OZDERIN AVUKATLIK BUROSU ARALIK 2008 BASINDA YARGI ARSIVI - http://www.metinozderin.av.tr ~ http://www.ozderin.net ~http://www.ozderin.eu
08 MAYIS 2009 CUMA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
OZDERIN & OZDERIN
Tunalı Hilmi Caddesi 98/21 Kavaklıdere ANKARA
T:+90 312 4280313 (PBX) M:+ 90 533 5445522
www.metinozderin.av.tr bi...@metinozderin.av.tr
Resmi Gazetede Bugün
8 Mayıs 2009 Tarihli ve 27222 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
Dışişleri Bakanlığına, İçişleri Bakanı Beşir ATALAYın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
GENELGE
KEK Eşbaşkanlıkları ile İlgili 2009/8 Sayılı Başbakanlık Genelgesi
TEBLİĞLER
Türkiye-Avrupa Birliği Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) Çerçeve Anlaşması Genel Tebliği (Sıra No: 1)
Çiftçi Kayıt Sistemine Dahil Olan Çiftçilere Mazot, Kimyevi Gübre ve Toprak Analizi Destekleme Ödemesi Yapılmasına Dair Tebliğ (No: 2009/41)
Gümrük Genel Tebliği (Gümrük İşlemleri) (Seri No: 71)
Özelleştirme Yüksek Kurulunun 30/4/2009 Tarihli ve 2009/20 Sayılı Kararı
Özelleştirme Yüksek Kurulunun 30/4/2009 Tarihli ve 2009/21 Sayılı Kararı
Özelleştirme Yüksek Kurulunun 30/4/2009 Tarihli ve 2009/22 Sayılı Kararı
--------------------------------------------------------------------------- -----
Gazetelerde Bugün
CUMHURİYET
İlkelere dokunmayın
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, yeni anayasa hazırlanırken değiştirilemez ilkelerin zaafa uğratılmaması gerektiğini vurgulayarak, Anayasa Mahkemesine Meclisin üye atamasının yargıyı allak bullak edeceği uyarısını yaptı. Hasan Gerçeker, demokrasinin bir özgürlükler rejimi olduğunu, bunun da ancak hukukun üstünlüğü ile sağlanabileceğini belirterek, siyasal iktidarın bireysel hak ve özgürlükler için sınırlandırılabileceğini söyledi.
HÜRRİYET
Şıh'ın karısına DNA testi şoku
Mardin'de 44 kişinin ölüm emrini veren Şıh Mehmet'in 10 çocuklu eşinin, ölenlerden birinden hamile olduğu iddiası araştırılıyor. Savcılık DNA testi istedi.
MİLLİYET
Asuman'ın zor kararı
Asuman Çelebi, saldırıya uğrayan ailenin kızı. Kocası Şükrü Çelebi ise katliamı gerçekleştiren aileden olduğu için köyü terk etmek zorunda. Babası Asuman'a "Kalırsan, oğlunu getirme" dedi. Zor bir karar veren Asuman, 14 aylık oğlunu eşiyle bırakıp karnındaki 3 aylık bebeğiyle baba evinde kaldı.
RADİKAL
İntikam korkusu
Evleri komandolar koruyor. 12 aile göç yolunda. ' Nereye' sorusunun yanıtı: Mazotumuzun bittiği yere kadar.
AKŞAM
Koruculuğa operasyon
Mardin'de üçü hamile 44 kişinin devletin verdiği silahlarla katledilmesi 50 bin korucunun durumunu tartışmaya açtı. Başbakan Yardımcısı Çiçek, 'Kaldırılabilir veya ıslah edilebilir' dedi. Sisteme neşter yolda...
POSTA
'Beni de dinlediler'
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt suskunluğunu '32'nci Gün'e bozdu. Büyükanıt: Görevdeyken benim telefonlarımı da dinlediler. Bundan hiç şüphem yok.
VATAN
İki tank çıkarıp durduramazdım
Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı'nı bıraktıktan 8 ay sonra ilk kez konuştu; 'e-muhtura'dan Ergenekon'a kadar birçok konuda önemli açıklamalar yaptı.
HABERTÜRK
"Ferda'yı boşarım'
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt: Ergenekon Davası sonuçlanır, eşim de suçlu bulunursa o zaman gerekirse boşarım.
BİRGÜN
AKP'de korucu kavgası başladı
Başbakan Yardımcısı Çiçek, "koruculuk sistemi kalkabilir" sinyali verirken, AKP Mardin Milletvekili Süleyman Çelebi, korucuların silah bırakmasını isteyen herkesi 'bölücü' ilan etti.
SABAH
Kafkaslar'da barış rüzgârı
Aliyev ile Sarkisyan, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için anlaştı. Bir takvim ve yol haritası oluşturuluyor.
TERCÜMAN
Gül'den 'Beni yıpratmayın'
Anayasa değişikliği paketinden, Cumhurbaşkanı görev süresi genel seçim, YAŞ ve HSYK kararıyla ilgili maddeler çıkarıldı.
YENİŞAFAK
Ferda Hanım'ın telefonu yaktı
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt'ün, eşinin telefonundan yaptığı görüşmeler başına dert açtı. Paksüt'ün kapatma davası, Ergenekon ve Mahkeme üyeleri hakkında sözleri dinlemeye katıldı.
ZAMAN
Türkiye'nin zenginleri, ABD'ye 32 milyar dolar borç verdi
Türkiye, IMF'den en az 20 milyar dolar beklerken Türk vatandaşlarının ya da kurumlarının ABD Hazinesi'ne 32.4 milyar dolar borç verdiği ortaya çıktı. Türkiye, açtığı bu krediyle Amerikan Hazinesi'ni finanse eden döviz zengini ülkeler arasında üst sıralarda yer alıyor. Varlık sahibi isimler veya kurumların kimler olduğu ise bilinmiyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Haberal'ın tahliye talebine ret
Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın tahliye talebi reddedildi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
"Zirve Yayınevi katliamı nedeniyle ifade verdim"
Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Veli Küçük, Malatya'daki Zirve Yayınevi'ndeki olaya ilişkin, 6 Mayıs Çarşamba günü şüpheli olarak Silivri'de ifade verdiğini bildirdi.
AA
Ankara- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada söz alan tutuklu sanık Veli Küçük, Mersin'de cezaevinde bulunan birinin adı ''Abdullah'' olan iki kişinin, Taraf gazetesine gönderdikleri elektronik posta ile, ''Malatya'daki Zirve Yayınevi katliamının tertipçisi veya azmettiricisi, Veli Küçük'tür'' iddiasında bulunduklarını ileri sürdü.
Taraf gazetesinin de bu mesajı, Malatya Cumhuriyet Savcılığı'na gönderdiğini ifade eden Veli Küçük, ''Malatya da, Silivri savcılığına göndermiş. Malatya'daki Zirve Yayınevi katliamı nedeniyle çarşamba günü şüpheli olarak Silivri'de ifade verdim. Zirve Yayınevi'nin şu anda şüphelisiyim'' diye konuştu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Ergenekon'da yeni duruşma
İstanbul 13. Ceza Mahkemesi'nce görülen Ergenekon davasının bugünkü duruşmasında tutuklu sanıklardan Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım ve Mehmet Demirtaş, mahkeme heyetinin sorularını yanıtladı.
AA
İstanbul- Ergenekon davasına bugün de devam edildi. Savunmaları sırasındaki bazı açıklamalarına yönelik sorular yöneltilen tutuklu sanıklardan Muzaffer Tekin, Osman Yıldırım'ı tanıyıp tanımadığı sorusuna, ''Hayatımda görmedim'' cevabını verdi.
Tekin, mahkeme heyetinin, ''Danıştay saldırısının öncesinde sabaha karşı saat 01.00-01.50 arasında telefonundan 64 mesaj çekilmesinin nedenini sorması'' üzerine, bunun arkadaşından gelen ve hoşuna giden bir mesaj olduğunu, bu nedenle tanıdıklarına bu mesajı gönderdiğini söyledi.
Mesajın içeriğini tam hatırlayamadığını, ancak ''yine mor dağlara bulut çöküyor, o dağlarda kalanlar bilir'' şeklinde ifadeler bulunduğunu, kendisi de asker kökenli olduğu için bu ifadelerin hoşuna gittiğini anlatan Tekin, ''Ben de ne kadar aynı görüşte olduğum insan varsa bu mesajı gönderdim. Danıştay saldırısının bir gece öncesine gelmesi ise bir tesadüf olmuştur'' diye konuştu.
Muzaffer Tekin, Özel Harekat Dairesi Eski Başkanvekili İbrahim Şahin'le bağlantısına yönelik de Tekin, Şahin'in ismini Tuzla Piyade Okulu'nda Özel Harekat Kursunda eğitim alanlardan biri olarak tanıdığı bir teğmenden duyduğunu, aynı dönemde Hüseyin Kocadağ'ın da burada eğitim aldığını bildiğini belirterek, daha sonra 1999 yılında bir arkadaşının vesilesiyle şahsen de tanıştığını bildirdi. Tekin, ''Vatansever bir insandır. Ölene kadar arkasında olacağım'' dedi.
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün'ün, ''Neden sizin büronuza geldi?'' sorusuna da, ''Aynı düşüncede olanlar bir olmak istiyorlar. Murat Karayılan mı gelecekti efendim?'' yanıtını verdi.
Tekin, Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Aslan'ı tanıyıp tanımadığı yönündeki soruya karşılık Tekin, ''Ben Alparslan Aslan'ı Danıştay saldırısından 1,5 yıl önce görmüştüm en son. Büromun olduğu handa hukuk bürosu vardı. Saldırıyı duyduğumda 'acaba bu avukat Alparslan, o avukat mı bir arıyayım' dedim. Daha sonra bunu söylediğim kardeşim, 'iyi ki aramamışsın' dedi'' ifadesini kullandı.
Oktay Yıldırım
Tutuklu sanıklardan Oktay Yıldırım da bilgisayarından elde edilen bir dosyada Muzaffer Tekin'den neden ''Albay'' diye bahsettiği yönündeki soruya ilişkin, Tekin'den asla albay diye bahsetmeyeceğini, kendisinden gıyabında ''Muzaffer Paşa'' diye söz ettiğini, yüz yüze görüşmelerinde de ''komutanım'' dediğini söyledi.
Kuvayı Milliye 1919 Derneği ile bağlantısının sorulması üzerine Yıldırım, derneğin düzenlediği, iddianameye de konu olan pikniğe gittiğini, bu piknikte ''Türkiyeli'' adlı bir derginin çıkarılmasıyla ilgili görüşüldüğünü, ancak bu derneğe herhangi bir üyeliğinin bulunmadığını öne sürdü.
Yıldırım, bir yazısında geçen, ''Yeni operasyonlar gelebilir'' ifadesinin sorulması üzerine de, Hrant Dink cinayetini işleyenlerin esas amacının ''Dink'i değil Türkiye'deki ulusalcılığı ve milliyetçiliği yok etmek'' olduğunu savunarak, ''Hrant Dink'i öldürdüler. Karşı görüşten de birini de öldürüp iki grubu sokaklara dökebilirler, karşı karşıya getirebilirler şeklinde bir projeksiyon yazısıydı o yazı'' diye konuştu.
Tutuklu sanıklardan Mehmet Demirtaş da Ümraniye'deki bir evde bombaların bulunduğu gün niye güvenlik güçlerinin kendisini aradığı ve sorguladığına ilişkin yöneltilen soruları yanıtladı. Demirtaş, bu evin kendisinin 3 yıl önce ikamet ettiği bir ev olduğunu ve bazı resmi evrakların ve mektupların hala bu eve geldiğini söyledi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Rektör Okudan serbest
Okyanus operasyonu kapsamında tutuklu yargılanan Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan ile birlikte 32 kişi dün tahliye edildi.
Cumhuriyet
Adana- Özel Yetkili 8. Ağır Ceza Mahkemesinde 4 gündür görülen ve 44ü tutuklu 234 kişinin yargılandığı duruşmada mahkeme heyeti dün sabah erken saatlerden 15.30a kadar karar üzerine görüştü. Sanık avukatlarını mahkeme salonuna davet eden yargıçlar, telefon dinleme kayıtlarına ilişkin Konya Emniyet Müdürlüğünden mahkeme kararlarının gönderilmesini istedi.
Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan'ın da malvarlığına ilişkin kayıtların bildirilmesi talep edildi. Tutukluluk sürelerini ve suç vasfını gözeten yargıçlar Rektör Okudanın da aralarında bulunduğu 32 kişinin serbest bırakılmasına, diğer tutuklu 12 sanığın ise tutukluluk halinin devamına karar verdi. Ara kararın ardından sonraki duruşmanın 29 Haziranda yapılacağı açıklandı.
Kararın açıklanmasının ardından serbest kalan sanıkların yakınları sevinçten, tutuklu olan sanık yakınları ise üzüntüden gözyaşı döktü.
--------------------------------------------------------------------------- -----
"Rüşvet" duruşması
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İzmir'de ''tefecilik suçlaması'' nedeniyle ceza evinde bulunan bir tutuklunun tahliyesinin sağlanmasında ''rüşvet aldığı'' iddiasıyla başlatılan ''Yengeç'' operasyonunun sanıklarından Asım Korkut ile Avukat Ahmet Erpek ve Mehmet Korkut'un 1 yıl 4 aydan, 4 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmalarını talep etti.
AA
Ankara- Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yaptığı yargılamanın bugünkü duruşmasına, tutuksuz yargılanan sanıklar İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi Eski Başkanı Asım Korkut, avukatlar Ahmet Erpek, İsmail Canvarol ve sanık avukatları katıldı.
Daire Başkanı Hayrettin Cevheroğlu, davada müşteki olarak yer alan Vedat Orhan Çelenk'in zorla duruşmaya getirilmesine yönelik karar olmasına rağmen duruşmaya katılmadığını söyledi.
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Erdal Baytemir de dava dosyasının karar aşamasına geldiğini ve sanık Ahmet Erpek'in savunmaları neticesinde Çelenk'in tanık olarak dinlenmesine gerek kalmadığını belirtti. Baytemir ve sanık avukatları Çelenk'in tanıklığından vazgeçilmesini talep istedi. Talepler üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesi heyeti, Çelenk'in tanıklığından vazgeçilmesine karar verdi.
Sanık Asım Korkut'un avukatı Şakir Balcı, ''Yengeç'' operasyonu sonucunda İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davada müşteki olarak ifade veren Çelenk'in, ifade tutanaklarını ''mahkeme heyetinde Asım Korkut lehine vicdani kanaat oluşturması'' amacıyla mahkemeye sundu.
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Baytemir, esas hakkındaki mütalaasında, sanıklar Hasan Şimşek, İsmail Canvarol, Hamza Korkut ve Ramazan Süzek'in üzerlerine atılı ''rüşvete aracılık etme'' suçunu işlediklerine dair kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı için beraatlerine karar verilmesini talep etti. Baytemir, Asım Korkut'un da üzerine atılı ''irtikap'' suçundan beraatini istedi.
Savcı Baytemir, Asım Korkut, Ahmet Erpek ve Mehmet Korkut'un 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 252/1-2. ve 35. maddelerinde düzenlenen ''rüşvet almaya ve vermeye teşebbüs'' suçundan 1 yıl 4 aydan, 4 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmalarını talep etti.
Esas hakkındaki mütalaanın ardından sanık avukatları, esas hakkındaki savunmalarını yapmak için mahkeme heyetinden süre talep etti. Yargıtay 5. Ceza Dairesi Başkanı Cevheroğlu da sanık avukatlarının talebi doğrultusunda duruşmayı erteledi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Bomba görüntüleri mahkemede
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilen CD'de, Ümraniye'de ele geçirilen 27 adet el bombasına ilişkin olay yeri fotoğrafları ve görüntüleri bulunuyor.
AA
İstanbul - İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin talebi doğrultusunda, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü'nden gelen ve dava dosyasına konulan yazıda, Ümraniye'de ele geçirilen 27 adet el bombasıyla ilgili olay yeri inceleme raporunda belirtilen kamera ve fotoğraf görüntülerinin istenildiği belirtildi.
Yazıda, Ümraniye Asayiş Büro Amirliği Olay Yeri İnceleme görevlilerince, gecekonduda ''2007-R-461'' rapor numarası ile çekilen 38 adet fotoğraf ve 7 dakika 32 saniyeden oluşan kamera görüntülerinin CD'ye aktarıldığı belirtiliyor.
El bombalarına ilişkin fotoğraflarda, malzemelerin bulunduğu iddia edilen eski ahşap sandık da yer alıyor. Fotoğraflarda, el bombalarının yanında MKE yapımı tapa ve fünye de görülüyor. Görüntülerde ise el bombalarının seri ve kafile numaraları dikkati çekiyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Çelik hakkında suç duyurusu
Eğitim Sen, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında, ''Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticileri Yönetmeliği'ne aykırı biçimde atamalar yaparak, görevini kötüye kullandığı'' iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
AA
Ankara- Eğitim Sen, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında suç duyurusunda bulundu.
Genel Sekreteri Mehmet Bozgeyik, suç duyurusunda bulunmadan önce Ankara Adalet Sarayı önünde yaptığı basın açıklamasında, ''sendikanın tespitlerine göre, 2002'den bu yana Milli Eğitim Bakanlığında 30 bine yakın müdür ve müdür yardımcısı atandığını'' iddia etti.
''Çelik'in, görevinden ayrılmadan önceki 2 ayda, yaklaşık 500'e yakın yöneticiyi atadığını'' ileri süren Bozgeyik, bu atamaların ''ilgili yönetmeliğe aykırı olarak yapıldığını'' savundu.
Atamaların Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu tarafından iptal edilmesini isteyen Bozgeyik, ''bugüne kadar hukuk mücadeleleriyle birçok atamayı iptal ettirdiklerini, bundan sonra da hukuksal her yolu kullanacaklarını'' ifade etti.
Eğitim Sen'in avukatları, basın açıklamasının ardından, suç duyurusu dilekçelerini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdi.
Suç duyurusu dilekçesinde, Çelik'in, Milli Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un 56. maddesine dayanılarak hazırlanan ''Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticileri Yönetmeliği'ne aykırı biçimde atamalar yaparak, görevini kötüye kullandığı'' ileri sürülüyor.
Dilekçede, yönetmeliğe göre, duyurular yapılıp, başvurular alındıktan sonra belirlenen ölçütlere göre atama yapılması gerektiği kaydediliyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İşadamını öldürenlere müebbet hapis
Adana'da, bir iş adamının başına sert cisimle vurulup öldürülmesi ve cesedinin iple domuz bağı şeklinde bağlanıp gömülmesi olayıyla ilgili yargılanan iki sanık, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum oldu. Cinayete azmettirdiği iddia edilen iş adamının karısı ise beraat etti.
AA
Adana- Adana'da bir iş adamının başına sert cisimle vurulup öldürülmesi olayına müebbet hapis cezası verildi.
Adana 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın duruşmasında, Ali Yasin Sönmezler'i (51) öldürdükleri iddiasıyla tutuklu yargılanan muhasebecisi Gürkan Kulle (23) ve usta başı Arman Arı (26) ile azmettirdiği öne sürülen ve daha önce kefaletle serbest bırakılan eşi Şehnaz Sönmezler (46) ile müştekiler Aslı (25) ve Sami Sönmezler (19) hazır bulundu.
Sanık Gürkan Kulle, duruşmada, önceki ifadesini kabul ettiğini belirtti. Sanık Arman Arı'yı suçlayan Kulle'nin ifadesinde şunları iddia ettiği belirtildi:
''Arman Arı'nın ilk düşüncesi, Ali Yasin Sönmezler'i kaçırdıktan sonra, iş yerindeki malları başka bir depoya taşıyıp dükkan açmaktı. Arman Arı, hayatımızın kurtulacağını söylüyordu. Çek yazıp mal aldık, satıp parasını paylaştık. 48 bin TL biriktirdim. Sattığımız malın havale günü yaklaşmıştı. Yaptıklarımız ortaya çıkacak diye Arman ile öldürme planı yaptık. Yazdığım çekler ortaya çıkınca kaçtım. Vicdan azabı çekiyorum. Vereceğiniz cezayı hak ediyorum.''
Sanık Arman Arı da Gürkan Kulle'nin iftira attığını, cinayeti maktulün çeklerini kullandığı için onun işlediğini öne sürerek, şunları söyledi:
''Bu olay ortaya çıkarsa zor duruma düşeceğini, patronu öldüreceğini söylüyordu. Kendisine yapmaması için uyarıda bulundum. Ancak dediğini yaparak öldürmüş ve bağlamıştı. Beni de tehdit etti. İçine koyması için çuval getirmemi istedi. Kendisi cesedi araçla götürdü. Öldürme olayıyla ilgim yok. Şehnaz Sönmezler'in de olaya azmettirdiği iddiası asılsız. Vicdanım rahat. Tek suçum olayı yetkililere bildirmemek oldu.''
Tutuksuz sanık Şehnaz Sönmezler de eşini öldürmek için bir nedeninin olmadığını ifade ederek, ''Mutlu bir ailemiz vardı. Olayın aydınlığa çıkması için gece gündüz çalışan bendim. Sanık Gürkan'la günlerce katili aradım. Tehdit mektubu yazıp 300 bin TL istemişti. Planı uygulayamayınca cinayet yolunu seçti. Suçsuzum ve beraatımı istiyorum. Onları affetmeyeceğim'' diye konuştu.
Mahkeme heyeti, duruşma sonunda sanıklardan Gürkan Kulle ve Arman Arı'nın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, tutuksuz sanık Şehnaz Sönmezler'in de beraatına karar verdi.
Demir profili ticareti yapan iş adamı Ali Yasin Sönmezler, 1 Ağustos 2008 tarihinde kaybolmuş, 27 gün sonra cesedi Yenidam Mahallesi'nde hayvan dışkılarının atıldığı yerde, domuz bağıyla bağlanmış şekilde bulunmuş, Gürkan Kulle ve Arman Arı tutuklanmış, azmettirdiği iddia edilen iş adamının karısı Şehnaz Sönmezler de kefaletle serbest bırakılmıştı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Anayasa Mahkemesi '2B'yi görüşecek
Anayasa Mahkemesi, Hazine adına orman dışına çıkarılan 2B arazilerinin satışını öngören 5831 sayılı ''Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun''un bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemini esastan görüşmeye karar verdi.
AA
Ankara- CHP, Kanun'un, 5. maddesiyle 6831 sayılı Orman Kanunu'na eklenen ek madde 10'un, 8. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu'na eklenen ek madde 4'ün, 1. fıkrasının ''fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki muhdesatın kime veya kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle'' bölümünün, 8. maddesiyle 3402 sayılı Yasa'ya eklenen ek madde 4'ün 4. fıkrasının 1. tümcesinin, 8. maddesiyle 3402 sayılı Yasa'ya eklenen ek madde 4'ün 5. fıkrasının iptali yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesinde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, bugünkü toplantısında, davayla ilgili ilk incelemesini tamamladı ve davayı esastan görüşmeye karar verdi.
İptali istenen hükümler
CHP, Kanun'un şu hükümlerinin iptalini istiyor: ''Orman sınırları dışına çıkarılan yerler, çıkarma işleminin kesinleştiği tarihten itibaren kazandırıcı zaman aşımı yolu ile iktisap edilemez'' hükmü. ''Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin, fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki muhdesatın kime veya kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle, askı ilanı hariç diğer ilanlar yapılmaksızın öncelikle kadastrosu yapılarak Hazine adına tescil edilir'' hükmündeki, ''fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki muhdesatın kime veya kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle'' ibaresi. ''Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerler, daha öncesi tescil edilmiş olduğuna bakılmaksızın Maliye Bakanlığının talebi üzerine, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce fiili kullanım durumları dikkate alınmak suretiyle ifraz ve/veya tevhit de yapılabilir'' hükmü. ''Madde kapsamındaki kadastro, ifraz ve tescil işlemleri, 3194 sayılı İmar Kanunu ile 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunundaki kısıtlamalara tabi olmaksızın yapılır'' ibaresi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Kürtçe bilen er herşeyi duydu!
Ramazan YAVUZ-Özgür CEBE-Bünyamin YIL-Muharrem KONTAZ/MARDİN (DHA)
Katliamın sorumlusu olarak gösterilen Şıh Mehmet'in nezarethanede suç ortaklarına verdiği talimatı Kürtçe bilen er duydu.
Tutuklu 'Şıh Mehmet' lakaplı Mehmet Çelebi'nin saldırı öncesi adamlarına 'Köyde tavuk bile sağ kalmasın' diye talimat verdiği ve yakalandıktan sonra konuldukları nezarethanede saldırıyı bir kişinin üstlenmesi telkininde bulunduğu ortaya çıktı.
44 kişinin öldürülmesinin ardından geride kalanlar katliamın yaralarını sarmaya çalışırken, silahlı saldırıyı gerçekleştirdikleri gerekçesiyle tutuklanan 10 kişinin 120 yakını ölüm korkusuyla köyü terk etti. Saldırının talimatını vermekle suçlanan ve bölgede 'Şıh Mehmet' lakabıyla tanınan Mehmet Çelebi'nin katliam öncesi yanındaki adamlarına "Köyde tavuk bile sağ kalmasın" yönünde talimat verdiği ortaya çıktı. Bu talimat üzerine saldırganların hiç bir yaralı kalmayacak şekilde insanların üzerine kurşun yağdırdıkları belirtildi.
KÖKLERİ KURUDU, 1 KİŞİ ÜSTLENSİN
'Şıh Mehmet' lakaplı Mehmet Çelebi ile yakınları katliamın ardından yakalandıktan sonra nezarethaneye konuldu. Çelebi'nin nezarethane tutuldukları sırada adamlarına Kürtçe konuşarak, saldırıyı 1 kişinin üstlenmesi yönünde telkinde bulunarak, "Kökleri kurudu ş.......n, 7-8 kişi kaldı. Olan oldu, kimse paniğe kapılmasın. Herkes soğukkanlı olacak. 1 kişi üstüne alsın, diğerleri hiçbir şekilde kabul etmesin. Dışarıda gözcülük yapıldığı, içeri silahlı sadece 1 kişinin girdiği şeklinde hem savcıya, hem de askere ifade verin" dediği öğrenildi.
KÜRTÇE BİLEN ER DUYDU
Çelebi'nin bu sözlerini Diyarbakırlı olan ve Kürtçe bilen nöbetçi er N.T. duydu ve durumu hemen komutanlarına bildirdi. Nöbetçi subayın konuyu Cumhuriyet Savcılığı'na iletmesi üzerine soruşturmayı yürütmekle yetkili olan savcının talimatıyla nöbetçi askerin x tanık sıfatıyla ifadesi alınarak soruşturma dosyasına konuldu.
KAN ÖRNEKLERİ ADLİ TIP KURUMU'NA GÖNDERİLDİ
Tutuklanan 10 kişinin, sorgu sırasında oldukça sakin oldukları ve kendi aralarında gülüp şakalaştıkları belirtildi. Zanlıların sorgu sırasında jandarma görevlilerinden sigara ve benzeri ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde talepte bulunması üzerine sorguya uzman bir psikiyatristin de getirildiği ve zanlıları muayene ettiği belirlendi. Sanıkların oldukça rahat ve soğukkanlı olmaları nedeniyle olay esnasında uyuşturucu kullanıp kullanmadıklarının tespit edilmesi için tümünden ayrı ayrı 2'şer tüp kan alınarak Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Sanıklardan bazılarının ruh sağlığının kontrol altına alınabilmesi için gerek görülmesi halinde geçici olarak Elazığ veya İstanbul'da Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edilebilecekleri bildirildi.
387 BOŞ KOVAN BULUNDU
Kanlı baskınla ilgili soruşturma sırasında olay yerinden 4 ayrı kalaşnikof tüfeğe ait 387 adet boş kovan toplanarak balistik inceleme için kriminal laboratuvara gönderildi. Zanlıların içeri girip 44 kişiyi katlettikten sonra kaçış istikametine giderken yaralıların hastaneye taşınmasını engellemek için öldürülenlere ait 2 pikap, 5 otomobilin de lastiklerini kurşunlayıp patlattıkları, camlarını kırdıkları belirlendi.
SALDIRGANLAR YARALI VE ÖLÜLERİ TAŞIMIŞ
Saldırının ardından jandarma ve savcılıkta susma hakkını kullanan 10 zanlı Mazıdağ Sulh Ceza Mahkemesi'nde verdikleri ifadelerde saldırıyı kendilerinin gerçekleşirmediğini iddia ettiler. Tutuklu 10 zanlıdan 7'sinin mahkemede verdiği ifadeleri DHA ele geçirdi. Zanlılar olayın ardından yaralıları hastaneye kendilerinin götürdüğünü ve ölülerin evden çıkarılmasına da kendilerinin yardım ettiğini söyledi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Danıştay saldırısı öncesi Tekin 64 mesajı kime gönderdi
Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin"in Danıştay saldırısından yaklaşık 8-9 saat önce Özel Harekat Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin"den gelen bir mesajı 64 kişiye ilettiği ortaya çıktı.
Yine Tekin, 1984 yılında görev yaptığı Tuzla Piyade Okulu"nda İbrahim Şahin ve Hüseyin Kocadağ"ın(Susurluk kazasında hayatını kaybetti) da Özel Harekat kursu aldığını belirtti. Hatırlanacağı gibi İbrahim Şahin, Danıştay saldırısı sonrasında gözaltına alınan Tekin"in serbest bırakılmasından karşılamaya gidenler arasında yer almıştı. Davanın bugün görülen 83. duruşmasına davada daha önce savunma ve sorguları tamamlanan sanıklara mahkeme heyeti huzura alarak yeniden soru yöneltti. Bu uygulamanın Danıştay ve Ergenekon davalarının bugün birleştirilip birleştirilmeyeceğine yönelik kararın açıklanacağı zamana denk gelmesi dikkat çekti.
Tuzla Piyade Okulu"nda yapılan Özel Harekat kursu ile ilgili sorulara yanıt veren Tekin, 3 Nisan 1985 tarihinde YAŞ kararı ile emekli olduğunu anlatarak, "Özel Harekatçılar 3 ay kurs görmek için Tuzla Piyade Okulu"nda konuşlandı. Okulun tesislerinden yararlandı. Kursu verenleri tanıyordum. Ama bizim onlarla direk temasımız olmadı. İçişleri Bakanlığı ve Silahlı Kuvvetler arasındaki anlaşma kapsamında resmi bir eğitimdi. Rütbelerini tam hatırlamamakla birlikte komiser veya başkomiser olabilirler İbrahim Şahin ve Hüseyin Kocadağ da orada eğitim aldı. İbrahim Şahin"in boğuşma dersinde body"si olan kişi kendisini bana methetti. Ancak Şahin"i ismen tanırım. 1999 yılında Karadenizli mimarlı Hasan Eyüpoğlu vasıtasıyla büroma geldi. Şahin"i önceden vatansever biri olarak biliyordum. Şimdi ise benim dostum."
13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün ise Tekin"e "Danıştay saldırından önce gece saat 01.01-01.56 arasında 64 mesaj çekmişsiniz. Bu konuda bilgi verir misiniz?" şeklinde soru yöneltti. Olayı doğrulayan Tekin, şunları anlattı:
"Gece bana bir mesaj geldi. Zannedersem İbrahim Şahin"den bir mesaj gelmişti. Mesajta "Yine Mor Dağlara Duman Çöküyor. Dumanı O Dağlarda Kalanlar Bilir" yazıyordu. Bu mesaj çok hoşuma gittiği için ben de 64 arkadaşıma bu mesajı gönderdim."
--------------------------------------------------------------------------- -----
Üniversitede taciz skandalı
TEKİRDAĞ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Sağlık Yüksek Okulu Sekreteri öğretim görevlisi K.P. hakkında, yüksekokulda görevli 3 kadın çalışına elle tacizde bulunduğu iddiası üzerine rektörlük tarafından idari soruşturma açıldı. Okuldaki üç kadın çalışanın taciz edildikleri yönündeki şikayetlerini kendisine başvurarak anlattığını söyleyen Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Adnan Orak, "Olayla ilgili hemen soruşturma açtık. Tarafların ifadelerine başvurduk. Soruşturma tamamlanıncaya kadar da K.P.'yi görevden aldık" dedi.
Tekirdağ, Namık Kemal Üniversitesi'ne bağlı Sağlık Yüksek Okulu Sekreteri K.P.'nin, 3 kadın çalışanı elle taciz etmesi iddiasıyla çalkalanıyor. Yaklaşık 1.5 yıl önce Yüksekokul Sekreteri olarak göreve başlayan evli ve 2 çocuk babası K.P., iddiaya göre yüksekokulda görevli 2'si evli 3 kadın memuru elle taciz etti. Görevli memurların tepki göstermesi üzerine ise K.P. `Sizi okuldan attırırım' tehdidinde bulundu. Ancak tacizlere daha fazla dayanamayan 3 kadın memur, Rektörlüğe şikeyet dilekçesi yazdı. Dilekçeler üzerine kurulan soruşkturma komisyonu, K.P.'yi idari soruşturma tamamlanıncaya kadar görevden aldı. Ayrıca komisyon 3 kadın memur ile K.P.'nin ifadelerine başvurdu.
`HAYATINIZI BİTİRİRİM'
Yüksekokul Sekreteri olan öğretim görevlisi K.P.'nin yaklaşık 1 yıldır sözlü ve elle tacizine uğradığı yönünde şikayet dilekçesi yazan Ç.Y., okulda yalnız kaldığı zamanlarda K.P.'nin yanına yaklaşarak elle vücuduna dokunduğunu söyledi. Kendisine yapılan tacizi sürekli engellemeye çalıştığını belirten Ç.Y., "Sizi şikayet ederim' demesi üzerine ise K.P.'nin `Bana hiçbir şey yapamazsınız. Bir şey anlatırsanız sizi üniversiteden attırırım. Sizin hayatınızı bitiririm' dediğini iddia etti.
`ANLATMAYA KORKTUM'
K.P. hakkında şikayetçi olan diğer kadın memurlardan biri de dilekçesinde, "K.P. beni elle sürekli taciz ediyor, korkutuyordu. İlk başlarda sadece kendimin tacize uğradığını düşünüyordum. Anlatmaya korkuyordum. Daha sonra diğer arkadaşların da aynı şekilde taciz edildiğini öğrendim. Beraber olup şikayetçi olduk" dedi.
Bazen sözlü bazen de fiziki tacize uğradığını belirten diğer kadın memur ise K.P'nin tek kaldığı zamanlarda eliyle vücuduna dokunmaya çalıştığını öne sürdü. Tacize karşı çıktığı için K.P. tarafından sürekli tehdit ve hakarete maruz kaldığını ifade eden kadın memur, isteklerine boyun eğmediği için, K.P.'nin kendisi hakkında sürekli, `verilen işleri yerine getirmediği' gerekçesiyle tutanak tuttuğunu iddia etti.
`İFTİRA ATILIYOR'
Komisyonun ifadesine başvurduğu K.P. ise, kendisine iftira atıldığını ve komplo ile karşı karşıya kaldığını öne sürürek, "İyi bir aile düzenim var. Bu şekilde asılsız iddialarla yıpratılmaya çalışılıyorum. Kimseyi taciz ve tehdit etmedim. 3 kadın da yalan söylüyor" diye konuştu
REKTÖR: GEREKEN YAPILACAK
3 kadının taciz edildikleri iddiası ile kendilerine başvurduğunu belirten NKÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Adnan Orak, "Olayla ilgili hemen soruşturma açtık ve tarafların ifadelerine başvurduk. Soruşturma tamamlanıncaya kadar da K.P.'yi görevden aldık. Soruşturma henüz sonuçlanmadı. Gereken neyse soruşturmanın sonucuna göre yerine getirilecek. Geniş kapsamlı olarak çalışmalar devam ediyor. 15 gün içinde soruşturma tamamlanacak" dedi.
Üniversite yönetimine şikayetlerini ileten 3 kadın memurun, soruşturmanın tamamlanmasının ardından olayı mahkemeye taşıyacağı bildirildi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Katliamın Nedeni Çok, Temelinde Kürtleri İnkar Var
Dr. Beşikçi, "Tek başına feodal yapı, koruculuk, cehalet, geri bırakılmışlık, vahşeti açıklayamaz. Bu nedenlerin temelinde, Kürtlerin bir halk olarak inkarı vardır" diyor.
İsmail BEŞİKÇİ ismailbesi...@mynet.com Ankara - BİA Haber Merkezi08 Mayıs 2009, Cuma Dr. İsmail Beşikçi, Mardin'de 44 kişinin öldürüldüğü katliamı, bianet'in soruları üzerinden analiz etti. Kürt sorunu üzerine çalışmaları nedeniyle 17 yıl hapiste yatan, 32 kitabı yasaklanan, 1969'da genç bir akademisyenken doktora tezini "Alikan Aşireti Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme" başlığıyla hazırlayan sosyolog Beşikçi'ye ,olayda geleneksel yapıların, koruculuğun, mülkiyet ilişkilerinin nasıl roller oynadığını, medyanın yaklaşımını nasıl bulduğunu sorduk. Aşağıda, Beşikçi'nin sorularımız üzerine yazdığı yazıyı yayımlıyoruz.
4 Mayıs günü, Mardin'in, Mazıdağı ilçesinin Zangırt Köyü'nde* meydana gelen olay tek bir nedenle açıklanamaz. Tek başına feodal yapı, tek başına töre, tek başına koruculuk, tek başına cehalet ve eğitim seviyesinin düşüklüğü, tek başına ekonomik geri kalmışlık, daha doğrusu geri bırakılmışlık, bu vahşeti açıklayamaz. Bunların hepsi, daha pek çok neden böyle bir olayın yaşanmasına neden olmuştur.
Koruculuk
Yukarıda sayılan bu nedenlerin temelinde, Kürtlerin bir halk olarak inkarı vardır. Devletin temel Kürt politikası asimilasyondur. İlle de Kürt kalacağım diyenlere, devlet terörünün tırmandırılması yaygın bir uygulamadır. Koruculuk bu anlayış çerçevesinde gündeme gelmiştir. Kürt'ü Kürt'e kırdırmak sistematik bir devlet politikasıdır. Devlet koruculara sadece silah vermemiştir. Onlara çok geniş yetkiler de vermiştir. Korucuların, kendi halkı Kürtlere karşı işledikler her türlü yasa dışı işleri devlet tarafından hoşgörü ile karşılanmış, görmezlikten gelinmiştir. Kız kaçırmalar, yol kesmeler, ırza geçmeler, haraç almalar, koruculuğu kabul etmeyerek köyü terk edenlerin arazilerine el koymalar bu süreçte yaygınlaşmıştır.
Devlet feodal kurumları bizzat koruyor
Aşiret, şeyhlik, toprak ağalığı gibi feodal kurumlar, bizzat devlet tarafından korunmaktadır. Çünkü devlet, kendisine bağladığı aşiretlerle, şeyhlerle, Kürtlerdeki milli gelişmeyi rahatça engelleyebilmektedir. Bugünkü Kürt milli hareketinin, toplumsal mücadelenin, emekçi sınıflara, yoksul Kürtlere dayandığı, mücadeleyi yönetenlerin de bu toplum kesimlerinden geldiği açık bir gerçektir. Koruculuk sistemiyle bu feodal ilişkilere sadece manevi bir güç değil, maddi bir güç de verilmiştir. Kamu ihalelerinde bu kişiler gözetilmektedir. Petrol istasyonu açma ruhsatı bu kişilere verilmektedir. Bazı temel tüketim mallarının bayilikleri, bu kişilere, bunların yakınlarına verilmektedir.
1920'lerde, 1930'larda, devletin mücadele ettiği darağaçlarına gönderdiği aşiret reisleri, şeyhler vs. resmi görüşü benimsemeyenlerdir.
Devlet ve dinsel akımlar
Devlet, Türkiye'nin Batı yörelerinde, türbanlı bir kadın gördüğü zaman, şeriat tırmanıyor diye tepki göstermekte, kamuoyunu, bu tür dinsel akımlara karşı uyarmaktadır. Fakat, Kürt bölgelerinde çeşitli gerici akımların, gerici kurumların gelişmelerini teşvik etmektedir.Teröre karşı mücadele etsin diye Hizbullah'ın da devlet tarafından kurulduğu, PKK'ye karşı mücadeleye sokulduğu biliniyor. Kürt bölgelerinde Kuran Kursları'nın yaygınlaştırılması bir devlet politikasıdır. Çünkü devlette, Kürtlerdeki milli gelişmeyi, ancak dinsel akımları geliştirerek engelleyebiliriz şeklinde bir devlet algısı vardır.
Değerlerin yozlaşmasını teşvik
Feodal toplumun, feodal kurumların bazı değerleri vardır. Kan davalarında kadınları ve çocukları hedef almamak, onları öldürmemek önemli bir değerdir. Hasmını arkasından vurmamak, onunla yüz yüze, mertçe kavga, dövüş etmek, yine önemli bir değerdir. Hasmın dahi olsa sana sığınanı devlete veya hasmına teslim etmemek yine böyle bir değerdir. Bunlar feodal toplumda şeref kavramı çerçevesinde varolan değerlerdir. Fakat, Kütlerin halk olarak inkarını içeren devlet politikası ve 25 yılı aşkın bir zamandır süren savaş sürecinde, bu değerler, çürüme yoluna girmiştir.
Devlet, bu değerlerin yozlaşmasını teşvik etmektedir. Aşiret reislerine, şeyhlere, büyük toprak sahiplerine, maddi güç vererek onların dirilmesini, ayakta kalmasını sağlamakta, fakat bu değerlerin çürümesi için her önlemi almaktadır. Kürt'ü Kürt'e kırdırma politikalarının sık sık yaşama geçmesi bu değerleri çürütmektedir. Hizbullah'ın, yurtsever Kürtleri ensesinden vurarak katletmesi bu değerlerdeki yozlaşmanın bir görüntüsüdür. PKK'nin bazı koruculara saldırırken kadınları ve çocukları gözetmemesi, zaman zaman onları da hedef alması yine böyle bir yozlaşmadır. Bunların, şeref anlayışında aşınmalar getirdiği açıktır.
Koruculuk ve topraklar
Kürt'ü Kürt'e kırdırmanın bir aracı olarak devlet, koruculuğu yoğun bir şekilde desteklemektedir. Korucu olmak istemedikleri için köyü terk edenlerin toprakları korucular tarafından yağmalanmaktadır. Köye geri dönüşler bu bakımdan korucular tarafından engellenmektedir. Ailelerin köye dönüp kendi topraklarını işlemelerine silahla karşı konulmaktadır. Devlet de gerekli önlemleri, güvenlik önlemlerini almamaktadır. Bunun önemli bir çatışma nedeni oldu açıktır.
Basın
Türk basınının, olayları, feodaliteye, töreye, aşiret anlayışına bağlaması isabetsizdir. Feodal kurumların neden ayakta tutulduğu, koruculuğun neden ısrarla savunulduğu sorgulanmalıdır. Türk basını, Zangırt Köyü'ndeki olaylar için yoğun bir ah-vah içinde. "Faili meçhul" cinayetlerin Türk basını tarafından gizlendiğini, çarpıtıldığını da biliyoruz. Bu bakımdan ah-vah samimi bulunmuyor.
6 Mayıs 2009 akşamı, NTV'de, saat 19.30'da, Yorum Farkı programı vardı. Bu programda, Profesör Emre Kongar ve gazeteci Mehmet Barlas, Zangırt Köyü'ndeki olayları değerlendiriyorlardı. Halkın cehaletinden eğitimsizliğinden, töreden, aşiret anlayışından söz edildi. Koruculuğa değinilmedi, koruculuk kelimesi kullanılmadı. Toprak reformunun gerekliliği konuşuldu. Konuşmacılar 7 Mayıs akşamı yine konuştular. Bu sefer koruculuktan söz ettiler. Ama, koruculuğu Kürt sorunu bağlamında ele almaktan kaçındılar.
Kürtlerin inkarıyla ilgili devlet politikalarına, dikkat çekilmeden, koruculuğun bu yöndeki işlevi sorgulanmadan bu tür toplumsal olayları anlamak mümkün olmaz. (İB/TK)
--------------------------------------------------------------------------- -----
Aynalı odaya davet edildi
İlaçla uyutularak rızası dışında cinsel ilişki kurulan ve bu görüntüler internete sızdırılan ünlü manken Gamze Özçelik, tekrar Adli Tıp Genel Kurulu'na davet edildi...
Özçelik, eski Vakit yazarı Hüseyin Üzmez'in cinsel istismarına maruz kalan B.Ç.'nin de muayene edildiği "aynalı oda"ya alınacak. Dün yapılan genel kurulda Cerrahpaşa Adli Tıp Ana Bilim Dalı'ndan bazı öğretim üyeleri, "Genel kurula gelirse tekrar travma yaşar" derken, bazı kurul üyeleri, "Ruh sağlığı bozukluğunun kalıcı olup olmadığının tespiti için gelmeli" diye görüş bildirdi. Raporlarda görülen çelişkilerin giderilmesi için mahkemenin genel kurula gönderdiği Özçelik dosyasının görüşüldüğü 40 kişilik genel kurula başkanlık eden Adli Tıp Kurum Başkanı Doç. Dr. Haluk İnce, 6. İhtisas Kurulu'nun verdiği "Ruh sağlığı bozulmuştur" kararını oya sundu. Ancak oy birliği çıkmayınca Özçelik'in doktor kontrolünde aynalı odada muayenesine karar verildi.
Özçelik'in ruh sağlığının bozulduğuna karar verilirse eski basketbolcu Gökhan Demirkol, en az 10 yıl hapis talebiyle yargılanacak. (Sabah)
--------------------------------------------------------------------------- -----
Y A Z A R L A R
--------------------------------------------------------------------------- -----
Rıza Zelyut
Anayasa değişikliği nasıl yapılır?
Şu sıralarda hükümet Anayasa değişikliği işine yeniden el attı.
Bu işin nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı görüşler ve yöntemler var.
Lakin nasıl yapılamayacağını bilmek birinci şarttır.
n İntikam almak için anayasa değiştirilmez.
n Öfkeyle de anayasa değişikliği yapılmaz.
n Belli bir kesimin çıkarı için de anayasa değişikliğine gidilemez.
n Bir siyasi çizgiye avantaj sağlamak amacıyla da anayasa değiştirilemez.
n Belli bir zihniyetin egemen olduğu uzmanlarca da anayasa değişikliği yapılamaz.
2007'NİN TEKRARI OLACAK
AKP hükümeti 2007 yılında da anayasa değişikliğini, hatta anayasanın tümünü değiştirmeyi gündemine almıştı. Prof. Ergun Özbudun'a bir anayasa taslağı bile hazırlatılmıştı. O taslaktan basına yansıyan bilgi kırıntılarına bakınca; bu girişimin ne yazık ki bir tür intikam hareketi ve avantaj sağlama girişimi olduğu görülüyordu. Yani, AKP'nin oy deposu olan kesimlere mesaj vermek amacıyla bir anayasa yapılmak isteniyordu. Elbette ki yeni anayasa ile AKP; Anayasa Mahkemesi'nin denetiminden de kurtulmaya çalışıyordu. Hükümet tarafı; bütün bu özel konumlanışını da demokrasiyi geliştirme çabası gibi sunuyordu.
Biz o zaman; yeni anayasa girişimini 'sivil darbe' olarak nitelemiştik. Çünkü Bay Özbudun'un anayasa taslağı; cumhuriyetin temel ilkelerini de çiğnenebilir ilkeler haline getirmek amacını da güdüyordu.
Böyle olunca o çalışma fazla ilerletilemedi.
Şimdi görüyoruz ki hükümet eski metindeki bazı maddeleri alarak anayasa değişikliği yapmak istiyor. Burada da temel hedef Anayasa Mahkemesi'ni etkisiz hale getirmek...
Çünkü bu Anayasa Mahkemesi; AKP'yi büyük çoğunlukla (10/11 oyla) laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak ilan etti. İşte bu resmi mahkeme kararı AKP'nin başının üstünde Demokles'in Kılıcı gibi sallanıyor.
Yeni anayasa değişikliğinin amacı da burada ortaya çıkıyor. AKP; Anayasa Mahkemesi'nin takibinden ve denetiminden kurtulmak istiyor. Bunun için Anayasa Mahkemesi'nin yapısını değiştirmek istiyorlar. TBMM'den Anayasa Mahkemesi'ne üye seçilmesini gündeme getiriyorlar. Böylece; Yüksek Mahkeme'nin içine hükümeti kuran siyasi partinin temsilcisi girmiş olacak. Bugün olsa; AKP'nin atadığı üyeler Anayasa Mahkemesi'nde olacaklar. Bunlar da ister istemez AKP hakkında kapatma kararı istenmesine hayır diyeceklerdir.
Hükümet; bununla da kalmıyor. siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıracak maddeleri anayasaya sokmak istiyor.
Diğer değişiklikler önemli değil. Ombudsmanlık, Türkiye milletvekilliği, Yüksek Askeri Şura'nın kararlarını yargıya açmak (Bu bile AKP'nin siyasi tercihidir.); Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı, kişisel verilerin korunması...
AKP'nin gündeme getirdiği bu değişiklik taslaklarının çoğu; toplumun genel sorunlarına çözüm için düşünülmüş değil. Demokratikleşme adı altında AKP'nin laiklik karşıtı ataklarının meşrulaştırılması amaçlanıyor.
Taslağı hazırlayanlar da zihniyet olarak AKP çizgisinden... Halbuki belli bir siyasi çizginin anayasa değişikiliği yapması; toplumsal yapıya terstir. Böyle girişimler kamuoyunu gerer, toplumsal barışa da zarar verir.
Hükümet; eğer bir değişiklik yapacaksa; mutlaka toplumsal anlaşmayı temel almalıdır. Bunun için hep kendisini destekleyen hukukçuları değil eleştiren hukukçuları da dikkate almalıdır. Böylece ileride başı da ağrımayacaktır.
***
Dayatma iyi değildir.
Bunun AKP'ye oy kaybettirdiğini de son seçimler açıkça gösterdi.
'Benim parmak sayım şu kadar; istediğimi yaparım.' tavrı; demokrasilerde görülen tavır değildir.
Hükümet iyi niyetle; kendisi için değil toplum için değişiklik önerilerinde bulunsun; bizler de alkışlayalım.
Unutulmasın ki; Yunus Emre 700 sene önce bu gerçeği göstermiştir:
'Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı'
Anayasa değişikliği savaşı bitirmek için mi yoksa alevlendirmek için mi?
Bu soruya verilecek samimi cevap arıyoruz.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Mensur Akgün - Referans
Laiklik + milliyetçilik = Kapalı bir ruhban okulu
Çarşamba günü TESEV dört yıl önce yayımladığı bir kitabın tıpkıbasımının ikinci tanıtımını yaptı. Türkiye'de siyaset önerisi içeren az metne böylesi bir şans nasip olur, her şeyin hızla değiştiği bu ülkede ancak ruhban okulu gibi bir sorun bunca yıldır çözülmeden ayakta kalma başarısını gösterebilir. Hem de hiçbir hukuki gerekçesi olmadan.
Konuyla ilgisi olmayanlara tuhaf gelebilir ama Obama'nın açılmasını istediği, AB ilerleme raporlarının her yıl düzenli olarak hatırlattığı Heybeliada Ruhban Okulu, 1971 yılında yasalara ve anayasa niteliğinde olan Lozan Antlaşması'na aykırı olarak kapatıldı.
Kapatılma gerekçesi özel üniversitelerin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıydı ama gerçek neden Kıbrıs sorunuydu. 1963 sonundan bu yana Kıbrıs'ta gettolaştırılan, üstüne her türlü ambargo uygulanan Kıbrıslı Türklerin intikamını zamanın yönetim anlayışı kendi vatandaşı olan Rumlardan almaya kalkınca, birtakım kısıtlayıcı tedbirlerin yanında ruhban okulu da kapandı.
1971'den bu yana çok şey değişti, Türkiye Kıbrıs'a müdahale etti, KKTC kuruldu, iki taraf birbiri ile barışmaya başladı. Yunanistan ile olan sorunlar aşıldı. Ermenistan ve bir zamanlar adını bile anmaktan korktuğumuz Kürdistan ile ilişkiler normalleşmeye başladı. Türkiye bir mucize gerçekleştirerek darbeci generallerini yargıya havale etti. Fakat anlayış değişmedi. Bulunan çeşitli bahanelerle okulun açılması geciktiriliyor.
Bazen okulun Lozan'a aykırı olduğunu, bazen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile çeliştiğini, bazen mütekabiliyet gereği olduğunu söyleyenler çıkıyor. Bazen de geçen hafta Milliyet gazetesine yansıdığı gibi Azınlık Tali Komisyonu gibi adı üstünde tali bir komisyon, okulun açılmasının, -ne olduğunu ve demokratik bir ülkede neden olduğunu kimsenin anlamadığı- Milli Siyaset Belgesi yüzünden mümkün olmadığını söylüyor.
Belli ki sorun vatandaşlık ve laiklik anlayışlarımızın arasında sıkışmış, kendisiyle birlikte bizi de eziyor, küçük düşürüyor. Medeniyetler arasında rol oynayacak bir ülke kendi içindeki medeniyetler yansımasının sıradan bir sorununu dahi çözmekten aciz bir şekilde kıvranıyor. Vatandaşlık anlayışını anayasası üstüne oturtan Türkiye ne yazık ki farklı kimliği olduğunu varsaydığı vatandaşlarına en temel hakları vermekten çekinir bir görüntü sergiliyor.
Laiklik anlayışımız da sorunun derinleşmesine yol açıyor. Bir yanda "Hıristiyanlara bu hakkı verirsek Müslümanlar da aynı hakkı talep etmez mi" diye korkan "laikler" diğer yanda ise "Hıristiyanlara bu hakkı verirsek Müslümanlara nasıl vermeyiz" diye düşünen "dindarlar" var. İkisinin de korkuları ruhban okulunun açılmasında buluşuyor. Ortada, laiklik anlayışımız söz konusu olduğunda az bulunan bir uzlaşma var.
Bu uzlaşma basının sürekli pompaladığı misyoner öcüsüyle de halk tarafından destekleniyor. Komplocular ise son zamanlarda sesleri biraz kısılmış olsa da Fener Rum Patrikhanesi'nin Vatikan kurmayı planladığını söyleyip duruyor. Tarih adına öğretilen kuruluş ideolojisi, yıllardır biriken nefret, soruna çözüm üretilmesine mani oluyor. Bu sorunun bir dış politika sorunu olmadığını, olmaması gerektiğini görmemizi engelliyor.
Oysa ne kapatılmasını ve kapalı kalmasını mazur göstermek için öne sürülen gerekçeler doğru ne de komplo teorileri. Okulun kapanması Lozan'a da Anayasa Mahkemesi'nin zamanında verdiği karara da uygun değil. Mütekabiliyet diye de bir şey yok. O, bizi yönetenlerin uydurduğu bir doktrin. Zaten olması da imkânsız. Düşünsenize Yunanlılar Batı Trakya'da Türkleri kesmeye kalksa biz de aynısını kendi vatandaşımız Rumlara mı yapacağız?
Eğer ilgileniyorsanız, geçen yıl yazarlarından birini zamansız kaybettiğimiz TESEV raporunu okuyun. Mehmet Ali Gökaçtı ve Elçin Macar gibi her açıdan iki farklı yerden gelen insanın nasıl aynı noktada buluştuğunu, ruhban okulunun önündeki tek engelin siyasi olduğunu belgeleriyle görün. TESEV'in web adresine ulaşmak çok kolay. Sadece www.tesev.org.tr
--------------------------------------------------------------------------- -----
Hasan Pulur
Olaylar ve İnsanlar
h.pu...@milliyet.com.tr
1 Mayıs dosyası şimdi nerede?
YAKIN siyasi tarihimizin önemli dönemeçlerinden birini, 1 Mayısı şimdilik, otuz küsur yıl sonra kazasız belasız atlatmış sayılırız.
37 kişinin öldüğü, 126 kişinin yaralandığı, hem Taksimdeki şimdiki adı Marmara olan otelden ve karşısındaki Sulardan ateş edildiği bilinen, lakin kimin, kimlerin ateş ettiği bilinmeyen bu tarihi olay hakkında işçiler, sendikacılar, gazeteciler, politikacılar, öğrenciler, ilgili olan herkes bir şeyler bilir ama, Prof. Çetin Yetkinin anımsadıkları, çoğundan daha fazladır.
Çünkü Sayın Yetkin bu davanın savcısıdır.
Ama nasıl savcı?
Soruşturma değil, duruşma savcısı...
Şimdi tarihin kasetini geriye alalım.
* * *
ANAYASA Mahkemesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili yasayı iptal eder, bu durumda 1 Mayıs davasına bakacak mahkeme yoktur. Adalet Bakanlığı kendisine tanınan yetkiye dayanarak, davaya İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin bakmasını kararlaştırır.
Çetin Yetkin de, bu mahkemenin savcısıdır, olayın hazırlık soruşturmasıyla ilgilenmemiştir, soruşturmayı başka savcılar ve kolluk görevlileri yapmıştır. Çetin Yetkin kucağına düşen bu dosyayı duruşma sırasında inceleyecektir.
* * *
ÇETİN YETKİN dosyaya bakar, görür ki:
Sanık diye gösterilen kimi kişilerin ve tanıkların gelişigüzel alınan ifadelerinden başka, hiçbir soruşturma yapılmamıştır. O kadar ki, bu kıyımın asıl, asli faillerine de değil, feri faillerine karşı dava açılmış olması bir yana, 37 kişinin öldüğü ve çoğu ağır olmak üzere 126 kişinin yaralandığı bu olayın soruşturması topu topu 28 günde bitirilmiştir. Bu 28 güne, onlarca sayfalık ve 30 Mayıs 1977 tarihini taşıyan iddianamenin kaleme alınması, daktiloya çekilmesi de dahildir.(X)
Hele hele iddianamenin 20. sayfasındaki şu satırlar:
Kamu vicdanında ve evrensel adalet duygusunda mahkûm edilen 1 Mayıs katliamı davasında, sanıkların küçük bir bölümü yüce adaletin önüne çıkarılmış bulunmaktadır. Bu büyük ve kanlı facianın tertipleyicisi uygulayıcısı, yurt ve insanlık düşmanı olan asıl failler er geç tespit edilecek ve şaşmaz adaletin önüne çıkarılıp mahkûm edilecektir.
* * *
SİZ dünyanın hangi hukuk devletinde, savcıların olayın asıl faillerini tarihe havale ettiğini duydunuz?
Tarihi adalete havale edilen asıl failler?
Kimdir bunlar?
Ya şaşmaz adaleti gerçekleştirmekle yükümlü olanlar kimdir?
Savcılar değil mi?
* * *
ÇETİN Yetkin davanın ilk duruşmasında bunları sordu, kamu görevlilerini sordu, kamuoyunda bilinen delillerin dosyada neden olmadıklarını sordu.
Mahkeme de savcı Çetin Yetkinin bu taleplerinin tümüne aynen uydu.
Sonra ne oldu?
Başbakanlar geldi, başbakanlar gitti, hükümetler geldi, hükümetler gitti, ne Ecevit, ne Demirel, ne şu, ne bu!
Çetin Yetkinin son cümlesi şu:
1 Mayıs 1977yi aydınlığa kavuşturmak için hiçbir şey yapmadılar.
Her şey yerli yerinde duruyordu, Adalet mülkün temelidir lafı bile...
Sadece, mahkeme de bunları söyleyen savcı Çetin Yetkin dışında...
Çünkü Çetin Yetkin, bu mütalaasından sonra görevinden uzaklaştırıldı, o da savcılık mesleğinden istifa etti.
(x) Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Mayıs 2009
--------------------------------------------------------------------------- -----
Belirli süreli işçiye iş güvencesi yok
Resul KURT / İŞ HUKUKU VE SOSYAL GÜVENLİK
i...@resulkurt.com
08.05.2009 - 09:06
İş güvencesi, işçinin işinde devamlılığın sağlanması olarak tarif edilebilir. İş güvencesi, işçinin objektif, ekonomik, sosyal veya başka bir haklı neden olmadıkça işten çıkarılmayacağı anlamına gelmektedir. İş güvencesinde işçinin işine son verilmesi tamamen yasaklanmış değildir. Sadece, keyfi ve objektif olmayan, haklı bir nedene dayanmayan işten çıkarmalar engellenmektedir.
Gerçek anlamda iş güvencesi ülkemizde ilk defa 4773 sayılı yasa ile yapılmıştır. 09.08.2002 tarihinde TBMM'de görüşülerek 4773 sayılı kanun 15.03.2003 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe girmişti.
4857 sayılı İş Kanunu'nun feshin geçerli sebebe dayandırılması başlıklı 18. maddesine göre;
. 30 (otuz) veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerleri ile
. 51'den (51 dahil) fazla işçi çalıştırılan tarım işlerinin yapıldığı işyerleri iş güvencesi kapsamına girecektir.
Burada, işçi sayısının hesabında iş güvencesi kapsamına dahil olmayan, en az altı aylık kıdemi olan işçi ve işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri ile belirli süreli hizmet akdiyle çalışan işçilerin dikkate alınıp alınmayacağı sorunu ortaya çıkmaktadır.
İşçi sayısının hesabında, yukarıda belirtilen işçilerin de dikkate alınması, ancak işyerindeki, öğrenci, çırak ve stajyerlerin ise dikkate alınmaması gerekmektedir. İşverenin aynı işkolunda birden fazla işyerinin bulunması halinde, işyerinde çalışan işçi sayısı, bu işyerlerinde çalışan toplam işçi sayısına göre belirlenecektir.
Yasanın işyerindeki taşeron işçilerini 30 kişinin hesabında dikkate alıp almadığı konusu da açıkça düzenlenmemiştir. Kanımızca, taşeron işçileri ile asıl işveren işçilerinin ayrı ayrı değerlendirme konusu yapılması gerekmektedir.
4857 sayılı İş Kanunu'nun feshin geçerli sebebe dayandırılması başlıklı 18. maddesinde, otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işverenin, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorunda olduğu hükme bağlanmıştır.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesinde,
o Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışıp en az altı aylık kıdemi olan ve işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekili niteliğinde olmayan işçiler,
. Sendika üyeliği veya sendikal faaliyetlerden dolayı iş sözleşmesi feshedilen işçiler,
. Belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan işyeri sendika temsilcileri,
. Tarım işlerinden sayılan ve 51'den fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan ve belirsiz süreli hizmet akdiyle çalışan işçiler ve,
. 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında çalışan gazetecilerin,
4857 sayılı İş Kanunu'nun iş güvencesine ilişkin 18-21. maddeleri kapsamında olduğu hükme bağlanmıştır. İşçinin işyerindeki altı aylık kıdemi, aynı işverene bağlı işyerlerinde geçen süreler ile aynı işyerinde iş sözleşmesinin kesintili olarak devam ettiği süreler birleştirilerek hesaplanacaktır.
İş sözleşmelerinde, sözleşmenin ne zaman sona ereceğinin belirtilmesi halinde "süresi belirli iş sözleşmesi", sözleşmenin ne zaman sona ereceğinin belirtilmemesi halinde de "süresi belirsiz iş sözleşmesi" söz konusudur.
4857/11. maddede, "Belirli süreli işlerde veya belli bir işin tamamlanması veya belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullara bağlı olarak" yapılmasından söz edilmiştir. İlk iki durum esas itibariyle geçici iş gücü gereksinimi doğuran halleri ifade etmekte olup, belirli süreli iş sözleşmelerinin kurulmasını haklı kılan nedenlerin başında gelir. Belirli süreli iş, sözleşmenin yapılması sırasında işin sona erme anının bilindiği veya öngörülebildiği işlerdir.
4857 sayılı kanunun 18. ve devamındaki maddelerden işçinin yararlanabilmesi için hizmet sözleşmesinin belirsiz süreli olması gerekir. Belirli süreli hizmet akdi ile çalışanların işe iade hükümlerinden yararlanması mümkün değildir.
--------------------------------------------------------------------------- -----
ERCAN KARAKAŞ - BİRGÜN
DENİZ FENERİ DAVASINDAKİ GELİŞMELER
ercankara...@birgun.net / 12:12 08 Mayıs 2009
Alman yargıçların, yüzyılın soygunu olarak niteledikleri Almanyadaki Deniz Feneri e.V.nin yaptığı soygunun davası sonuçlanalı aylar oldu. Soygunu yapanlar mahkûm oldular ve cezaevine konuldular.
Ama davanın Türkiye ile ilgili ayağı bir türlü ele alınıp gerekenler yapılmadı. Oysa Alman yargıçlar, Almanyadaki Deniz Feneri Derneğinde toplanan 42 milyon avronun, yaklaşık 17 milyon avrosunun Türkiyeye gönderildiğini ve paranın sahte belgelerle amaç dışı kullanıldığını tespit ettiklerini ilan ettiler.
Dava kararında da yer alan bu somut tespite rağmen AKP hükümeti ve artık görevde olmayan Adalet Bakanı ?ahin konuyu görmezden geldiler. Nitekim, Adalet Bakanı 29 Mart seçim sürecinde konuya ilişkin soruya, bana ne yahu şeklinde yanıt vererek davayı önemsemediğini göstermişti.
Hükümet ve bakan, kamuoyunun ve medyanın soygunun peşini bırakmamaları üzerine bu defa Almanyadan dosya beklendiğini, o gelmeden bir işlem yapılamayacağını vb söylemek durumunda kaldılar. Sonra çok gecikmeli de olsa dosya geldi. şleme koyulabilmesi için önce Türkçeye çevrileceği açıklaması yapıldı. Aradan 2,5 ay geçmesine rağmen dosyanın çevirisi ise henüz tamamlanmış değil.
Birilerini koruma adına Türkiyede iş böylesine yavaştan alınırken, Frankfurt savcılığı ikinci Deniz Feneri soruşturmasını başlattı ve Türkiyeye yeni bir dosya göndererek adli yardım talebinde bulundu. Talep yazısında, aralarında RTÜK Başkanı ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanının da bulunduğu 16 kişinin ifadelerine başvurulması, servetlerinin saptanmasının yanı sıra Deniz Feneri ile iş yapan 12 şirketin gelir-giderlerinin, faturalarının, evraklarının incelenmesi isteniyordu. Delillerin yok edilmemesi için bu şirketlere baskın yapılması da talep ediliyordu.
Almanyadan gelen yardım paraları karşılığında, bazı mal ve hizmetleri satmış görünen bu şirketlerin evraklarına el konulması, aslında bu satış işlemlerinin kağıt üzerinde yapıldığının görülmesi açısından önemliydi.
Ancak Adalet Bakanı ?ahin, bu ikinci dosyaya da gereken ilgiyi göstermedi. Önce, çevirisi yapılacak, onu bekliyoruz vs şeklinde açıklamalar yaptı. Ancak bir gün sonra Frankfurt savcılığının ikinci dosyayı Türkçe çevirisi ile birlikte gönderdiği ortaya çıktı. Yani bakanın açıkça kamuoyuna yanlış beyanda bulunduğu anlaşıldı. Tabii bu arada adı geçen şirketler de delilleri yok etmek için zaman kazanmış oldular.
Yeni Adalet Bakanının göreve başladığı gün Deniz Feneri davasına ilişkin olarak söyledikleri, hükümet cephesindeki vurdumduymazlığın devam edeceğini gösteriyor. Aradan 10 gün geçmiş olmasına rağmen Türkçe tercümesi ile gelen talebin karşılanması yönünde, yani 16 zanlının ve konuyla ilgili 12 şirketin sorgulanması yönünde harekete geçilmemesi umutsuzluk yaratıyor. Bu durum, hükümetin yolsuzluklarla mücadele bir yana, yolsuzluk yapanları koruyan bir tutum içerisinde olduğunu gösteriyor.
Ancak, Deniz Feneri davasının Türkiye ayağının yargı önüne çıkarılması, temiz toplum ve temiz siyaset için yaşamsal öneme sahiptir. O nedenle muhalefetin, medyanın ve tüm dürüst insanların bu davanın peşini bırakmamaları son derece önemlidir.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İsmail Küçükkaya ismail.kucukk...@aksam.com.tr
Yaşar Paşa'nın tarihi itirafı
Televizyonda konuşan, Türkiye'nin 25'inci genelkurmay başkanı. Sekiz ay öncesine kadar görevdeydi.
Yani her söylediği, yakın tarihi aydınlatacak bir isim, Yaşar Büyükanıt.
Nefesimi tutarak izledim. Son 3-4 yılın en çok sözü edilen konularına açıklık getirdi.
Büyükanıt'ın dünkü açıklamaları Türkiye'nin hangi noktaya geldiğinin, nasıl badireler atlattığının en net fotoğrafıdır.
Büyükanıt'ın daha üç gün önce "devlet hasta"sözleri manşetteydi. Onun ağzından ekranlara yansıyan sözler gerçekten "ciddi bir hastalık" izlerini işaret ediyor. Erken tedavi edilmediği takdirde ağır hasarlar bırakacak, ölümcül bir hastalık...
Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ve devletin kurumlarını koruma konusunda kendisini her zaman sorumlu hisseden ve Yaşar Büyükanıt'ı da çok sayan bir gazeteci olarak, samimi düşüncelerimi ifade etmek isterim.
Taşra baskılarımız gitmiş olmasına rağmen, bir an bile beklemeden bu düşüncelerimi yazıyorum.
Hissiyatım şudur: "Büyükanıt dönemi TSK açısından büyük bir talihsizlik olmuştur ve Büyükanıt Paşa TSK'ya ve Türkiye'ye maalesef zarar vermiştir."
O'nun tarihi itirafıyla başlayalım. Büyükanıt, "e-muhtra" olarak nitelenen "27 Nisan bildirisini siz mi yazdınız?" sorusuna şöyle yanıt verdi:
"Evet bunu ben kendim yazdım. Cuma akşamıydı. Oturup bizzat kendim yazdım. Neden cuma akşamı verdik? Ertesi gün Ankara'dan ayrılmam gerekiyordu. Dolayısıyla gitmeden önce yayınlanmasını arzu ettim."
BİREYSEL TAVIR MI KURUMSAL ZEKA MI?
Kurumlar salt bireysel kararlarla yönlendirilemezler, hele ülkenin kaderini etkileyen çok ciddi olaylarla ilgiliyse. O bildirinin tek başına yazılması kabul edilebilir bir zafiyet değildir. Ciddi kurumlar tek bir kişinin duygu ve düşünceleriyle, eylemleriyle tavır alamazlar. Kurumsal tavırlar önemlidir. Dün akşama kadar, bu yöndeki hiçbir iddiayı kabul etmek istememiş, inanamamıştık. Demek ki doğruymuş. Ve asıl önemlisi Büyükanıt'ın ardından gelen askerler ne asil isimlermiş ki, "bu kurumsal bir tavırdır" diyerek komutanlarını da yalnız bırakmamışlar.
Büyükanıt'ın sözleri bir güvenlik zafiyetidir. TSK'yı her zaman güçlü kılan, istişari mekanizmaların sağlıklı işlemesidir. Bu sayede kurumsal itibar her zaman en üst noktada korunmuştur. Şimdi 27 Nisan'ın, büyük ama affedilmez bir istisnası olduğunu görüyoruz. Çok üzücü.
27 Nisan Türkiye'nin genel çizgisini, siyasetin dengelerini, Türkiye'nin sosyolojisini değiştiren nitelikte bir olaydı. Prensip olarak iyi niyetli olduğunu düşünsek bile, Yaşar Büyükanıt'ın bir akşam saati, haftanın son gününde o açıklamayı tek başına yaptığını öğrenmek gerçekten çok acı. Öyle bir bildiri, tam bir zamanlama hatasıydı, taktik ve stratejik olarak da yanlıştı. Kurumsal zekâ her türlü bireysel beceri ve aklın önündedir.
O bildiri, AKP'ye fazladan 8-9 puan kazandırdı. Yaşar Büyükanıt buna katılmıyor:
"Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra, ne kadar isabetli bir şey yaptığımızı düşündük."
GENELKURMAY BAŞKANI'NIN TELEFONU DİNLENİLEN BİR ÜLKE
Büyükanıt'ı izlerken, bir yandan da son yılların sıcak tartışmaları, tarihi nitelikteki olayları bir bir gözümün önünden geçiyor.
Evet; ben TSK'nın iç ve dış pek çok çevre tarafından özellikle yıpratılmak istendiği düşüncesindeyim. Son dönemde ciddi bir operasyona maruz bırakılıyor askerler. İşte bu nedenle, İlker Başbuğ'un TSK'nın rehabilitasyonuna neden bu kadar önem verdiğini anlıyorum. Başbuğ'un işe, "kurum içi ilişki ve iletişimle başlaması" ne kadar doğruymuş. Çünkü dış operasyonlarla boğuşan TSK'nın, bir yandan da kendi bünyesinde hiç de hafife alınmayacak sorunlar yaşadığı görülüyor. "Benimle ilgili kampanya yürütüldü" diyen Büyükanıt'ın, Şener Eruygur'la ilgili "O'na çok şaşırdım" sözleri manidar.
En çok dikkatimi çeken açıklamalardan ikisini daha aktarayım. Büyükanıt, "Genç subaylar rahatsız manşeti, üretilmiş, enjekte edilmiş bir haberdir" dedi.
Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Sabri Uzun'la ilgili de, "Şemdinli olayları sırasında Meclis'e gidip benim hakkımda uydurma beyanatlar veriyor. Ben bunu ilgili makamlara ilettim ve o adam hemen görevden alındı" diye konuştu.
Bu iki açıklama, tarih kitaplarına girecek nitelikte.
Bir de dikkat çekici şu sözler: "Genelkurmay Başkanı iken telefonumun dinlendiğinden hiç kuşkum yok."
Meslektaşlarımız Birand ve Akar, 32'nci Gün'de çok iyi bir gazetecilik yaptılar.
Büyükanıt haklı; "Başarı da, başarısızlık da komutana aittir."
İnsan bazen kurumunu düşünemeyebilir. Peki, kendisini de mi düşünmez? Bir ara maçlarda Fenerbahçe gol attığında, Büyükanıt'ın havalara zıplamasını yadırgamıştım ve yazmayı düşünmüştüm ama "TSK da zarar görür" diyerek vazgeçmiştim. Yaşar Paşa, TSK'nın itibarına benim kadar özen göstermediğini ispatladı. Üzüldüm.
--------------------------------------------------------------------------- -----
CANIM BABAM HASAN ÖZDERİNİN AZİZ HATIRASINA,
( 13 Aralık 2004 Söz Eylemini Yitirdi...)
OZDERIN & OZDERIN
Mayıs 2009
Y A S A L U Y A R I
Bu mesaj ve ekleri, mesajda gönderildiği belirtilen kişi/kişilere özeldir ve gizlidir. Bu mesajın muhatabı olmamanıza rağmen tarafınıza ulaşmış olması halinde mesaj içeriğinin gizliliği ve bu gizlilik yükümlülüğüne uyulması zorunluluğu tarafınız için de söz konusudur. Mesaj ve eklerinde yer alan bilgilerin doğruluğu ve güncelliği konusunda gönderenin ya da Özderin Avukatlık Bürosunun herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Özderin Avukatlık Bürosu mesajın ve bilgilerinin size değişikliğe uğrayarak veya geç ulaşmasından, bütünlüğünün ve gizliliğinin korunamamasından, virüs içermesinden ve bilgisayar sisteminize verebileceği herhangi bir zarardan sorumlu tutulamaz.
DISCLAIMER
This message and attachments are confidential and intended solely for the individual(s) stated in this message. If you received this message although you are not the addressee, you are responsible to keep the message confidential. The sender has no responsibility for the accuracy or correctness of the information in the message and its attachments. OZDERIN Attorneys &Counselors at Law, Law Firm shall have no liability for any changes or late receiving, loss of integrity and confidentiality, viruses and any damages caused in anyway to your computer system.