçimleri bir tür anayasa oylamasıdır.
Bu seçimler toplumun askerî vesayete açıkça verdiği bir cevaptır. Hatta, Anayasa Mahkemesinin o süreçte aldığı tutumu düşünürsek, seçim sonuçları mahkemenin meşruluğunu da yaralamıştır. Bu ve benzeri işaretlerin de toplumda yeni bir anayasa yapma kanaati oluştuğunun bir kanıtı olarak görüyorum. Tabii, konunun toplumun tümünde aynı heyecanı yaratmasını beklemiyorum.
İlgi eksikliği, bu meselenin toplumun gündelik hayatındaki sorunlarla ne kadar alakalı olduğunu yeterince gösteremediğimizden kaynaklanıyor. Toplum hayatında ortaya çıkan pek çok sorun insan hakları ihlalleri şeklinde ortaya çıkıyor. Askerî vesayet meselesi, Anayasa Mahkemesinin yetkisini aşan bir tutum içine girmesi şüphesiz ki anayasa ile doğrudan doğruya ilgili meseleler. Bu nedenle anayasa yapmak bir ihtiyaç ve bunun için gerekli psikolojik altyapı mevcut diye düşünüyorum.
Ergun Özbudun: Kısmî anayasa değişikliklerinin yeterli bulunması dışında şöyle bir psikolojik sakınca olabilir. Tümüyle yeni, tümüyle demokratik bir anayasa projesi gölgeye düşebilir, kamuoyunda unutulabilir.
Şu değişiklikleri yaptık, artık bu yeterli, pekala bu anayasayla idare edebiliriz düşüncesi hakim olabilir. Böyle bir psikoloji 2001 değişikliğinden sonra da oluştu. Sayı itibariyle oldukça çok (34 madde) değiştirildi. bununla Türkiye kabul edilebilir demokratik standartlara ulaştı diye takdim edildi. Dolayısıyla kısmî bir anayasa değişikliğinin bizi temel amaçtan, temel hedeften uzaklaştırması sakıncası var.
İkinci bir nokta, halk oyu ne derece hazır. Elbette herkesin Anayasanın teknik düzenlemeleri konusunda ilgi ve bilgi sahibi olması beklenemez. Fakat bu şart değil. Öyle zannediyorum, Türk toplumunun çoğunluğu 82 Anayasasının temel problemi olan halk ikitdarının seçilmiş olmayan odaklarla aşırı derecede paylaştırıldığının farkındadır. Bundan mutluluk da duymamaktadır. Bu da yeni bir anayasanın yeterince halk desteği bulması için kafidir. Bugün hakikaten paylaşılmış bir iktidar var. Millet egemenliği diyoruz fakat millet egemenliğinden çıkmamış organlar iktidarasadece ortak değil bazen hâkim oluyorlar. Ben bunun halkın çoğunluğu tarafından yeterince algılandığını düşünüyorum.
En başta Anayasa Mahkemesi anayasaya uymuyor
Serap Yazıcı: Anayasalar yarattıkları tüm kurum ve kuruluşlarla yönetimde bulunması gereken kuralları tespit ederler. Türkiyede bu anayasanın doğru olarak uygulanmasının bekçisi olan kurum bizzat anayasaya uymuyor. Anayasa Mahkemesi çok uzun zamandan beri anayasaya uymuyor. Dolayısıyla bu anayasanın uygunluk denetimini yapan bir organ bile bu metne sadık kalmıyorsa, sadık kalmaya özen göstermiyorsa diğer kurum ve kuruluşlardan ve vatandaşlardan anayasaya uygun davranmalarını beklemeye hakkımız yok. Nitekim Türkiye açısından en ciddi sorun da hukuk devleti kültürünün yerleşmemiş olmasıdır. Devlet organları ve makamları bu anayasa uygun davranmayarak zaten bu belgenin artık uygulanabilir bir belge olmadığı gerçeğini göstermektedirler.
Şu anda Türkiyenin uygulanmayan bir anayasası var. Bu Anayasa otoriter yasakçı, vesayetçi, otoriter. Ancak bu olumsuz metne dahi organlar uymuş olsalardı, ortaya çıkan yönetim şeması bugünkünden çok daha iyi olabilirdi.
Ben konuşmamda demokratik dünyaya bakarken utanç duyuyorum dedim. Hemen aklıma İsmet İnönünün bir sözü geldi. Çok partili yönetime geçmeden önce batılı memleketler seçim üstüne seçim yaparken, biz yapmadığımız zaman duvarlara bakmaktan utanç duyuyorum gibi bir sözü var. Bu çok partili hayata geçiş öncesinde söylenmiş. O gün Türkiye nasıl yumuşak bir geçiş yapmayı başardıyla, bence bugün de aynı demokratik yollarla o geçişi yapabilir. Evet, ben de dünyaya bakarken böyle bir anayasaya sahip olmaktan utanç duyuyorum.
Yasama meclisi kurucu meclis gibi çalışabilir
Taraf: Serap Yazıcı, yazılarında anayasanın bir kurucu meclis tarafından yapılmasının altını çiziyor. Partilerin anayasa vaadinde bulunduğu bir genel seçim sonucunda oluşmuş parlamentonun kurucu meclis hüvviyeti kazanacağını belirtiyor. Az önce Mustafa Erdoğanın belirttiği gibi özellikle iktidar partisinin 22 Temmuz seçimlerinde ciddi bir şekilde yeni anayasa vaadi vardı. Bu durumda mevcut parlamentonun kurucu meclis işlevi de görmesi mümkün mü?
Mehmet Altan: 12 Eylül mantığı demokrasinin mabedi olan parlamentoyu şube müdürlüğüne indirgemiş. Onun ne yapıp ne edeceğini şekillendirmiş. Onun için de parlamentodaki çoğunluk aynı zamanda temel hak ve özgürlüklere saygılı kalmak kaydıyla her türlü değişikliği yapabilecek bir güç, bir halk egemenliğinin ana unsuru olarak da görülmüyor. Normalde Ak Parti 2007 seçimlerinden sonra stratejik olarak büyük bir hata yapmasaydı, herkesin sorularını, dertlerini özgürlükleri genişleterek çözecek bir anayasa üstünde dursaydı, böyle bir tartışmaya gerek kalmayacaktı. Başörtüsü üzerinden çok yanlış bir yere savruldu.
Seçilmiş bir hükümetin yeter çoğunluğu oluşturduğu bir parlamento bal gibi her türlü anayasa değişikliği yapar. Zaten bunu yapacak başka da bir irade yok.
Peki, neden bu kısmî değişiklikler yetmez? Birincisi, 1982 ile 2009 arasında önemli bir temel değişim oldu. Bir ulus devlet, bir milli devlet, bir askerî darbe anlayışı etrafında oluşturulan Türkiyenin yerini bugün AB ile müzakere eden bir Türkiye almıştır. Biz ulus-devlet anlayışından ulus ötesi, ulus üstü devlet anlayışına geçmeyi daha önce kabul etmiştik. Şimdi fiilen bunun sürecini başlatmış bulunuyoruz. Bir yakası beş darbeci generalin elinde, diğer yakası 12 Eylülden çok uzaklaşmış AB sürecinde olan bir devletin zaten kendi içinde bütünlüğünü ve hukuksal algısını netleştirmesine olanak yoktur. Onun için de AB süreci söz konusu ise ve bunda bir toplumsal siyasi irade var ise zaten bu anayasanın toptan değişmesi gerektiği ortadadır. Zaten dibacesinin (başlangıç kısımı) aynı kalması halinde bile bu Anayasanın tümünü değiştirseniz gene de ruhunu değiştiremezsiniz.
Biz hâlâ 12 Eylül hukuku ile yönetiliyoruz. Sadece Anayasa değil 600 yasa var. Anayasaya bağlı olarak dehşet verici bir tek parti zihniyetinin şahlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Bunun nasıl olması gerektiğine somut bir örnek üzerinden gidersek, Yunanistana bakabiliriz. 1967de darbeyi yapan albayların bugün ömrü vefa edenleri hala hapiste. Biz de ise darbenin yasaları gündelik hayatı dahi etkileyecek şekilde etkili. Bu nedenle de Yunanistan yaşam kalitesi endeksinde 24. sıraya yükseldi biz 82. sırada geziniyoruz.
Ölülerin anayasada söz hakkı yoktur
Serap Yazıcı: Anayasanın değişmezlik izafe edilen maddeleri, dolayısıyla dördüncü maddenin yarattığı problemi aşabilmemiz için mutlaka kurucu meclis yetkileri ile donatılmış bir meclise ihtiyacımız olduğu kanısındayım. Çünkü, aksi halde bu anayasanın ikinci maddesinde yer alan ve hukuki olmayan kavramların zırhından kurtulma şansımız olmayacak. Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet kavramlarıyla sınırlanmış bir insan haklarına saygılı devlet tanımı var. Bu kavramlar hukuk şartlarında mümkün olmayan kavramlar olduğu için Anayasa Mahkemesi çok geniş bir takdir yetkisi sunuyor. Zaten Anayasa Mahkemesi anayasal yetkilerini aşma eğiliminde. Haliyle pek çok iyileştirici düzenlemeyi bu kavramlar çerçevesinde iptal etme olanağı var. Bu kavramlardan ve başlangıç metninden kurtulmadan Anayasanın tüm hükümlerini değiştirsek dahi sonuç alabileceğimiz kanısında değilim.
Bu problemi aşabilmek için kurucu meclis yetkilerine sahip bir parlamentosunun yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Eğer genel seçimler öncesinde bu fikir kamuoyunda çok canlı hale getirilmiş olursa, yapılacak seçimlerle oluşacak parlamentonun yeni bir anayasa yapacağı fikri güçlenmiş olur. Siyasi partiler de seçimden önce temel unsurlarını hazırladıkları birer anayasa taslağı açıklayabilirler.
Ancak yüzde 10 ülke barajının mevcut olduğu bir ortamda da böyle bir yöntemin izlenmesinin bile demokratik bir tablo yaratacağı kanısında değilim. Çünkü anayasalar bir toplumu oluşturan bütün kesimlerin ortak yaşama belgeleridir.
Bu belgeyi oluştururken de toplumun bazı kesimlerini dışlamak söz konusu olamaz. Bu yüzden herkese o parlamentoya seçilebilmesi için eşit yarış hakkının sunulması gerekir. Bu siyasi partiler kanunuyla ve bu seçim kanunuyla da eşit yarış şartları mevcut değil.
Bu yüzden böyle bir parlamentoyu oluşturmadan önce, bu parlamentoyu oluşturacak usullerin de saptanması gerektiğini düşünüyorum.
Taraf: Türkiye milletvekilliği değişikliği yapılırsa parlamentonun temsil gücü artar mı, bahsettiğiniz sorun çözülmüş olur mu?
Serap Yazıcı: Bu bir iyileştirmedir ama ürkek bir iyileştirmedir. Düşünün ki 22 Temmuz seçimleri öncesinde DTP çok meşakkatli yöntemleri kullanarak barajın olumsuz etkilerini bertaraf etmeye çalıştı. Her sosyal grup, her siyasal grup eşit yarış hakkına sahip olmalı. 100 milletvekilliği normal parlamentonun oluşumu açısından bir iyileştirmedir. Ancak anayasa yapacak bir meclis için yeterli değil.
Mehmet Altan: Siyasi partiler yasası Fransada yoktur. Türkiyede de bu yasa lağvedilebilir. Dernekler yasası dahi yeterli olabilir. Anayasanın aciliyeti var. Bir an önce bu ikili yapıdan, AB standartlarında bir devlet örgütlenmesine geçilmesi gerekiyor. Bu siyasi partiler yasasıyla zor ancak siyasi partiler yasasından kurtulmak çok kolay.
Milletin kendi anayasasını yapmaya her zaman hakkı vardır
Ergun Özbudun: Burada iki önemli nokta var. Birincisi yeni anayasa yapılacaksa bunu nasıl bir organ yapacak. Hangi organın yapacağı konusunda iki farklı görüş var. İlki kurucu meclis tarafından yapılabileceği. İkincisi ise normal seçilmiş bir yasama meclisinin de yapabileceği yönünde. Benim öteden beri ifade ettiğim görüş, bunun bir kurucu meclis marifetiyle yapılmasının gerekmediği, seçilmiş yasama organının da anayasayı değiştirebileceği hatta yeniden yapabileceğidir.
Hatta bazıları saçmalık boyutuna varan iddialarda bulunuyorlar. Siyasi rejimlerde ihtilal gibi darbe gibi, savaş gibi bir sebep olmadıkça yeni bir anayasanın yapılamaycağını söylüyorlar. Bu demek oluyor ki yeni anayasa yapmak için bir ihtilale, bir darbeye ihtiyaç var. Hayrettir ki yargının yüksek kademelerinde bulunmuş bazı insanlar bunu telaffuz ediyor. Bu her türlü demokratik ilkeye aykırıdır. Elbetteki milletin kendi anayasasını yapmaya herzaman hakkı vardır. Aslî, kurucu iktidarın sahibi halktır.
Taraf: Bu süreçte en çetin tartışmaların yaşandığı konu değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümler. Hatta buna Anayasanın giriş metnini de ekleyebiliriz. Giriş metninde bir takım değişiklikler olsa da esas özüne dokunulamıyor, dokunulması teklif dahi edilemiyor.
Ergun Özbudun: 82 Anayasası bir darbe mahsulüdür. Beş kişilik konsey son sözü söylemiştir. Burada mantıksız bir durum var. Beş generalin koyduğu değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler milli iradeyi bağlıyor ve biz onları zinhar değiştiremiyoruz, ebediyete kadar. Hiç bir demokratik mantıkla bağdaştırılamaz bir durum. Amerikan Anayasasının kurucu babalarından birinin bir sözü vardır. Ölülerin anayasa yapımında söz hakkı yoktur. Dolayısıyla 82 Anayasası fevkalade demokratik yöntemlerle yapılmış olsaydı dahi, daha sonraki kuşakları ebediyen bağlama konusunda ne ahlaki, ne hukuki, ne de siyasi hakkı olabilirdi. Ben normal seçilmiş bir yasama meclisinin dahi kendisini kurucu meclis ilan edip ilk üç maddeyle de bağlı olmaksızın, serbestçe bir anayasa yapabileceğine kaniyim.
Bunu Erdoğan Teziç gibi bazı anayasa hukukçularımız da beyan etmişlerdir. Sadece Cumhuriyet ilkesiyle bağlı olunması yeterli. Zaten bu ilkeye de kimsenin itiraz ettiği yok. Peki, bunu normal şekilde seçilmiş bir meclis yapacaksa meclise daha temsili bir karakter verme o anayasanını demokratik meşruluğunu güçlendirir mi? Serap Hanıma katılıyorum. Gerçi bu Meclis de seçmen kitlesinin yüzde 85ini temsil etmektedir. Bu da oldukça tatminkâr bir temsil oranıdır. Fakat anayasa yapmak gibi toplumun mümkün olduğunca geniş bir oydaşmasına dayanması temenni olunacak bir süreçte, belki sadece önümüzdeki parlamentonun seçiminde geçerli olacak şekilde, barajın makul bir düzeye çekilmesi, buna ilaveten 100 milletvekilliğinin de geçmesi bu anayasanın meşruluğunu halk gözünde arttırabilir. Yüzde 100 hukuken zorunlu olmamakla birlikte, psikolojik ve sosyolojik açıdan bunun faydalı olacağını düşünüyorum. İspanyada da böyle olmuştur. Normal şekilde seçilmiş olan yasama meclisi ilk toplantısında kurucu meclis olarak çalışacağını ilan etmiş ve tümüyle yeni bir anayasa yapmıştır.
Değişmez maddeler temel ahlâki bir sorundur
Taraf: Değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerin içeriğinden çok ilkesel olarak varlığına itiraz ediyorsunuz anladığımız kadarıyla.
Ergun Özbudun: Bu maddeler değiştirilebilir dediğinizde fevkalade demogojik bir itirazla karşılaşıyorsunuz.Sizin bunlardan sıkıntınız ne deniyor. Bizim bunlardan sıkıntımız yok. Fakat buradaki bir takım ifadeler sıkıntı yaratacak ifadelerdir. Sayın Yazıcının belirttiği gibi adalet, toplumun huzuru ve milli dayanışma gibi her kalıba girmeye elverişli terimler ikinci maddede kullanılıyor. İkinci madde başlangıca atıfta bulunuyor. Başlangıç tamamen ideolojik bir metin. Biz laik cumhuriyete elbette karşı değiliz. Ama bir defa milli iradenin dışında bir gücün bir takım maddeleri kendine göre değişmez ilan etmesine karşıyım. İkincisi oradaki bir takım yazım hatalarına, lüzumsuz ifadelere karşıyım.
Mustafa Erdoğan: Anayasanın nasıl yapılacağı konusunda mesele iyice aydınlandı. Prensip olarak Meclis elbette anayasa yapabilir. Ancak şu anda Türkiyenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle Serap Hanımın bahsettiği kurucu meclis daha iyi olabilir.
Değişmez maddelere gelince. Bu ahlâki olarak temel bir sorundur. Bir kuşağın kendinden sonra gelecek kuşakların hangi ilkeler etrafında birarada yaşamayı tercih edeceklerini değişmez bir şekilde ila nihayet belirlemeleri kabul edilecek bir şey değil. Çok iyi niyetlerle bile yapılmış olsalar bu böyle. Çünkü hayat değişiyor, toplum değişiyor, insanlar değişiyor. İhtiyaçlar değişiyor. Bugün kendimize göre doğru olduğunu düşündüğümüz, hiç değişmemesini temenni ettiğimiz öyle durumlar olabilir ki yıllar sonra hiç bir geçerliliği kalmaz. Dolayısıyla ben yeni bir anayasada da değişmez hükümlerin yer almasına ihtiyaç olmadığı kanaatindeyim. Bir defa bu tür hükümlerin varlığı hukuken aşılmalarına engel değildir. Mevcut Anayasa açısından da böyledir.
Bugün anayasaya değiştirilemez diye koyacağımız ilkeler, gerçekten evrensel, değişmemesi gereken ilkelerse bizden sonraki kuşakların da aynı kanaate olacaklarına itimat etmemiz gerekir. Diğer taraftan onların bu ilkeleri değiştireceğinden endişe ediyorsak demek ki değişmesi gerekiyor. Yani onun değişip değişmemesi gerektiğini şu anda belirleyemeyiz.
Anayasanın şu anki değişmez hükümlerinin büyükçe bölümü, laiklik, insan hakları, hukuk devleti ve demokrasidir. Bunlar zaten vazgeçilmezdir. Türkiyede bunlara aykırı bir konsensus zaten yoktur, olacağına da ihtimal vermiyorum. Geri kalan diğer konular ise zaten tartışma konusu olacak konulardır. Anayasa yapacak olanların üzerinde düşüneceği, ihtiyaç olup olmadığına karar verecekleri konulardır. O zaman da onların kalıcı hale getirilmesine gerek yok. Zaten tartışılmayı gerektiren bir konuysa bunu daha sonrakiler için tartışmasız kılmaya hakkımız yoktur. Gerçekçi de değildir. Değişmez maddelerin varlığı anayasayı dünyadaki gelişen literatürden koparıyor.
Taraf: Konsensus sağlanması önemli diyoruz. Türkiyede ciddi bir bölünme var. Sivil bir anayasa için konsensusa varmak adına bazı kesimlerin korkularını bertaraf edecek değişmez hükümler konulabilir mi? Dünyada bu konuda iyi örnekler var mıdır?
Mehmet Altan: İnsanlığın gelişmesiyle birlikte, çok köklü, yaygın bir anayasa disiplini var. 1215 Magna Cartaya kadar dayandırabileceğimiz, bireyi devlete karşı koruyan, sosyal yapı, toplum değiştikçe buna göre yenilenen bir anlayış bu.
Değiştirilemez maddelerin olmasının iki problemi var. Birincisi topumu değişmez kabul ediyorsun. İkincisi bu anayasayı dünyadaki gelişen literatürden koparıyorsun. İki örnek verebilirim. Burada şahıs ismi geçiyor. Dünyada bir Humeyni adı İran Anayasasında geçer, bir de Kim il-Sungun adı Kuzey Kore Anayasasında geçer. Türkiyenin benzemek istediği ülkeler Kuzey Kore ve İran mı?
Türkiyenin demokratik kültürünün ne kadar eksik olduğunu anlatmak açısından yine değişmez maddelerden üçüncüsüne bakalım. Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Bu belki bizim kulağımızı tırmalamıyor ama siz devletle milleti bölünmez bir bütün olmayı normal algıladığınız vakit o ülkenin demokratik bir rejimle yönetilmesine imkan kalmıyor. Çünkü devletle bütünleşmiş millet, temel hak ve özgürlüklerinden yoksun sayılıyor. Devlet bölünmesin ama millet demokratik açıdan çok farklı görüşlere, çoğulculuğa, yaşam biçimine pekala sahip olarak bölünebilir.
Bu değişmez maddeler halk iradesini kaldırıyor ve yerine bu anayasaları yapan silahli darbecilerin iradesini koyuyor. Onun için kabul edilemez. Bunu yaparken de ultra ilerici değil. Çağın her türlü demokratik algısından da anayasa tekniklerinden geri olarak bunu yapıyorlar.
Mustafa Erdoğan: Bu devletiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne bir ek yapmak istiyorum. Problem yargı içtihatlarından kaynaklanıyor. Bu, devletin birliği, milletin birliği şeklinde ayrı ayrı düşünürsek, buna bildiğimiz hukuk tekniği çerçevesinde makul bir anlam verebiliriz. Ancak Türkiyede yargı, Anayasa Mahkemesinin içtihatlarına baktığımızda devletin birliğine ilişkin yorumu aşırı merkeziyetçi, dünyada örneği kalmamış bir model olarak algılıyor. Özellikle Kürt partilerinin kapatılması kararlarında var. Milletin birliğini de tamamen çoğulculuğa, kültürel çeşitliliğe hiç izin vermemek şeklinde algılıyor. Homojen bir millet anlayışı var. Bu da 19. yüzyılın millet anlayışı. Dolayısıyla bu tür kavramlardan mümkün olduğunca kaçınmak lazım. Çünkü bizim yargımızın kanunları olduğundan da geri, özgürlük karşıtı yorumlama eğilimi var.
Serap Yazıcı: Yargıya öyle bir alan yaratmış durumdaki bu ifade. Anayasa Mahkemesi bunu adeta bir tekerlemeye çevirmiş. Tüm kararlarında uyguluyor. Devlet tektir, ulus tümdür ve yurt bölünmez bir bütündür. Buradan bütün partileri kapatma imkanı bulabiliyor. Kenan Evren Anayasa Mahkemesine hitap ettiği bir konuşmada şunu söylüyor: Bizim sizden beklediğimiz devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünü korumanızdır.
Üniter devlet, toprak bütünlüğü demek değil
Taraf: Kenan Evrenden söz açılmışken 82 Anayasasını takdim ederken, bir daha darbe yapmamıza ihtiyaç duyulmayacak bir anayasa yaptık diyor. Aslında bu Anayasa ile darbe düzeninin devam ettirildiğini itiraf etmiş oluyor.
Mehmet Altan: Üniter devlet konusu var. Herkesi ürkütmüşler, her siyasetçi çıkıyor ve üniter devletten yanayız diyor. 1997de Genelkurmay kendine muhalif gazetecileri Güneydoğuya götürmüştü. Sonra bir dönem bir başbakanın konuşmalarını yazan birine rast gelmiştim. İkisinde de üniter devlet ile toprak bütünlüğünü eş anlamlı olarak kullandıklarını gördüm. Yani üniter devleti bir yönetim biçimi olarak federalizmin alternatifi olarak değil, toprak bütünlüğü algısıyla kullanıyorlar. Anayasa hukuku tekniğinin geldiği noktaları bırakın, Başbakanın konuşmalarını yazan şahsın da, Genelkurmay gezisinde yer alan üst düzey askerlerin de kendi kullandıkları metnin içindeki kavramı bilmediklerini gördüm. Üniter devletten yanayım demek toprak bütünlüğünden yanayım demek olarak algılanıyor. Bir idare biçimi olarak algılanmıyor. Bir de böyle kavramsal zaafiyetler var. Halbuki nasıl bir idari tarza sahip olacağına karar verecek parlamentonun kendisidir. Belki de bir anayasa terimleri sözlüğü yapmak iyi olabilir.
Taraf: Federalizm yerine çok parçalı üniter devlet terimini kullanmak daha akıllıca o halde.
Ergun Özbudun: Sadece toprak bütünlüğü olarak algılansa yine kabul edilebilir belki. Yabancı metinlerde üniter devleti uniform devlet olarak kullanıyoruz. Yani tamamen homojen bir topluma tekabül ediyor. Onun içindeki kültürel farklara, etnik farklara, dinsel farklara gayet soğuk bakan bir anlayış. Yine bir Anayasa Mahkemesi kararında federal olmayan, üniter devletin bir alt kolunu teşkil eden bölgesel yönetimlere de anayasanın kapalı olduğu görülmüştür. İtalyada ve İspanyada bölgeler var. Ancak ikisi de federal devlet değil, üniter devletler.
Mehmet Altan: Prens Sabahattin bugün yaşasaydı, 100 yıl önce söylediklerinden dolayı başı belaya girerdi. Adem-i merkeziyetçiliğin bir tabu olduğu bu ortamda partisi kesin kapatılırdı.
82 Anayasası, toplum için hazırlanmış bir iç hizmet kanunu
Mustafa Erdoğan: Devletin milletiyle bütünlüğünün çağrıştırdığı bir fikir daha var. Devlet ve milletin özdeşleştiği fikri de var burada. Siyaset bilimi teorisinde devlet ve toplum ayrı telakki edilir. Aksi halde devleti sınırlamak söz konusu olmaz. Devleti sınırlama sorunu olması için toplumun devletten ayrı bir varlık olduğunu kabul etmek gerekir. Bu formül toplumla devleti özdeşleştiriyor. O zaman devletin tercihlerinden, hassasiyetlerinden, önceliklerinden farklı eğilimler beslemek kendi başına riskli bir şey haline geliyor. Askerlerin bu formülasyonları öyle afaki değil. Gerçek dünyada karşılığı olan formülasyonlar. Ayrıca bütün bunları bir kurala bağlamalarının temel bir nedeni de anayasa fikrinin tam tersine, devletin toplumu tanzim etmesi, bir kalıba sokması anlayışına dayanıyor. Onun için 12 Eylül Anayasasının orjinal haline baktığınızda neredeyse Türkiye toplumu için öngörülmüş bir iç hizmet kanunu gibi algılanabilir. Tamamen toplumu disipline etme anlayışına dayanıyor. Bu birlik fikri de bununla bağlantılı tabii.
Dünyada devletlerin ordusu var, Türkiyede ordunun bir devleti var
Mehmet Altan: Parlamenter Danışmanları Derneğinin bir söyleşisine gittim. İmzasız bir soru geldi ve konuşmayı kestim. En özgür olmasını düşündüğüm yerin en ürküntü duyan yer olduğunu görüyorsunuz. Bu ürküntünün nedenini sorduğum bir parlamento çalışanı, bu kurumdaki memurların devletin ortalamasına göre daha yüksek maaş aldığını söyledi. Bu kurumlar devletin kurumları. Bu devlet, klasik olarak toplumun kendi başına yapamayacağı işleri yapması için örgütlenmiş bir yapı değil. Onun için normal demokrasilerde parlamentolar toplumun kendini idare etme tarzı olarak şekillenmişken, bizde sarayın devamı olarak şekilleniyor. Onun için de her ara dönemde parti değiştirmeler, muazzam kaymalar oluyor. Çünkü her zaman devlet milletten daha güçlüdür. Askerî müdahalelere, örneğin 27 Nisan, parlamentolar topyekûn karşı çıkmaz. Askerle iktidarın karşı karşıya gelmesinden, parlamentonun geri kalanı siyasal menfaat düşünürler. Bu zaten demokrasinin gereği olan bir parlamento olmadığını, darbelerin, tek parti zihniyetinin kurduğu komutanlık sistemleri olduğunu görürsün.
Bir Amerikalı gazetecinin söylediği lafı her zaman tekrarlarım. Diyor ki: Her devletin bir ordusu vardır. Türkiyede ise ordunun bir devleti var.
Anayasa için ABden referans almak ama kaderini ABye endekslememek
Taraf: Öncelikle ciddi bir konsensus olması gerektiğini konuştuk. Daha sonra da devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olmaktan bahsettik. Biliyoruz ki toplumun bir kesimi gerçekten de devletiyle bölünmez bir bütün haline gelmiş durumda. Peki bu devletle bütünleşmiş kesimle sivil anayasa için nasıl konsensus sağlanacak?
Mustafa Erdoğan: Biz burada olması gereken nedir, siyaseten doğru olan nedir onu konuşuyoruz. Tabii, anayasa yapım süreci çok zahmetli bir iş. Uzlaşmalar, geri dönüşler, duraklamalar, protestolar olabilir. Güney Afrika örneğinde görülüyor. Biz her ne kadar ideali budur diyorsak da, anayasa yapma işini gerçekten cidiye alıyorsak ileriki safhalarda bazı konularda uzlaşmak için karşılıklı tavizler verilmesinin zorunlu olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor.
Mehmet Altan: Biz AB ile müzakere eden bir ülkeyiz. Bu halka başöğretmenlik yapmak gerekir diyen Kemalist bir mantık. Ankaradaki bürokratik elitin mantığı böyle. Muasır medeniyete, Batılılaşmaya böyle inanıyorlar. Diğer unsurlar AB standartlarında bir demokrasi istiyorlarsa, yani cami ile kışla arasında gizli iktidar kavgası değil de bu toplumun kendi önünü açabileceği, rahatça koşabileceği bir özgürleşme hedefine sahipse, AB standartları kimsenin üzerinde fazlaca itişmeyeceği bir ortak noktadır. Nihayetinde bugün CHP Brükselde büro açtı. Cumhurbaşkanı ABden yana olduğunu her zaman tekrarlıyor. Hükümet de eskisi kadar reform yapmasa da lafzi olarak yineliyor. Demek ki ortak nokta AB. ABnin yaptığı bir anayasa var. Onun içinde bir temel haklar şartı var. Biz çok dağılmadan, işi kavgaya dönüştürmeden AB üstünden gidersek bunu istismar etmeye çalışan statükocuların daha fazla güç kaybedeceğini düşünüyorum. Hem de daha çok mesafe alacağımızı düşünüyorum.
Serap Yazıcı: AB kuralları demokrasinin evrensel standartlarını ifade ediyor. Ancak yeni anayasanın kaderini ABye verilen referanslarla bence baltalamamak lazım. Çünkü bu sürecin nasıl gideceğini bilmiyoruz. ABde Türkiyeyi destekleyen kadar desteklemeyen devletler de var. Dolayısıyla, ABde Türkiye ile ilgili ortaya çıkabilecek olumsuz görüşler yeni anayasaya da yansımamalı. Çünkü Türkiyede milliyetçi duyarlılığı yüksek bir kesim de var. Nasılsa bizi ABye almayacaklar. Biz niçin yeni anayasa yapalım gibi olumsuz bir argümana da dönüşebilir bu süreç. Yani AB süreci olsun ya da olmasın Türkiyenin yeni bir anayasaya ihtiyacı var. O yeni anayasanın insan haklarının ve demokrasinin evrensel standartlarına uygun olması gerekiyor. AB kriteri bu açıdan önemli. AB vurgusunu çok sık yapmamakta yarar var.
Mehmet Altan: AB yapılmış en son, en gelişmiş anayasa olduğundan dolayı bakalım diyorum. Sürece, Türkiyenin ve yeni anayasanın kaderini bağlamak için değil.
Mustafa Erdoğan: Buraya itirazi bir kayıt koymak istiyorum. Çünkü AB düzeyinde bizim model alacağımız bir anayasa yok. Sadece insan hakları şartı var. Ondan yararlanabilir. Ancak anayasa meselesi bundan ibaret olmadığı için bizim yine devletin örgütlenişi, sivil - asker ilişkisi gibi pek çok konuyu yeniden tezekkür etmemiz, üzerinde konuşmamız gerekiyor.
Mehmet Altan: AB Anayasasında da Fransa Anayasasında da Evrensel İnsan Hakları bildirgesine referans vardı. Bu temel haklar şartı tartışmanın büyük bölümünü tartışma dışına çıkartır.
Anayasa yapmak bir müzakere, uzlaşma ve pazarlık süreci
Ergun Özbudun: Temel insan hakları bakımından bu metinler model alınabilir. Orada bir ihtilaf yok. Fakat anayasa sorunu sadece temel hakların garantiye alınmasından ibaret değil. Devletin organizasyonu açısından baktığımızda Avrupada büyük bir çeşitlilik var. Kimi monarşi, kimi cumhuriyet, kimi federal, kimi üniter, kimi parlamenter, kimi yarı başkanlık. Kiminde anayasa yargısı var, kiminde yok. Kiminde hakimler şu şekilde atanıyor, kiminde bu şekilde. Uluslarası dökümanlardan destek ve ilham almakla birlikte kendi içimizde önemli bir çaba göstermemiz lazım.
Mustafa Erdoğan önemli bir noktaya dikkat çekti. Anayasa yapmak bir müzakere, uzlaşma ve pazarlık sürecidir. Başarılı anayasa yapma örneklerine baktığımızda birbirinden çok farklı partilerin bu zahmetli, meşakkatli pazarlık süreci sonunda büyük çoğunluğunun kabul ettiği bir ortak metne vardıklarını görüyoruz. Türkiyede şu anda iyimserliğe elverişli bir durum yok. Çünkü karşılıklı olarak psikolojik blokajlar var. Fakat bu tür kampanyaların faydası, demokratik bir anayasa ihtiyacının kamuoyunun büyük bir kesimine benimsetilmesi olur. Netice itibariyle konunun doğrudan muhatabı siyasi partiler de bu durumdan etkilenir. Ama bugün öyle bir karşılıklı algılaşma var ki; oturup rasyonel bir müzakere yapılabileceğini sanmıyorum. Gene de yapılması gereken budur. Bu ihtiyacı vurgulamak ve bu değerler üzerinde mümkün olduğu kadar geniş bir oydaşma yaratmak olacaktır.
Yüzde yüz konsensus gerekmez
Serap Yazıcı: Oydaşma denilirken yanlış anlamaları ortadan kaldıracak bir açıklık gerekiyor. Kurucu meclis yetkisini kullanacak parlamentoda toplumun tüm kesimleri temsil edilmelidir. Çünkü anayasa bir toplum sözleşmesidir. Bu sözleşmenin hazırlanmasına herkesin iştiraki gerekir. Ancak bundan yola çıkarak o kurucu meclisin yüzde yüz bir konsensus araması gerektiği sakın anlaşılmamalı. Çünkü dünyanın hiç bir yerine yüzde yüz konsensus olamaz. En homojen toplumda dahi böyle bir oy birliğine ulaşmak mümkün değil. Sadece parlamentonun kompozisyonunda her kesimin temsil ediliyor olması çok önemli. Orada yeter sayı ne ise anayasanın hükümlerinin kabulü sürecinde o yeter sayının temin edilmiş olması kâfi gelecektir.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Y A Z A R L A R
--------------------------------------------------------------------------- -----
ERSİN TOKGÖZ / Radikal
Sendikal kandırmaca ve kutsal gün uyutması
Detay bazen aslolandan önde gider, önemli görünür. Bu şekilde öne çıkan detay, semboldür. Ve sembol, ekseriyetle temsil ettiği şeyden kopar, uzaklaşır. Peşine takılan ikon müptelalarını gerçekten uzaklaştırır.
Bu; üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesini ve bunun sonsuz yinelenmesini kendi dominantı kabul eden kapitalist sistemin sus payı, kandırmacanın en yumuşak olanı, en methodist avuntu sağlayanıdır. Bu ideolojik savrulma gölgeyi gizlerken, gizlendiği yerde en korunaklı haliyle yoluna devam eder.
İtiraz edecek idealistler olacaktır ama bu, böyledir.
Çünkü kendini unutturan gölge fenomen- ki siz buna kapitalist düzen ya da sistem deyin- her zaman her yerde olan görünmez eliyle mütemadiyen ince ayarlar çeker.
Mesela önce çağdaş işçileri üretir, işçilerin haklarını üretir, haklarını savunacakları oluşumlar üretir... Tüm bu üretimlerin kendi dinamiği ile meydanlara döktüğü insanlarla/insanlara sus payı sunup insanlık dışı üretimi sonuna kadar dayatır. Dayatma en sona gizlenir, geride kalır, gerçekte görünmez olur. Çünkü artık yan resimler sembolleşmiştir ve başa döneriz: Sembolleşen detaylar, asıldır.
Bu yüzden alt tarafı temsili bir gün size kutsal olarak verilir, o kutsalın etrafında kümelenip debelenmeniz istenir. Her kutsalın olduğu yerde tapınanlar ve karşıtları olacağı için, o dinamikle, sistem devamının garantisini sağlar.
Mesela emekçi olunur. Meydanlara akıp haklar falan savunulur. Bir gün bile olsa emeğin gücünü hissettirmenin hazzı tadılır ama her sermaye birikimi, karşılığı tam ödenmemiş emek olduğu halde sendikaların ve ağalarının mücadele eder gözüktükleri patronlardan daha fazla sermaye biriktirmesini o mücadelenin bir parçası olarak görmez. İroniyi tavana vurdurur ve haklarının temsilinde o menfaat çetelerini vekil kılar.
Verilen günü kabul edip tapınarak sömürü ve baskı diye itiraz ettiği kurulu düzenin cıvatası olduğunu görmez. Kutsal gününe öyle tapınma da böyle tapın... diyenlerle didişmesinin, yedek parçası kendisi olan bir sistem üretiminden öte bir şey olmadığını da.
Makul bir hedef yaratılır, 30 yılı aşkın bir zaman o hedef havuç olarak orada sapasağlam durur ve havuç koşucuları gibi Türk sendikal tarihinin yegâne başarısı o havuca ulaşmak olarak yazılır. 32 yıl önce atılan ve 34 kişiyi öldüren kurşunun neden ve nereden geldiğinin ortaya çıkması için baskı unsuru olmak yerine, kan üzerine sembolleştirilen bir alana çıkmak ya da çıkmamak tek dert olur.
İşçi öğütmenin leblebi öğütmeden daha kolay olduğu bir ortamda bu ağaların ne yaptığını sormadan, emek gücünün yeniden üretilme dişlisinin bir parçası olmaya devam eder. Üç kuruş aidatıyla beş kuruşunu güvenceye alacağını ya da artıracağını düşündüğü sendika ağasının Karun kadar zengin olduğu çarşaf çarşaf yazılırken bile Ne iş? demek yerine sırf ismi sembolleşti diye alkış tutar.
İşsizlik çığ gibiymiş, meslek liselerinin ırzına geçilmiş, kriz fırsatçısı patronlar at koşturuyormuş, çalışanlar diken üstündeymiş, emek-sermaye çelişkisi daha bir artmış... Konu dışı kalır.
Ve Marx mezarından kalkar, o meşhur sözünü günceller ve yatar: Fransız proleterine şarap, İngiliz işçilerine bira gerekir. Türk emekçilerine de etrafında kümelenecekleri semboller ve sembollere onları koşullayacak ağalar...
--------------------------------------------------------------------------- -----
Geçiş toplumu Türkiye
Murat Belge - 03.05.2009
Söylenen mi önemli, yapılan mı? Soruyla bu soruş biçimiyle karşılaşanların çoğunun yapılan diye cevap vereceğini tahmin ediyorum. Ben de öyle düşünürüm. Hele söylenen ile yapılan arasındaki mesafenin açılmasını gerektiren durumlarda, insanların söylediklerini hiç yapmamaları veya tersine, yaptıklarını hiç söylememeleri mümkündür.
Bu tuhaf girizgâhın gerekçesi, Genelkurmay Başkanının İletişim toplantısı. Burada, söylenenle yapılanın arasının açıldığı örnekler de var; açılmadığı örnekler de. Hangisine öncelik vermek durumundayız?
Örneğin Başbuğ birkaç kere hukuka, hukukî süreçe saygılı olduklarını belirtiyor. Ama konuşma devam ettikçe, bu saygının en belirgin yanının, Ergenekon davasına Ergenekon davası dememek olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Davaların dosya numarası olurmuş vb. Mahkeme de zaten özel isimle anılmaması gerektiğine dair karar çıkarmış...
Sonra, özel adı olmayan bu dava hakkında birtakım değerlendirmeler yapmaya başlıyor. Değerlendirme demek hüküm demektir. Gizli tanık kimdir, ne kadar güvenilir? diye başlıyor. Güvenilemeyeceği sonucuna varıyor. Demek şu ana kadar boşa kürek çekilmiş, önümüze serilen bilgiler de yanlışmış.
Bu olay, Ben sokakta yürürken şu iki kişinin yumruklaştığını gördüm diye tanıklık edilecek bir olay değil. En yetkili konumlarda oturmuş kişilerin kumpaslarını çözmeye çalışıyoruz. Kaldı ki, işte, emekli Genelkurmay Başkanına da gidiyor, tanık olarak ifadesini alıyorlar, bunun yapılabildiği durumlarda. Hilmi Özkök de mi güvenilmez gizli tanık?
Ses kayıtları yasal değil diye kestirip atıyor İlker Başbuğ. ...legal, kanunî yollarla mı alınmış, diye sorup Hayır diye cevabını veriyor. O ses bantları gerçekten doğru mu, diye sorup Hayır diye onun da cevabını veriyor. Biliyor, demek ki, bu
...