OZDERIN AVUKATLIK BUROSU MAYIS 2009 BASINDA YARGI ARSIVI - http://www.metinozderin.av.tr ~ http://www.ozderin.net ~http://www.ozderin.eu
06 MAYIS 2009 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
Resmi Gazetede Bugün
6 Mayıs 2009 Tarihli ve 27220 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
YÖNETMELİKLER
Millî Savunma Bakanlığı Akaryakıt İkmal ve NATO POL Tesisleri İşletme Başkanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Ulusal Süt Konseyi Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ve Koruma Bölge Kurulları Çalışmaları ile Koruma Yüksek Kuruluna Yapılacak İtirazlara Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Orman Mühendisleri Odası Mesleki Deneyim Kazanma ve Meslek Mensupluğu Sınav Yönetmeliği
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliği
--------------------------------------------------------------------------- -----
Gazetelerde Bugün
CUMHURİYET
'Fener şirketi söndü' başlığıyla Yeni Dünya İletişim AŞ'de yaşanan gelişmeleri okurlarına aktarıyor. Vatan gazetesi RTUK Başkanı Akman'ın, Deniz Feneri e.V. yolsuzluğuyla ilgili savcılıkta ifade vermesini manşetine taşıdı. 'M.S. 2009 Türkiye' diyen Akşam, Mardin katliamını gerçekleştirenlerin aynı soyadını taşımalarına dikkat çekiyor.
Fener şirketi söndü
Almanyadaki Deniz Feneri iddianamesinde ismi en çok geçen Yeni Dünya İletişim A.Ş. (Kanal 7nin sahibi) 2007de sermaye arttırdı, 2008de sermaye azalttı. 2009da ise Kanal 7yi, Hayat Görsel Yayıncılık AŞye devrederek faaliyetine son verdi.
HÜRRİYET
AB: Derin şoktayız
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorulu üyesi Olli Rehn, katliam için derin şok ve üzüntü yaşadığını açıkladı. Vahşete iç tepkilerde çığ gibi.
MİLLİYET
Acı ve utanç
Çocukları ve hamile kadınları gözlerini kırpmadan, kafalarına ateş ederek katleden caniler kurbanlarla aynı sülaleden çıktı.
RADİKAL
Husumetten katliam çıktı
Çelebi ailesinin 'damat tarafıyla husumetili' kolu, kızın babasına söz geçiremeyince nişanı basmış!
AKŞAM
M.S. 2009 Türkiye
Türkiye, tarihinin en korkunç katliamının şokunda. Üstelik bu vahşeti yapanlar, ölen 33 kişi ile aynı soyadını taşıyan gelinin akrabaları.
POSTA
Mezarları iş makineleri kazdı
Mardin'de gerçekleşen saldırıda ölenler içinde Bilge köyü girişindeki mezarlıkta iş makineleriyle kabirler kazıldı. Büyükler için ayrı ayrı mezarlar kazılırken, katledilen 6 çocuk için kanal gibi uzun çukurlar açıldı.
VATAN
Akman 1.5 saat sorgulandı
Akmanların 'asli fail' olarak gösterdiği RTUK Başkanı Akman, Deniz Feneri e.V. yolsuzluğuyla ilgili savcılıkta ifade verdi.
HABER TÜRK
Emir, Şıh Mehmet'ten
Merdin'de 44 kişinin öldüğü katliamın emrini 'Şıh Mehmet' lakaplı Mehmet Çelebi'nin verdiği öne sürüldü. Şıh Mehmet gözaltına alındı.
BİRGÜN
Töre değil, devlet silahıyla vahşet
Başta Gül ve Erdoğan olmak üzere yetkililer, Mardin katliamını, 'töre', 'ilkellik' gibi nedenlere bağladı. Oysa katliamın asıl sorumlusunun, devletin koruculuk sistemi olduğu apaçık ortada.
SABAH
Bir gelin 44 cenaze
Korucu köyündeki vahşi katliamdan sonra silahlarla yakalanan 8 zanlı öldürülenlerin yakın akrabası çıktı.
TERCÜMAN
Modern Türkiye korkuttu
Avrupa Birliği adayı çağdaş Türkiye'de "Töre" bahane edilerek düğün evinin basılıp aralarında kadınlar ve minik çocukların da bulunduğu 44 kişinin katledilmesi, dünyayı şaşırttı.
YENİ ŞAFAK
Törerizm
Aynı aileden 47 kişinin düğün evinde namaz kılarken vahşice katledilmesi Türkiye'yi sarstı.
ZAMAN
Terör süsü vermek için çocukları da katlettiler
Mardin'de nişan yapılan evi basarak 44 kişiyi öldüren zanlılar silahlarıyla birlikte yakalandı. Kar maskeli saldırganların, kadın ve çocukları, terör süsü vermek için öldürdükleri anlaşıldı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
"Sümen altı edildi" iddialarına yanıt
Adalet Bakanlığı, Deniz Feneri e.V. dava dosyasının "sümen altı" edildiği iddialarıyla ilgili bir açıklama yaptı. Adalet Bakanlığı, davayla ilgili olarak Almanya'dan 3 Kasım 2008 tarihinde gönderilmiş bir evrakın bulunmadığını, bu belgenin ''sümen altı yapıldığı'' iddiasının da hiçbir şekilde gerçeği yansıtmadığını bildirdi.
ANKA
Ankara- Adalet Bakanlığı, Almanya'dan gelen Deniz Feneri e. V. yardım taleplerinin "sümen altı" edildiğine ilişkin haberlerle ilgili bir açıklama yaptı. Almanya'nın Kasım ayında bir yazıyla Türkiye'den hukuki yardım talep ettiği ve üç Alman görevlinin soruşturma sırasında Türkiye'de çalışması için izin istediği haberlerini hatırlatan Bakanlık, söz konusu yazıdan Adalet Bakanlığı açıklamalarında söz edilmemesi gerekçe gösterilerek bu belgenin "sümen altı" edildiği iddialarını yanıtladı.
Adalet Bakanlığı'nda Alman adli makamlarından gönderilen 3 Kasım tarihli bir evrak bulunmadığını, Alman adli makamlarının yabancı görevlilerin Türkiye'de hazır bulunması talebinin Alman Büyükelçiliği görevlilerince 24 Nisan günü verilen 20 Ocak 2009 tarihli adli yardım evrakı içinde yer aldığını kaydeden Bakanlık şu açıklamayı yaptı:
"Bu evrakın tamamı hafta son tatili dışında dört iş günü gibi makul bir süre içinde incelenerek 30 Nisan tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletilmiştir. Evrakta yer alan yabancı görevlilerin adli yardım işlemleri sırasında Türkiye'deki bulunmaları talebi hususundaki karar, bu işlemleri yapacak ilgili adli makamlara aittir."
Buna karşın bir adli yardım talebi olup olmadığı, nereye ne zaman yapıldığı konusunun Almanya nezdinde araştırılması için Dışişleri Bakanlığı'na yazı yazıldığı belirtilen açıklamada, "Kamuoyunda Deniz Feneri olarak bilinen dava ve soruşturmalarla ilgili Alman ve Türk adli makamlarının adli yardım talepleri, Bakanlığımızca iki ülke arasındaki sözleşmeler çerçevesinde gecikmeksizin işlemi yapacak olan mercilere ulaştırılmıştır" dedi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Dink davası
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesinde, görevi ihmal iddiasıyla 2 jandarma görevlisinin yargılandığı dava ile bu sanıklar ve dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz'ün de aralarında bulunduğu 8 sanık hakkında açılan dava birleştirildi.
AA
Trabzon- Davanın Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasına, tutuksuz yargılanan sanıklardan astsubay Okan Şimşek ile uzman çavuşlar Hacı Ömer Ünalır, Hüseyin Yılmaz ve Veysel Şahin katıldı.
Dönemin İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz, İstihbarat Şube Müdürü Kıdemli Yüzbaşı Metin Yıldız, aynı birimde görevli astsubaylar Gazi Günay ve Önder Araz ise duruşmaya gelmedi. Duruşmada taraf avukatları hazır bulundu.
Duruşmada hakim, astsubay Okan Şimşek ile uzman çavuş Veysel Şahin'in yargılandığı ''görevi ihmal'' davası ile Okan Şimşek, Veysel Şahin, Ali Öz, Hüseyin Yılmaz, Önder Araz, Metin Yıldız, Hacı Ömer Ünalır ve Gazi Günay hakkında, ''görevi kötüye kullanma'' iddiasıyla açılan dava arasında irtibat bulunduğunu kaydetti.
Bu nedenle, mahkemelerinin her iki davanın birleştirilmesine karar verdiğini bildiren hakim, birleştirilen davaların iddianamesinde sanıklara ''Görevi ihmal suretiyle görevi kötüye kullanmak'' suçlamasının yöneltildiğini kaydetti.
Dink ailesi avukatlarından Bahri Bayram Belen, söz alarak, birleştirilen iddianamede, sanıkların Dink'in ölümünden önce bilgi almalarına rağmen cinayet sonrası istihbarat aldıklarını göstermek için ''Haber Kayıt ve Bildirim Formu'' ile ''Görev sonuç raporu''nda sahtecilik yaptığının anlatıldığını, ancak bunun iddianamede suç isnadı olarak yer almadığını savundu.
Belen, bu nedenle iddianamede eksiklik olduğunu ve sanıklara ''sahtecilik'' suçunun da yöneltilmesi gerektiğini belirterek, iddianamenin düzeltilmesi için Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini talep etti. Mahkeme ise avukatın talebini yerinden görmeyerek reddetti.
Daha sonra duruşmaya gelen sanıkların kimlik tespitini yapan mahkeme, duruşmaya öğle arası verdi.
Olayın geçimişi
Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davada, tutuklu yargılanan Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci, Hayal'in, Dink'i öldürme planı yaptığı, bu amaçla silah temin etmesi için kendisine para verdiği, bu durumu jandarma istihbarat görevlisi olarak tanıdığı kişilere aktardığını iddia etmişti.
Müfettiş raporlarında, Coşkun İğci'nin bilgi verdiği görevlilerin, Jandarma Astsubay Okan Şimşek ile Jandarma Uzman Çavuş Vevysel Şahin olduğu öne sürülmüş, Trabzon Valiliği İl İdare Kurulundan bu iki görevli hakkında, ''Dink'in öldürüleceğini haber almalarına rağmen görevlerinin gereğini yerine getirmedikleri'' gerekçesiyle soruşturma izni istenmişti.
Soruşturma izni verilmesi üzerine Şimşek ve Şahin hakkında, görevi ihmal suçundan, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesinde dava açılmıştı.
Mahkemede ifade veren sanıklar, istihbarat bilgisini dönemin İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz'e ilettiklerini, onun konuyu kapattığını öne sürmüşlerdi.
Sanıkların ifadeleri üzerine dönemin Trabzon İl Jandarma Komutan Albay Ali Öz, İstihbarat Şube Müdürü Kıdemli Yüzbaşı Metin Yıldız, aynı birimde görevli astsubaylar Gazi Günay ve Hüseyin Yıldız ile uzman çavuşlar Önder Araz ve Hacı Ömer Ünalır hakkında da soruşturma izni verilmişti.
Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturmanın ardından, ilk davanın sanıkları Okan Şimşek ve Veysel Şahin ile Albay Öz'ün de aralarında bulunduğu 8 sanık hakkında, ''Görevi kötüye kullanmak'' suçundan yeni bir dava açılmıştı. Bu davaya bakma görevi de yine 2. Sulh Ceza Mahkemesine verilmişti.
Mahkeme tarafından, birleştirilen her iki davanın iddianamesinde, aralarında Albay Ali Öz'ün de yer aldığı 8 sanık hakkında, ''Görevi ihmal suretiyle görevi kötüye kullanmak'' suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapsi isteniyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
"Danıştay sanıklarını kurtarma operasyonu"
İşçi Partisi (İP) Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, Danıştay saldırısı davasının Ergenekon davasıyla birleştirilme girişiminin, Ergenekon davası üzerinden Danıştay sanıklarını kurtarma operasyonu olduğunu iddia etti.
AA
Ankara- Ergenekon Davasında tutuklu bulunan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in avukatlığını da yapan İşçi Partisi (İP) Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, Danıştay saldırısı davasıyla Ergenekon davasının birleştirilmemesi gerektiğini savundu ve bu taleple İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurduklarını söyledi.
Cengiz, Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanması eylemlerinin 2006 yılının Mayıs ayında gerçekleştirildiğini anımsatarak, bu eylemlerin sanıklarının 3 yıldır tutuklu olduklarını belirtti.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesine göre ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresinin en çok 2 yıl olduğuna, sürenin zorunlu hallerde gerekçesi gözetilerek uzatılabileceğine ve uzatma süresinin 3 yılı geçemeyeceğine dikkati çeken Cengiz, şunları söyledi: ''Böylece, aslında karar aşamasında bulunan Danıştay davasının, daha uzun yıllar süreceği belli olan Ergenekon davasıyla birleştirilmesi halinde Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanması eylemlerinden yargılanan sanıklar hakkında önümüzdeki 1.5 yıl içinde karar verilmesi mümkün olamayacağından, 31 Aralık 2010 tarihinden sonra tutuklu kaldıkları süre dikkate alınarak, mutlaka tahliye edilmeleri gerekecektir. Bu, Ergenekon davası üzerinden Danıştay sanıklarını kurtarma operasyonudur.''
--------------------------------------------------------------------------- -----
Bir gecede büyüdüler!
Türkiye, kanlı düğün baskının şokunu üzerinden atlatabilmiş değil. Mardin'e bağlı Bilge Köyü'nde, 44 kişinin öldüğü silahlı saldırıda 70'e yakın çocuk yetim ve öksüz kaldı. Yakınlarını kaybeden çocukların anlattıkları yürekleri dağlıyor; şiddetle büyüyen çocuklar, öç duygusunu öğreniyor. Bu çocukları yetiştiren toplumda töre, kanunlara üstün geliyor.
AA
Mardin- Mardin'in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü'nde, 44 kişinin öldüğü silahlı saldırıda yakınlarını kaybeden çocuklar, sabahın erken saatlerinden itibaren yakınlarının mezarını ziyaret etti. Mezarlıkta bazı çocuklar dua ederken, bazıları da mezar taşlarına sarılarak ağladı. Çocukların anlattıkları "dayanılır gibi değil".
"Her yer kan içindeydi"
Çocuklardan Sıddık Çelebi (12), olayda annesi Arife Çelebi'yi kaybettiğini belirterek, ''Olayın olduğu gün annem nişana gitmişti. Biz kardeşlerimizle birlikte evdeydik. Silah sesleri duyduk. Muhtarın kızının sesi geldi. Olay yerine gittiğimizde çok yaralı vardı, her yer kan içindeydi. Babam ve diğer köylüler, herkesi arabalara koydu. Hastaneye götürdüler. Sonra kara haber geldi. Annemin öldüğünü duydum. Saldırıda annemin yanı sıra iki amcamı ve iki dayımı kaybettim'' dedi.
"Çok zor bir olay"
11 yaşındaki Muhammet Selim Çelebi ise, saldırı günü evde olduklarını annesi ve kardeşlerinin nişana gittiğini belirtti. Önce dikkati başka yöne çekmek için trafoya ateş açıldığını belirten Çelebi, ''Daha sonra eve ateş ettiler. Olayda annem, ablam ve 1 yaşındaki yeğenim öldü. Çok zor bir olay'' diye konuştu.
"Ortada kaldık"
Canan Çelebi (11) de anne ve babasını saldırıda kaybettiklerini anlatarak, ''Annem ve babamı kaybettik. Biz ortada kaldık. Teyzem bizi yanına alacağını söyledi. Durumumuzun ne olacağını bilmiyoruz. Kardeşlerimle birlikte mezarın başından ayrılmak istemiyoruz'' dedi.
"Dayanılacak gibi değil"
Mehmet Akyol da olayda amcasının oğlu ve 9 aylık hamile olan eşi Abide Akyol'u kaybettiklerini anlattı. Doğum yapmak üzere olan Abide Akyol'un 1 yaşındaki çocuklarının da yetim ve öksüz kaldığını vurgulayan Mehmet Akyol, ''Ölenlerin hepsi bizim akrabalarımız. Neden yapıldığını bilemiyoruz. Dayanılacak gibi değil'' diye konuştu. Mehmet Akyol ve Abide Akyol'un yakınları düğünlerinde çektikleri fotoğrafları ile ağıt yaktılar.
"Keşke uyuya kalmasaydım da ben de ölseydim"
Köydeki düğüne uyuyakaldığı için katılamayan köy öğretmeni Sadık Akbulut, ''Keşke uykuda kalmasaydım da ben de ölseydim. Çok zor bir durumdayım'' dedi.
Kendisi ve eşi Bedia Akbulut'un da saldırının yapıldığı düğüne davetli olduğunu belirten Akbulut, ''Düğünden önce biraz yatayım dedim. Uykuda kalmışım, eşim de uyandırmamış. Silah sesleri üzerine uyandım. Önce ava çıkan köylüler sandım. Olayı duyunca inanamadık. Saldırıda bir öğrencimi kaybettim'' dedi.
Psikolojik durumlarının iyi olmadığını ifade eden Sadık Akbulut, şöyle konuştu:
''Keşke uykuda kalmasaydım da ben de ölseydim. Yarın köye Ankara'dan psikologlar gelecek, bizlere ve öğrencilere destek verecek. 4 yıldır köyde bulunuyordum, aile arasında dışa yansıyan olaylar hiç olmuyordu. Okuldaki öğrenciler de her iki tarafın çocukları, bundan sonra nasıl olacak bilemiyorum. Duruma göre öğrencilerimizin yatılı bölge okullarına gönderilmesi de gündemde.''
Öte yandan, okul panosuna saldırıda hayatını kaybeden Ayşe Çelebi'nin arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğrafları konuldu.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Üskül, Mardin'deki saldırıyı kınadı
Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül Mardin'in Mazıdağı ilçesi Bilge Köyü'nde yaşanan 44 kişinin yaşamını yitirdiği saldırıyı kınadı. Üskül "Yaşanan vahim olay, okullarda, başta yaşam hakkı olmak üzere, uluslararası insan hakları sözleşmeleri içinde yer alan ilkeler ışığında bir eğitim verilmesinin zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır" dedi.
ANKA
Ankara- Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül Mardin'in Mazıdağı ilçesi Bilge Köyü'nde yaşanan 44 kişinin yaşamını yitirdiği saldırıyı kınadı.
Üskül "Yaşanan vahim olay, okullarda, başta yaşam hakkı olmak üzere, uluslararası insan hakları sözleşmeleri içinde yer alan ilkeler ışığında bir eğitim verilmesinin zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır" dedi.
Üskül yaptığı yazılı açıklamada, Mardin ili Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde meydana gelen ve 44 kişinin yaşamını yitirdiği olayın üzücü olduğu kadar düşündürücü olduğunu söyledi. Vahşi saldırının akıl, mantık ve vicdan açılarından asla kabul edilemeyeceğini ifade eden Üskül, saldırının insanın en temel haklarından biri olan yaşama hakkına karşı işlenmiş en acımasız saldırı olduğunu kaydetti. Üskül şunları söyledi:
"İster kan davası denilsin, ister töre cinayeti, hiçbir şekilde izah edilemeyecek bu vahşi saldırıda küçücük çocukların, hamile kadınların bile katledilmiş olması her birimizde daha da derin yaralar açmıştır. Saldırganların hukuk içinde cezalandıracakları konusunda hiç kimsenin kuşku duymaması gerekmektedir. Ceza yasalarımız yenilenmiş, bu ve benzeri suçlara getirilen cezalar artırılmıştır. Ancak görülmektedir ki, bu ve benzeri ilkel saldırılar cezalarla değil, ancak eğitim ile ortadan kaldırılabilir. Bu noktada, çocukluk çağından itibaren insan hakları eğitiminin ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Yaşanan vahim olay, okullarda, başta yaşam hakkı olmak üzere, uluslararası insan hakları sözleşmeleri içinde yer alan ilkeler ışığında bir eğitim verilmesinin zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu eğitim, sadece müfredattaki konuların öğretilmesi yoluyla değil, aynı zamanda, sosyal ilişkilerin geliştirilmesi, insana ve haklarına saygı gösterilmesi, hoşgörünün yaygınlaştırılması yönünde de olmalıdır."
--------------------------------------------------------------------------- -----
Fener şirketi söndü
Almanya'daki Deniz Feneri iddianamesinde ismi en çok geçen Yeni Dünya İletişim AŞ (Kanal 7nin sahibi) 2007'de sermaye arttırdı, 2008'de sermaye azalttı. 2009'da ise Kanal 7'yi, Hayat Görsel Yayıncılık AŞ'ye devrederek faaliyetine son verdi.
Aykut Küçükkaya
Cumhuriyet- Almanyadaki Deniz Feneri iddianamesinde ismi en çok geçen Yeni Dünya İletişim AŞ (Kanal 7nin sahibi) davanın başladığı tarihten sonra adım adım tasfiye edildi. Dosya, Frankfurttan Ankaraya ulaştığında ise şirketin faaliyetine son verildiği ortaya çıktı. Tasfiye süreci CHPnin deliller karartılıyor iddiasını gündeme getirirken adli yardım talebinde bulunan Almanya, yaşanan bu gelişmeden habersiz. Almanyanın asıl failler olarak nitelendirdiği isimlerin Yeni Dünyada gerçekleştirdiği tasfiyenin adım adım süreci özetle şöyle:
2007de sermaye arttırdı Kanal 7 markasının sahibi Yeni Dünya şirketin sermayesini 8.6 milyon YTLden 14.6 milyon TLye çıkardı.
2008de sermaye azalttı Eylül 2008de görülen Deniz Feneri e.V. davası sırasında ismi en çok geçen şirket bu kez sermayesini yüzde 97.2 oranında azalttı. Sermaye bir anda 14 milyon 600 bin TLden 400 bin YTLye düşürüldü. 14.2 milyon TLnin ise Almanyanın asıl failler diye suçladığı şirket ortaklarına dağıtılmasına karar verildi.
2009da Kanal 7yi devretti 4 Aralık 2011 tarihine kadar RTÜKten Kanal 7 için yayın izni bulunan Yeni Dünya, Almanyadan Deniz Feneri dosyası gelmeden kanalın yayın hakkını Hayat Görsel Yayıncılık AŞye devretti. Yeni Dünya İletişim AŞnin faaliyetine son verildi.
Hayat Görselin eski adı Yeni Pasifik
İnşaat Enerjisi Sanayi ve Ticaret AŞydi. Yeni Pasifikin 21 Mart 2005 tarihli Ticaret Sicil Gazetesindeki kayıtlara göre ortakları Zahid Akman, Türkiye Deniz Feneri Ankara Temsilcisi Mevlüt Kocaydı. Ankara merkezli Yeni Pasifik - Almanyadaki Deniz Feneri operasyonundan 9 ay sonra, 17 Ocak 2008 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi adres kayıtlarına göre İstanbul Eyüp, Otakcılar Cad. No: 78 adresine taşındı. Bu adres Yeni Dünya ile aynı adresti. Bu tarihten sonra Akman şirket ortaklığından ayrıldı. Hem Pasifikin hem Yeni Dünyanın ortakları aynı isimlerdi: Zekeriya Karaman, Mustafa Çelik, İsmail Kahraman...
Almanyanın Nisan 2009da Türkiyeye gönderdiği adli yardım talebinde yer alan eski enerji şirketi yeni adıyla Kanal 7nin yeni yayıncısı oldu. Deniz Feneri davasında skandalın Türkiyedeki başsorumlusu olarak gösterilen Karaman, yeni şirkette yüzde 40lık paya sahip olurken diğer isimler İsmail Karahan ve Mustafa Çelik de yüzde 15er hisse aldı. Böylece Alman Savcılığının Deniz Feneri dosyasında meslek edinilmiş şekilde dolandırıcılık yapmaktan ötürü suçladığı Zahid Akman eskiden sahibi olduğu bir şirketin yeni adıyla Kanal 7nin sahibi olmasını RTÜK Başkanı olarak onaylayan isim olarak tarihe geçti.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Polis stada giremeyecek!
AKŞAM
Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin önlenmesine dair 5149 sayılı kanunun 5.maddesi gereğince, bugünden itibaren polisin stat, salon ve spor alanlarının içinde görev yapması ortadan kalktı.
Polis, genel asayiş ve spor alanları çevresindeki önlemi dışında, stat ve salon içlerinde görev almayacak. Profesyonel ve amatör resmi ile özel tüm spor müsabakalarını kapsayan uygulama nedeniyle bundan böyle spor kulüpleri her türlü sportif müsabakalarında saha içinde, tribünlerde sporcu giriş ve çıkış kapıları, koridorları, hakem ve gözlemci odaları, basın tribünü ve röportaj odalarında, idari bölümlerde 1. Güvenlik bariyeri dahil olmak üzere, özel güvenlik personeli çalıştıracak. Müsabakalarda görev yapacak özel güvenlikçilerin listesi İllerde Emniyet Müdürlükleri ile ilgili federasyonların temsilcilerine verilecek. Türkiye Süper ligi dahil olmak üzere bu haftadan itibaren polisler, saha içinde görev yapmayacak...
ÖZEL GÜVENLİK ELEMANI İÇİN 4 YIL ERTELENMİŞTİ
28 Nisan 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5149 sayılı Spor'da Şiddetin Önlenmesine dair Kanunda , kulüplerin gerekli önlemleri alması ve özel güvenlikçilerin yetişmesi amacıyla dört yıl ertelenen ve 5 Mayıs 2009 tarihi itibarıyla yeniden yürürlüğe giren 5.maddede şöyle deniliyor:
"Spor kulüpleri, güvenliği sağlamaya yetecek sayıdaki güvenlik elemanlarını, müsabaka öncesinden, müsabakanın tamamlanıp, seyirci ve sporcuların tahliyesine kadar geçecek dönem içerisinde müsabakaların yapılacağı yerde bulundurmak ve spor alanlarının iç güvenliğini sağlamaktan yükümlüdür. Spor kulüpleri bu kanunda yer alan yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla müsabaka ve saha güvenliğinin sağlanmasına yetecek sayı ve nitelikte, yasalar çerçevesinde özel güvenlik hizmeti satın almaya yetkilidir. Özel Güvenlikçilerin bu kanundan doğan görevlerinin ifası sırasında ateşli silah taşımaları yasaktır"
--------------------------------------------------------------------------- -----
PO, 'ihalelerden men' kararını yargıya taşıdı
Dünya / 06.05.2009 - 17:23
Şirket, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı aleyhinde, yürütmenin durdurulması ve söz konusu kararın iptali istemiyle dava açıtı
İSTANBUL - Petrol Ofisi A.Ş (POAŞ) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ihalelere katılmaktan yasaklama kararını yargıya götürdü.
POAŞ'tan Borsaya gönderilen yazıda, "Şirketimiz hakkında 21 Nisan 2009 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan, ihalelere katılmaktan yasaklama kararına ilişkin olarak, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı aleyhinde Ankara 12. İdare Mahkemesi nezdinde yürütmenin durdurulması ve söz konusu kararın iptali istemiyle dava açılmıştır" denildi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Tatlıses'e haciz şoku
Sabah /
Doğtaş, alacaklarını tahsis edebilmek için İbrahim Tatlıses'in Kuşadası ile Bodrum'daki otellerine haciz koydurdu.
Doğtaş Yönetim Kurulu Başkanı Davut Doğan, alacaklarını tahsis edebilmek için İbrahim Tatlıses'in Kuşadası ile Bodrum'daki otellerine haciz koydurduklarını söyledi.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Sektör Meclisi Başkanlığını da yürüten Doğan, gazetecilerle yemekli toplantıda bir araya geldi.
Gazetecilerin, şarkıcı İbrahim Tatlıses'in DOĞTAŞ aleyhine açtığı davaya ilişkin soruları üzerine açıklamalarda bulunan Doğan, Tatlıses'in kendilerine açtığı davayı kaybettiğini söyledi.
Tatlıses'e yaptıkları işler karşılığında aldıkları çekleri icraya verdiklerini ve şarkıcının Kuşadası ile Bodrum'daki otellerine haciz koydurduklarını anlatan Doğan, Kuşadası'ndaki otelin üzerinde 1 milyon TL'lik haciz bulunduğunu, satış gününden bir gün önce 1 milyon TL ödendiğini ve haciz işleminin sona erdiğini ifade ederek şöyle konuştu:
''Diğer alacağımız yaklaşık 2 milyon TL, bunun karşılığında da Bodrum'daki otele haciz koydurduk ve haciz işlemi devam etmektedir. Oradaki otelin satış işlemi başlamış durumda. Tatlıses, satış öncesinde ya bize parayı ödemeli ya da otelin satışıyla biz paramızı temin edeceğiz. Bizi mahkemeye kendisi verdi, böyle bir borcunun olmadığını belirtti ve gecikme olduğunu söyledi. Bizden tazminat talep etti. Bu, mahkemece reddedildi. Bodrum'daki otelin bilirkişi raporu çıktı. Ekspertiz raporuna göre 6,5 milyon TL değer tespit edildi. Bu değere itiraz ettiği için karar, mahkeme tarafından inceleniyor. Ancak, bir kez daha itiraz hakkı olmadığı için biz mayıs ayı içinde satış günü bekliyoruz. Otele talip olma konusunda bir kararımız yok ama ben Kuşadası'nda olduğu gibi paramızı ödeyeceğini sanıyorum.''
''SÜREKLİ BÜYÜYEN BİR ŞİRKETİZ''
Yönetim Kurulu Başkanı Davut Doğan, Doğtaş olarak her yıl yüzde 50 ile 70 arası büyüyen bir şirket olduklarını söyledi.
Geçtiğimiz yılın son çeyreğinde gelen ekonomik krizin etkisiyle planladıkları yüzde 25'lik büyümeyi, yüzde 20 olarak gerçekleştirdiklerini belirten Doğan, kriz olmasına rağmen hedeflerini revize ettiklerini, özellikle KDV indirimi ile büyümeyi yüzde 10 olarak planladıklarını kaydetti.
Aslında daha fazla büyümeyi hedefleyen bir şirket olduklarını, sektörde yüzde 25'lik bir daralma olmasına rağmen, Doğtaş olarak yılın ilk 4 ayında yüzde 20'lik büyümenin kendilerini sevindirdiğini ifade eden Doğan, yurt dışı pazarda da KDV indirimiyle birlikte şu anda çok iyi durumda olduklarını ifade etti. Doğan, şöyle konuştu:
''Kriz süresince işçi çıkarmadık. İşçi çıkarmadığımız gibi giderlerimizi kısma yoluna gittik. Ne mutlu ki hiçbir işçi çıkarmadığımız gibi cumartesi de dahil olmak üzere fabrikamız tam kapasiteyle çalışmaktadır. Mobilya sektöründe KDV indiriminin kalıcı olmasını istiyoruz.''
''Ben yenilendim'' sloganıyla bu yıl markalaşmaya daha fazla önem vereceklerini belirten Doğan, Türkiye'de tüm sektörler içinde 60 markanın, sektörde de sadece 3 firmanın sahip olduğu devlet destekli ''Türk kalite belgesi'' ile dünya markası olma yolunda hızla ilerlediklerini söyledi.
Doğan, devlete 5 yıllık stratejik iş planı sunduklarını, plan doğrultusunda yurt dışında mağaza açmaya önem vereceklerini de sözlerine ekledi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
PETKİMDE DÜN DE İŞ BIRAKMA EYLEMİ YAPILDI
13:09 06 Mayıs 2009
Petrol İş Sendikası üyesi PETKİM işçileri dün de 2 saat, geç iş başı yaparak, toplu sözleşme taleplerinin karşılanmasını istedi. Sendika, ilk altı ayda yüzde 10, ikinci altı ayda enflasyon artı enflasyonun yarısı refah payı şeklinde ücret zammı istiyor. Patronun uygulanan ikili ücret uygulamasına son verilmesi gerektiğini belirten Petrol İş Sendikası, bunun için de işe yeni giren işçilere yüzde 30 ek zam daha yapılmasını talep ediyor. Aliağa PETKİMde, Petrol İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ilerleme sağlanamadı. 28 Nisan Salı günü işçilerin tam gün üretimi durdurmasının ardından işveren, yeniden toplu sözleşme masasına döndü. İstanbulda 30 Nisan Perşembe günü taraflar arasında yapılan görüşmede, patron teklifini yükseltti. Ancak, Petrol İş Sendikası, taleplerinin karşılanmadığını belirterek, yeni öneriye hayır dedi. Taraflar, bugün yeniden bir araya gelecek.
=
Patronlar öpüşmeye ara veriyorlar
Türkİye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), yönetim kurulu üyeleri ve üye sendikalara gönderdiği bir yazıyla ''domuz gribi'' riskine karşı öpüşme alışkanlığının bir süre askıya alınması önerisinde bulundu. TİSK Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Kudatgobilik, domuz gribi konusunda yönetim kurulu üyeleri ve TİSK üyesi sendikaların genel sekreterlerine bir yazı gönderdi. Kudatgobilik, son günlerde Meksika'da başlayarak bütün dünyayı tehdit eden domuz gribinin hızla yayıldığına dikkati çekti. Dünya Sağlık Örgütünün ''sağlık alarmı'' seviyesini 4'ten 5'e çıkardığını vurgulayan Kudatgobilik, bu seviyenin, salgının insandan insana geçebileceğini gösterdiğini ve bu tehdidin çok ciddi biçimde Türkiye'yi de etkileyebileceğini ortaya koyduğunu belirtti. Kudatgobilik, yazısında şunları kaydetti: ''Şayet sizler de uygun görürseniz, ananevi olarak erkekler arasındaki öpüşme alışkanlığımızı bir süre askıya alarak, söz konusu ciddi salgının yayılması riski konusunda kısmi de olsa bir tedbirin başlatılması hususunu bilgi ve tasvibinize sunarım. '' Kudatgobilik, bu tedbirin, ilk TİSK Yürütme Komitesi ve Yönetim Kurulu toplantılarından itibaren uygulanmasını da teklif etti.
=
Hızarlar ölüme meydan okuyor
Ağrıda kavak ağaçlarının yasaklanması ve kesilmeye başlanması ile birlikte hızarlar ölüme meydan okuyarak ağaç kesmeye devam ediyorlar. Ağrıda saldığı polenlerden dolayı kavak ağaçlarının yasaklanması hızarcılık yapan kişilerin işini artırdı. Yoğun bir şekilde kavak ağaçlarını kesen hızarcılar 30 metreyi bulan ağaçlara tırmanarak adeta ölüme meydan okuyorlar. Yüksek olan ağaçları 5 ile 10 lira arasında kestiklerini belirten Nazim Taşkin adlı hızarcı, normal ağaçları ise 3 ile 5 lira arasında kestiklerini söyledi. Büyük riskler alarak ağaçların tepesine çıktıklarını birçok kez düşme tehlikesi geçirdiklerini ifade eden Taşkın Ekmek paramızı çıkarmak için bunu yapmaya mecburuz. Çıktığımız ağaçlarda birçok tehlike atlatıyoruz ancak yine de bu işten ekmek kazanıyoruz. Kavak ağaçlarının yasaklanması ile işlerimiz daha da yoğunlaştı dedi.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Y A Z A R L A R
--------------------------------------------------------------------------- -----
CENGİZ ÇANDAR - Radikal
Ahmet Davutoğlu ile yeni dış politika
Kapsamlı bir hükümet değişikliği olunca herkese bildiği ve anladığı varsayılan bakanlık alanlarına ilişkin soru yöneltiliyor ya da yazı erbabı durumdan vazife çıkararak kendiliğinden yeni bakanlardan biri hakkında görüş kaleme alıyorlar.
Bana kimse Hazine veya Milli Eğitim, Ulaştırma vs. gibi bakanlara ilişkin görüşlerimi merak edip sormadı. Yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğluna ilişkin sorulara ise muhatap oldum.
Önceden, Davutoğlunun bakanlığının -parlamento dışından tek bakan olmasına rağmen- bende hiçbir sürpriz etkiyi yaratmadığını belirtmeliyim. Hatta, kabine değişikiği spekülasyonları yapıldığı sıralarda, kim nereye geliyor soruları ortaya atılığı vakit, Davutoğlunun Dışişleri Bakanı olmasının beklenmesi gerektiğini ve bunun doğal olacağını yakın çevremde söylemiştim.
Ahmet Davutoğlu, AK Parti iktidarı döneminde dış politikada o kadar sivrilen bir isim oldu ki, Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan üzerinde, her ikisine yönelik olarak tek etkili şahsiyet olduğu biliniyordu.
Davutoğlunun yüksek profili bende hep Amerikada Nixon döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers ile Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Henry Kissinger arasındaki durumu hatırlattı. Sonunda William Rogers yerini Kissingere bıraktı. O gün bugündür Ruskı pek hatırlayan yok ama Kissinger görüntüsü hiç silinmedi.
Dolayısıyla, Ahmet Davutoğunun eninde sonunda Dışişleri Bakanı olması gerekiyordu ve oldu.
***
Henry Kissinger ile Ahmet Davutoğlu arasında illa bir benzetme yapılacak ise, her ikisinin de akademiyadan gelmiş oldukları ve yine her ikisinin stratejiye düşkünlükleri söylenebilir.
Bu bakımdan, Ahmet Davutoğlu, Türkiye geleneğinde Prof.
Fuat Köprülü istisna edilirse ki, onun alanı uluslararası ilişkiler değildi- hiç raslanmadık bir Dışişleri Bakanı tipi.
O nedenle, dünkü Radikalde Deniz Zeyrekin bugüne dek perde arkasından yönlendirmenin dayanılmaz hafifliğini yaşamış bir ismi, karar vermenin kurşuni ağırlığını yaşamadan değerlendirmek olmaz hükmünün üzerinde durmak gerekebilir.
Bununla birlikte, Davutoğlunun kariyer diplomatların çok büyük bölümünde görülmeyen, bugüne dek ortaya koyduğu sorun çözmeye ilişkin yaratıcı yönü düşünülürse, başarılı bir Dışişleri Bakanı olabileceğini düşünmek için yeterli gerekçe bulunur.
Gerçekten Ahmet Davutoğlu, son yıllarda Erdoğan hükümetlerinin dış politika başarı hanesine yazılacak ne varsa, ne olduysa bunların
altına imzasını atmış olan kişidir. Üstelik, bunu pek görünmez bir işlev ile yapmıştır. Sonuçları çok görünür olan ve uluslararası sahnede yankılanan birçok işi
sessiz sedasız başarmıştır.
Bakan kimliği ve sıfatı ile aynı tür sonuçlar elde edebileceğini bekleyip görmek gerekecektir,
ama başarılı olabileceğine ilişkin ipuçları aksini düşünmenin
çok üzerine çıkıyor.
Davutoğlunun başarı sicili
daha ziyade Ortadoğudaki performansına ilişkin olduğu için onun kumandasındaki Türk dış politikası için dün İstikâmet Ortadoğu gibisinden başlıklar basında yer aldı. Bu gözlemden yola çıkılarak zaten sorunlu olan AB sürecinin olumsuz etkilenebileceği şeklinde görüşlere yer verildi.
Ben, Ahmet Davutoğlunu bugünkü ününe sahip olmadığı dönemlerde bilirim. Birkaç panel ve televizyon programında birlikte yer almıştık ve görüşlerimiz birçok noktada uyuşmuş ve kesişmişti.
Son bir yıl içinde biri Avusturyada, diğeri Washingtonda Brookings Institutionda iki kez aynı
panelde bulunduk. Viyanadaki Kreisky Centerdaki panelde Türkiye, Avrupada Avrupalı, Ortadoğuda Ortadoğulu, Kafkasyada Kafkasyalı olabilir tezini Türkiyenin özgün kimliği
ve Osmanlı geçmişinden yola çıkarak inandırıcı biçimde ortaya koyduğuna tanık oldum.
Yani?
Yani, Ahmet Davutoğlunun Ortadoğudaki etkili performansının İstikâmet Ortadoğu-AB süreci olumsuz etkilenebilir şeklinde bir denklemi haklı çıkaracak nitelikte olduğunu düşünmek doğru olmayabilir.
Bununla birlikte, Ahmet Davutoğlunun Ortadoğuya özel bir ağırlık vermesi de beklenmelidir ama bu, öyle olması gereken
bir husustur. Zira, Ortadoğu, dünyanın en sorunlu bölgesi olduğu gibi, Türkiyenin de en fazla elle tutulur sonuç elde ederek, uluslararası sistemde ağırlık koyabileceği bir alandır.
Dahası, Ortadoğu, Türkiye-Amerika ilişkilerinin Obama döneminde belkemiğini oluşturacak ve Türkiye-Amerika ilişkilerini sağlam kazığa bağlayacak bir numaralı alandır.
Bu alanda Davutoğlunun know-howını Türkiye için bir artı olarak kaydetmek de isabet vardır.
***
Ahmet Davutoğlu, bir stratejist olarak isim yapmış olmakla birlikte, kafasındaki stratejinin
ne sonuç alabileceği henüz belli değildir. Bence, Ahmet Davutoğlunun asıl önemli ve değerli yanı iyi bir taktisyen olmasında. Kendisi bunun ne kadar farkında bilemem ama Ortadoğudaki taktik hamleleri Türk diplomasisinin kazanç hanesine yazılmıştır.
Taktik söz konusu olunca, hata yapılması pek mümkündür. Yıkıcı olan strateji hatasıdır; taktik hatalar düzeltilebilir cinstendir. Davutoğlu, Ortadoğuda taktik hatalar yapmıştır. Bunları: 1) Şartlar; 2) Kendisi düzeltmiştir.
Irakta savaş öncesi ve sonrasında yapılan bir dizi taktik hata, şartlara Türkiyenin tedricen adapte olması ve Davutoğlunun sessiz sedasız düzeltmesi sayesinde bir hatalar silsilesi olarak gözükmemiş, tersine, Türkiyenin Ortadoğuda doğru bir politika izlemesi gibi kamuoyuna yansımıştır.
Bunların neler olduğu ayrı bir yazı konusu.
Ancak, Davutoğlunun formüle ettiği komşularla sıfır sorun politikası doğru bir politika olmuş ve Türkiyenin Ortadoğuya ilişkin soft power yaklaşımı Türkiyenin bölgede ve giderek uluslararası alanda etkisinin ve öneminin artmasını sağlamıştır.
Sonuç olarak, Dışişleri teşkilatı bakımından Davutoğlunun idareci yanının nasıl olacağını ve buradaki başarı veya başarısızlık hanesinin nasıl dolacağını henüz bilebilmemiz imkânsızdır.
Siyaset üreticisi olarak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlunun başarılı performansına ilişkin kendi payıma pek kuşku duymuyorum.
Bu vesile ile yeni Dışişleri Bakanına başarılar diliyorum.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Nail Güreli - Milliyet
nail.gur...@milliyet.com.tr
Devlet hastaların parasıyla faizcilik yapıyor
Evet, devlet hastaların parasıyla faizcilik yapıyor. Devlet bunu nasıl yapar, eli ayağı yok ki demeyin. Bakın, elleriyle ayaklarıyla, yani birtakım kurumlarıyla bu işi nasıl yaptığını anlatalım.
Diyelim, hastasınız, sürekli kullanmanız gereken tıbbi malzeme var. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşması olan bir hastaneden, o malzemeye ihtiyacınız olduğunu belirten ve bir yıl geçerliği olan heyet raporu alıyorsunuz. Doktor, iki ayda bir, ihtiyacınız için reçete yazıyor. O malzemenin satışını yapan medikal bir kuruluşa gidiyorsunuz. Aldığınız tıbbi malzemenin birim fiyatının tamamını (diyelim, 300 TL) cebinizden hemen ödüyorsunuz. Medikalci kurum size rapor, reçete, fatura, kimlik ve sigorta belgelerinizin fotokopisi gibi bir sürü belge veriyor. Bu belgelerle SGKya, (İstanbul için Fındıklıdaki bürosuna gidip) devletin size iade etmesi gereken 300 TLnizi geri alacaksınız. Fakat SGK, ödediğiniz malzeme bedelinin tamamını değil, belli oranda daha azını ödüyor, yani hastanın cebinden peşinen bir miktar para alıyor. Ya gerisini ne zaman ödüyor?
Dört ay sonra!
Daha büyük miktarlar var. Binlerce hastanın toplamını hesaplarsanız, eski parayla trilyonu bulur.
Muhtaç hastaların trilyonlara varan bu paralarını dört ay boyunca kim işletiyor?
Al sana sosyal devlet!
SGKnın, yani devletin bu yaptığı faizcilik olmuyor mu? Bu paraların, hem de hastaların sırtından sağlanan rantı necilik oluyor?
Devlet faizcilik yapar mı? Hem de hastaların, fakir fukaranın parasıyla!
İlaçta da benzer durum var. Burada da hastaların, onlardan daha çok eczanelerin ve ecza depolarının parasını en az 60 gün boyunca SGK, yani devlet kullanmış oluyor. İşin bu yanı, ayrı bir yazı konusu.
Bir kitap
Genç kuşağın araştırmacı/soruşturmacı gazetecilerinden Belma Akçura, genişletilmiş 5. baskısını yapan Derin Devlet Oldu Devlet kitabından sonra, önemli bir belgesele daha imza attı: Ağcanın Derin İlişkileri - Abdi İpekçi Suikastının Aktörleri Anlatıyor (New Age Yayınları, 2009)
Akçuranın kitapları yakın, hatta güncel tarihin karanlıklarını aydınlatacak nitelikte, ama aydınlığa bakan kim? Son kitabından şu iki bölümün başlığı bile, bu acı gerçeği kafalara dank ettiriyor:
Cinayeti kimler, nasıl planladı? - MİT, Ağcayı araştırmamıza izin vermedi
Bir şiir
Dizelerimiz, Aydın Öztürkün Yağmur Yüreklim kitabından (Berfin Yayınları, 2009):
ne gün buluta dönmüştü/ ne oluklarda yağmur / yelkovanlar sağanaklardan geçiyordu/ buğulu camlarda kırıla kırıla/ kırkıma yağmurun sesiyle girdin / merhaba yağmur yüreklim
--------------------------------------------------------------------------- -----
Güneri Cıvaoğlu - Milliyet
gunericivao...@milliyet.com.tr
Demokrasinin haremi yargı
ANAYASAda değiştirilmesi akla bile getirilmemesi gereken iki kurum vardır.
1- Milli Güvenlik Kurulu.
2- Anayasa Mahkemesinin -olabildiğince- bağımsız yapılanması.
MGK, demokratik rejimin hâlâ sigortası olmak durumunu sürdürüyor. MGK, iktidarla askerin bir araya geldiği ve temel devlet sorunlarının eşit koşullarda konuşulduğu meşru platformdur.
Böylece asker, görüşlerini iktidara yansıtabilir.
Asker ile iktidar arasında sağlıklı diyalog kurulabilir. Komutanların oradaki söylemleri askerin siyasete müdahalesi olarak yorumlanmaz.
Askerin içindeki birikimler, hiyerarşik kanallarla komutanlara, oradan da MGKya ulaşabilir.
MGKyı kaldırmak ya da işlevlerini kısmak askerle siyasi iktidar arasında diyaloğun sabotajı olur.
Demokraside taşlar iyice yerine oturuncaya kadar bu durum Türkiyenin gerçeğidir.
İğdiş etmemek
ANAYASA Mahkemesinin yapılanmasını değiştirmeye gelince:
Taslak maddelerinde böyle bir girişim seziliyor.
Anayasa Mahkemesi üyeleri sayısını 21e çıkarmak ve 12sinin TBMM tarafından seçilmesini hedeflemek diye formüle edilen bu anayasada değişiklik girişimi siyaseti daha da gerecektir.
Meclisin oy çoğunluğu iktidar partisinde... Bu çoğunluk Anayasa Mahkemesi üyelerinin de çoğunluğunu seçecek... O zaman, Anayasa Mahkemesi o siyasi partinin iradesini yansıtacak.
Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi nasıl bağımsız ve tarafsız olabilir?
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapabilmek hakkı adına dosya sayısının çok artacağı gerekçesiyle üye sayısını artırmak, popüler tavırdır.
Halka Haklarını aramak için tek tek Anaya Mahkemesine başvurma olanağı tanıyorum mesajı verilirken, Anayasa Mahkemesinin tarafsızlık ve bağımsızlık kökleri kurutulmuş olacak.
Bu yapılanmada yargının siyasalaşması tehlikesi büyüktür. Kuvvetler ayrılığında yasama meclisi çoğunluğu ile yürütme zaten örtüşmüş bulunuyor. Yargının kumanda aleti de yasamaya geçerse sormak gerekir:
Çanlar kimin çalıyor?
Bu alarmı veren başka hükümler de var. O nedenle muhalefet partilerinin karşı tavır koymaları hiç yadırganmasın. Demokrasinin haremi yargıdır.
Devletin kurumları arasında uyumu ve ahenkli çalışmayı sağlamakla görevli makam Cumhurbaşkanlığıdır.
Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ana muhalefet lideri Baykalla başlayarak siyasi parti liderlerini bir dizi görüşmeler için Çankaya Köşkünde kabul ediyor.
Bu görüşmeler dizisi gündeminde anayasa değişikliği maddeleri için ulusal mutabakat sağlamak da varsa Cumhurbaşkanı Gülün inisiyatifi olumludur.
Öte yandan... Siyasi partilerin uzlaşması, iktidar partisinin dikte ettiği hükümleri kabul etmek değildir.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İsmail Küçükkaya - Akşam
ismail.kucukk...@aksam.com.tr
Koruculuk sistemi, dert mi çözüm mü?
Mardin'deki katliam gerçek bir insanlık trajedisi. Türkiye, binbir türlü akıl almaz olay yaşanabilen bir ülke olsa da böylesi bir drama insanın inanası gelmiyor. Ölen kadınların üçü de hamileymiş. Canına kıyılanlar arasında çocuklar da var. Yürek acısı...
Ne kadar ironik, köyün adı da Bilge...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün partisinin grup toplantısında, 'olumsuz bir gelenek anlayışının, töre, töre, töre denerek yıllar yılı ülkemize ödettiği bedelin, bu da çok acı, açık ve net faturası olmuştur' diyerek üzüntüsünü ifade etti. Önemli sözler...
Erdoğan'ın ifadesi ve ardından yaptığı çağrı, toplumsal bir uyarı mekanizmasına işaret ediyor. Takvimlerin 2009'u gösterdiği bir tarihte böyle bir olayın yaşanması ayrı bir dram. Dünden itibaren gündeme koruculuk sistemi tartışmaları da girmiş durumda.
Yabancı basında bol miktarda koruculuk sistemiyle ilgili negatif haber ve yorumlar ortaya çıktı. Farklı kaynaklar bu olay vesilesiyle, korucuların uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet, tecavüz gibi olaylara karıştıklarını yazdılar. Televizyonda Dicle Üniversitesi akademisyenlerinden Mazhar Dağlı, 'koruculuk güvenliği sağlamak yerine tehlike yaratıyor' dedi.
İyi niyetli eleştirilerin yanında, PKK sempatizanlarının ve aşırı liberal görüşlü bir kısım kamuoyu yapıcılarının koruculuğa karşı çıktıkları da ayrı bir gerçek.
Bilge Köyü'nün bütün erkekleri korucuymuş. Hepsi devletten maaş alıyor ve hepsine devlet tarafından silah verilmiş. Yani önceki gece yaşanan katliam koruculuk sistemini tartışma sahasına çekiyor ister istemez.
O halde biraz sistem analizi yapmaya çalışalım:
ASKERİN BAKIŞI
Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadelede koruculuk mekanizmasının çok yararlı olduğunu düşünüyor. Henüz Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde Yaşar Büyükanıt, koruculuk sistemini çok övmüş ve bölücü terörle mücadelede, bu insanların devletin yanında yer almalarının önemine işaret etmişti. Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı olduğu süreçte de basına yaptığı açıklamalarda aynı tavrını sürdürdü. Benzeri yaklaşım İlker Başbuğ'da da görüldü. Zaman zaman korucuların eleştiri konusu yapılması karşısında askerler, münferit hataların olabileceğini ama bir bütünlük içinde mekanizmanın yararlar sağladığı düşüncesini dile getirdiler. En son, Harp Akademileri konuşmasında Orgeneral Başbuğ, koruculuk uygulamasının terörle mücadeledeki etkisi nedeniyle ABD'nin Irak'taki direnişi kırmak için bu yolu denediğini ve başarılı olduğunu, şimdi aynı sistemi Afganistan'da uygulamaya koyduklarını hatırlatmıştı. Gerçi, bir fark var: ABD bunu başka ülke topraklarında uyguluyor.
Şu anda bölgede 60-65 bin civarında korucunun görev yaptığı belirtiliyor. Yani oldukça yüksek bir sayıya ulaşılmış durumda.
GÜVENLİK SORUNU MU?
Koruculuk sistemine karşı çıkanlar bunun 'yeni bir güvenlik sorunu' yarattığını savunuyorlar.
'Bu insanlar PKK'nın bitmesini isterler mi?' sorusuyla korucuların varlık sebebinin terör olduğu iddiasını seslendiriyorlar.
Koruculuk mekanizmasını 'Devlet silahlı güç kullanma hakkını bir başkasına devredemez' teziyle eleştiriyorlar. Tabii şunları sormak gerekir: 'Korucuya ne gibi bir eğitim veriliyor. Uygulamanın nasıl bir kurumsallığı var? Yetki aşımına gidilmesi nasıl engelleniyor ve nasıl bir cezai mekanizma devreye sokuluyor?' Kamuoyunun bilgilendirilmesi şart.
Askerler bu konuda en baştan beri net ve iddialılar: 'Bölgeyi iyi bilen bu insanlar bölücü terörle mücadelede sayısız yararlar sağlıyor.' Coğrafyayı da biliyorlar, dili de, o bölgenin kültürünü ve sosyolojisini de...
Bir yandan da korucunun yaptığı hata devlete mal ediliyor. Tıpkı askerin hatalarında olduğu gibi. Ama asker bir sisteme bağlı ve neyi nasıl yaparsa nasıl karşılık göreceğinin farkında. Eğitimi de buna göre veriliyor.
Konuya bölge insanı açısından bakınca karışık psikolojiler devreye giriyor.
Evet, koruculuk sisteminin faydaları olduğu muhakkak. Bunu, bölgeye gidip gelen gazeteciler gözlemleme imkanına sahipler. Özellikle taktik açıdan, devletin elindeki kuvvetli bir silah. Ne var ki stratejik bakımdan bu güçlü silahın ters etkiler yapabilmesi ihtimali üzerinde duruluyor. Bölge insanı korucuya nasıl bakıyor? Korucu olmayanı dışlıyorsun anlamı çıkar mı? 60 bin kişiyi kendi adamımız yaparak 6 milyon insanı kontrol edebilir miyiz? Sistem gerçekten başarılı mı bunu kanıtlayan sonuçlar nelerdir?
Önemli olan kahramanlar üretmek değil halkı kazanmak. Koruculuk sistemi halkı kazanmamıza yardım ediyor mu? Bilge Köyü'ndeki katliam bir yandan yüreğimizi yakarken, diğer taraftan bu can alıcı soruları gündeme taşıdı, tartışalım...
--------------------------------------------------------------------------- -----
İş kazalarında Avrupa birincisiyiz
İbrahim IŞIKLI / SOSYAL GÜVENLİK VE İŞ HUKUKU
Dünya - 06.05.2009 - 08:51
Sanayileşmeye bağlı olarak çalışanların maruz kaldıkları iş kazası ve meslek hastalıklarında artışlar olmaktadır. Sanayileşme ve yeni üretim yöntemleri beraberinde bazı tehlikeleri de getirmiştir. Yoğun makineleşme ve karmaşık üretim sürecinin neden olduğu iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu ölümler ve uzuv kayıpları artmıştır. İş kazaları, işçilerin eğitimsiz olması ve dikkatli çalışmaması ile işverenlerin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almamasından kaynaklanmaktadır. Ülkemiz, iş kazaları istatistiklerinde Avrupa'da ilk sırayı, dünyada ise 3. sırayı almaktadır.
Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili olarak toplumu bilinçlendirmek amacıyla her yıl İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası etkinlikleri düzenlenmektedir. Bu yıl, 23. İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası 4-10 Mayıs 2009 tarihleri arasında kutlanıyor. Bu hafta yapılan etkinliklerle işçi ve işverenlerin "İş Sağlığı ve Güvenliği"nin iş yaşantısındaki önemini kavramaları amaçlanmaktadır.
İş güvenliğinin amacı;
a) İşçilerin bedensel ve ruhsal sağlığını korumak,
b) İşletmenin güvenliğini sağlamak,
c) Üretimin güvenliğini sağlamak,
olarak sayılabilecektir.
İş sağlığı ve güvenliği dünyada en önemli konular arasında yer almakta, kayıp kontrol analizleri yapılmaktadır. Bu analizler sonucunda elde edilen bilgiler ışığında oluşan kayıpları azaltma yolunda büyük adımlar da atmaktadırlar. Bu ülkelerde iş güvenliği mühendisliği kavramı çok seneler önce başlamış ve bunun sayesinde çok önemli olumlu sonuçlar alınmıştır.
İşletmelerde meydana gelen iş kazaları ile ilgili olarak yapılan incelemelerde kazaların yüzde 50 oranında kişisel kusurlardan kaynaklanan tehlikeli hareketlerden ve yüzde 48 oranında da işletmelerdeki güvensiz çalışma koşullarından kaynaklandığı saptanmıştır.
İş güvenliğinde temel kural öncelikle güvenliksiz ve kötü çalışma koşullarının ortadan kaldırılmasıdır. İş kazaları ile ilgili olarak gerek iş müfettişleri gerekse de sigorta müfettişleri tarafından yapılan teftişlerde ilk yapılan değerlendirme kazanın meydana gelmesinde güvenliksiz ve kötü çalışma koşullarının olup olmadığı ile ilgilidir.
İşletmelerde iş güvenliği önlemlerinin alınmaması sonucunda iş kazası veya meslek hastalıkları meydana gelebilmektedir. İş kazaları ve meslek hastalıklarından korunmanın en etkin yolu işyerlerinde iş güvenliği prensiplerine uygun bir çalışma düzeni kurmaktır.
İşletmelerin iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin önlemleri almaları, gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle meydana gelecek iş kazaları, meslek hastalıkları ve hastalıkların sonuçlarını telafi etmekten daha kolay, daha ucuz ve daha insancıldır.
SSK istatistiklerine göre iş kazası ve meslek hastalıklarına ilişkin sıklıklara bakıldığında;
. En sık iş kazası 25-29 yaş grubunda, en sık meslek hastalığı vakası 40-44 yaş grubunda meydana gelmektedir.
. En fazla kazanın olduğu saatler 1'inci iş saatidir.
. En fazla 1 ila 3 işçi çalıştıran işyerlerinde iş kazası meydana gelmektedir.
. İş kazalarının sebep olduğu hasarların b aşında yırtıklar ve yaralar gelmektedir.
. İş kazası bakımından önde gelen sektör metalden eşya imali (Makine hariç) sektörü,
. Meslek hastalıkları yönünden ise kömür madenciliği sektörüdür.
Hem işçilerimizin daha güvenli bir ortamda çalışmalarını sağlamak, hem de beden ve ruh sağlıklarını korumak için mutlaka mevzuatta belirtilen iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması gerekmektedir.
--------------------------------------------------------------------------- -----
İş akdi feshinde işyerinin dikkate alması gereken kriterler
Av. Ali YÜKSEL / YARGITAY KARARLARI
Dünya - 06.05.2009 - 09:08
Av. Cihan AVCI
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 11.12.2006 gün ve 2006/24963 E. sayılı kararında birleşmeden kaynaklanan işgücü fazlalığından ötürü işverence yapılacak fesih işlemlerinde işverenlerin dikkat etmeleri gereken birtakım kaideleri göstermiştir. Gerçekten de Yargıtay'ın kararında değindiği bu kaideler işverence yapılan işyeri ve işletmeden kaynaklanan geçerli nedene dayalı fesihlerin sıhhati için son derece büyük önem arz etmektedir. Uygulamada işverenlerin özellikle bu kaidelerden haberdar olmaması sebebi ile haksız uygulamalar yaptıkları ve işten çıkartılan işçilerin davalar açıp kazandıkları gözlenmiştir. Bahse konu kararda davacı işçi, iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek işe iadesini talep etmiştir. Davalı işveren ise işyerinin birleşme nedeni ile devrinden sonra işgücü fazlalığı ortaya çıktığını, sendika ile yaptıkları görüşme sonucunda gönüllü olarak ayrılmak isteyenler ile emekliliğe hak kazananların öncelikle işten çıkartılmasına karar verildiğini, iş akdinin feshinde sendika ile yapılan toplantıda alınan kararlara harfiyen riayet edildiği iddiası ile feshin geçerli nedene dayandığını bu nedenle de davanın reddini talep etmiştir. Yerel mahkeme davacı talebini kabul etmiştir. Yargıtay önüne gelen bu olayla ilgili olarak öncelikle yapılması gereken işin; birleşme nedeni ile iş gücü fazlalığının doğup doğmadığının belirlenmesi, daha sonra iş sözleşmesi feshedilen işçilerin seçiminde dikkate alınan kriterin objektif ve genel olarak uygulanıp uygulanmadığının tespiti olduğunu belirtmiştir. Yargıtay işgücü fazlalığı nedeni ile iş akdi feshedilen işçilerin seçiminde dikkate alınacak kriterlerin hukuken korunabilir olması, objektif ve genel olmasını yeterli görmüştür. İncelememize konu Yargıtay kararı her ne kadar birleşmeden hasıl olan işgücü fazlalığı sebebine dayalı geçerli fesihleri incelemekte ise de yapılan değerlendirmeler küçülmeden ötürü yapılacak geçerli nedenle fesihlerde de dikkate alınabilecektir. Kararda da açıklıkla ifade edildiği üzere işgücü fazlalığının doğmasından ötürü yapılacak geçerli nedenle fesihlerde iş akdi feshedilecek işçilerin tayininde dikkate alınan bir kriterin var olması büyük önem taşımaktadır. Burada üç mesele üzerinde durmak gerekir. Birinci mesele hangi hal ve şartlarda işgücü fazlalığının oluşmuş olacağıdır. Yargıtay işgücü fazlalığının tespiti için işyerinin mahalinde keşif yapılmasını ve bu keşifte biri işyerinin faaliyet konusunda uzman, biri hukukçu, biri mali müşavir olan bilirkişi kurulunun hazır bulunmasını, kuruldan iş gücü fazlalığına dair rapor alınmasını gerekli görmüştür. İkinci mesele ise işgücü fazlalığından ötürü yapılacak geçerli nedenle fesihlerde işten çıkartılacak işçi tespitinde dayanılan bir kriterin olmasıdır. Bu noktada bir ispat sorunu söz konusu olabilir. İşverenlerin işten çıkartılacak işçilerin seçiminde bir kritere dayandıklarını ispat edebilmeleri için işyerinde bu kriteri ilanen tebliğ etmeleri en makul yoldur. Aksi takdirde işten çıkartılacak işçilerin tayininde bir kritere dayanıldığı ispat edilemeyecektir. İncelememize konu olayda işveren bunu sendika ile yaptığı görüşme tutanağı sayesinde ispatlamıştır. 3. mesele ise dayanılan kriterin objektif, doğru, hukuken korunabilir ve genel olması meselesidir. Bu noktada da bir değerlendirme sorunu vardır. Ancak bu değerlendirme sorununun cevabı da esasen yine incelememize konu Yargıtay kararında saklıdır. İşveren işgücü fazlalığı sebebi ile bir kısım işçinin iş akdini feshedecekse öncelikle gönüllü olarak ayrılmak isteyenlerden başlamalı, bunlardan sonra hala işgücü fazlalığı varsa bu defa da emekli olarak çalışan kişileri işten çıkarmalıdır.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Vesayet altındaki Meclis, Anayasa'yı nasıl değiştirebilir?
Emre AKÖZ - SABAH
Yeni Anayasa nasıl olmalı? Hangi temel ilkeler üzerine kurulmalı? Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası'nın hangi maddeleri özellikle değiştirilmeli?
Gazeteler bu ve benzeri soruların cevabını arayan haber, dizi ve yorumlar yayınlıyor.
İyi yapıyorlar. Güzel yapıyorlar. Doğrusunu yapıyorlar. Ancak çok önemli bir soruna pek değinmiyorlar:
Anayasa Mahkemesi'nin onay vermediği tek bir maddeyi dahi Meclis değiştiremez!
Bu cümle ne anlama geliyor?
Biraz geçmişe dönelim:
Hatırlarsanız geçen yıl AKP ve MHP anlaşmış, DTP de onlara katılmış ve sonuçta 411 gibi müthiş bir oy çoğunluğu ile Anayasa'nın 10 'uncu ve 42 'nci maddeleri değiştirilmişti.
Bu maddelerin değiştirilmesiyle, öğrenciler arzu ettikleri giyim tarzı ile üniversiteye gidebileceklerdi.
Ancak CHP, Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak değişikliklerin yok hükmünde sayılmasını istedi.
Niye? Çünkü CHP'ye göre bu iki maddenin yeni hali, 2'nci madde ile çelişiyordu.
AYM'nin "Maddelerin içeriklerini denetlememizi istiyorsunuz. Halbuki 148'inci maddeye göre bizim böyle bir yetkimiz yok" diyerek, CHP'nin başvurusunu reddetmesi gerekiyordu.
Aksi halde Anayasa'nın kendisine tanımadığı ve apaçık engellediği bir yetkiyi kullanmış olacaktı.
Ancak 5 Haziran 2008 günü AYM, böyle bir yetkisi olmamasına rağmen, Anayasa değişikliklerini iptal etti.
Bunun anlamı şuydu:
Artık Anayasa'nın herhangi bir maddesini değiştirmek için AYM'nin onayı gerekiyordu.
Başka bir deyişle Meclis'in yasama yetkisi elinden alınmıştı.
AYM'nin en azından zımni onayı olmadan, Meclis hiçbir Anayasa değişikliği yapamazdı.
Hiçbir parti bu yargı darbesine karşı gelmedi: Çünkü o sırada AKP ve DTP hakkında kapatma talebiyle AYM'ye dava açılmıştı. Onların durumu protesto edecek halleri yoktu.
10'uncu ve 42'nci maddeleri AKP ile birlikte değiştiren MHP ise sessizce ellerini ovuşturuyordu.
***
Bu yeni bir durum değildi aslında:
1960 darbesinden sonra siyasi sisteme öyle bir biçim verilmişti ki muhalefetin, yani CHP'nin istemediği bir kararı Meclis alamazdı. Alsa dahi uygulama fırsatı bulamazdı.
Muhalefetin adeta veto yetkisi vardı.
(Burada CHP'yi hem bir parti adı, hem de bürokrasinin Meclis'teki uzantısı olarak okuyacaksınız.)
Veto mekanizmasının nasıl çalıştığını işte 10 ve 42'nci maddeler değiştiğinde gördük:
Meclis yargısal tecavüze uğradı.
Bir Meclis'i meclis yapan en önemli özellik olan ' yasama yetkisi' elinden alındı. (Hani kuvvetler ayrılığı vardı?)
***
Bundan sonra Anayasa değişikliği yapılabilir mi? Elbette yapılır. Ama nasıl?Şöyle:
CHP'nin değişiklik konusunda ikna olması, işin içine katılması ve dolayısıyla AYM'ye başvurmaması gerekir.
Not: Tabii aslında sürecin işleme biçimi tam tersi! Askeri ve yargı bürokrasisi ikna olacak ki CHP'ye "Buna karşı çık" baskısı yapmasın.
Yani 5 Haziran 2008'den itibaren Meclis'in yapacağı herhangi bir Anayasal değişikliğin ' bağımsız iradesi' ile bir alakası bulunmayacak.
Her değişiklik, bir ' pazarlığın' sonucu olacak. (Ama tabii bu pazarlık vatandaşa ' uzlaşma' diye sunulacak.)
İşte bu yüzden Anayasa'yı değiştirme hazırlıkları beni hiç mi hiç heyecanlandırmıyor.
--------------------------------------------------------------------------- -----
Osman Şenkul
Türkiye'nin 21. yüzyıl ayıbı koruculuk sistemi
06.05.2009 | Osman Şenkul | Analiz - REFERANS
Uludere'den Çukurca'ya uzanan yolun sınıra en yakın noktasındaki köylerden birinde, hem köy kahvesi hem de dinlenme tesisi olarak işlev gören çayhaneyi işleten Cemal Amca, eğreti kapıdan içeri giren, Kalaşnikov silahı ve sivri mermi uçlarının ışıldadığı kütüklüğünü donanmış delikanlıyı göstererek, "İşte bu benim oğlum" dediğinde, bölgede çok tepki çeken bir söz espri olarak dudağımdan dökülüvermişti: Demek oğlun caş?
Cemal Amca, konukseverliğin inceliği ve benim art arda özürlerimin etkisiyle yalnızca "Bizden caş çıkmaz, ekmek parası" diyerek konuyu geçiştirmeye çalışmıştı. Kürtçede "sıpa" anlamına gelen "caş" hain anlamında ve daha çok korucular için kullanılıyor. Cemal Amca iki oğlunun olduğunu, ikisinin koruculuğu sırayla yaptıklarını söylemişti; aradan bir süre geçtiğinde yine konakladığımda Cemal Amca koruculuk sırası gelen diğer oğlunu tanıştırmıştı.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da PKK ile mücadele için kurulan koruculuk sistemi, 27 Eylül 1986 yılında devreye sokuldu. Ancak yasada "Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur" diye tanımlanan korucular aradan geçen süre içinde bir suç mekanizmasına dönüştü. İçişleri Bakanlığı'nın 1996 tarihli "Hizmete Özel" belgeleri, her üç köy korucusundan birinin, suç işlediğini gösteriyordu; koruculardan birçokları soygunculuk, gasp, tecavüz gibi ağır suçlarla suçlanıyordu. Yalnızca 1996 yılına kadar 23 bin 222 geçici köy korucusunun görevine, işledikleri çeşitli suçlar nedeniyle son verilmişti. Yine 1996'da Başbakan Erbakan, MİT raporunu kaynak göstererek "Güneydoğu'da koruculuk sistemi adeta eroin şebekeleri gibi çalışıyor" diyordu. Devlet, 2000 yılında sayıları 92 bini bulan korucuları azaltma yoluna gitti; yaşı 45'i aşanlar emekli edildi. Ancak, günümüzde hâlâ 60-65 bin arasında devlet tarafından silahlandırılmış korucu var.
Cemal Amca'nın koruculuk ile ilgisi yalnızca "aileye düzenli bir para girsin" düzlemindeydi ve salt bu nedenle -köyündeki başka ailelerde de olduğu gibi- kendi ailesi için bir tane koruculuk tahsis ettirmişti. Oysa bölgenin birçok yerinde koruculuk, ağalığın resmileştirilmiş durumuna dönüştü.
Tarafsızlık ve güvenlik konularına titizlikle uyan medya kuruluşlarının muhabirleri bölgede seyahat ederken arabalarına resmi görevliler de dahil kimseyi almazlar ve bu ilkelere genellikle güvenlik görevlileri de uyar. Ancak gazeteciler, özellikle de gerginliklerin tırmandığı dönemlerde korucuların böylesi kuralları hiçe saydıklarına çok kez tanık olmuşlardır.
Ağalar maaştan pay alıyorlar
Şırnak bölgesinde çatışmaların sürdüğü bir gün havanın kararmakta olduğu saatlerde Midyat üzerinden Cizre'ye ulaşmaya çalışırken yola dizilmiş taşları son anda fark edip durduğumuzda, şoför ile ikimizin burnuna dört Kalaşnikov birden dayanmıştı. Neye uğradığımızı anlamadan dört korucu birden arka koltuğa sıralanmış devam etmemizi istiyorlardı; o koşullarda itiraz etmenin tehlikesini bildiğimizden, durumu fırsata dönüştürme yolunu seçip sohbete giriştiğimizde, ağaların, halen 700 lira dolayında olan korucu maaşından yaptıkları kesintilerin ayrıntılarını da öğrenmiştik. Davetsiz konuklarımızın yaklaşık 200 korucunun başı olan ağası, evli olmayanlardan yüzde 50 pay alıyor, evli olanlardan aldığı payı da yüzde 30'a indirme "adaletini" gösteriyordu.
Bölgedeki sürekli şoför-tercümanlarımızdan Ali'nin yolu, bir Japon gazeteciyi Cizre'den Diyarbakır'a götürürken Mazıdağı bölgesine yakın bir yerlerde korucular tarafından kesildi bir gün. "Kendilerinin PKK'lı olduklarını söylediler ama konuştukları Kürtçeden Mazıdağı bölgesinden olduklarını anladım ve bunu polise söyledim" diye anlatmıştı Ali Cizre'ye döndüğünde. Polis daha sonra Japon gazetecinin gasp edilen kamerasını koruculardan kurtarmış ancak parasının izine ulaşamamıştı.
--------------------------------------------------------------------------- -----
BAŞKALARININ ADALETİ ÇOK FARKLI
melihalti...@birgun.net / 13:29 06 Mayıs 2009
Melih ALTINOK - BİRGÜN
Reha Muhtarın pazartesi gecesi yayımlanan Çok Farklısı, bunca zamandır netleştirmeye çalıştığım, ancak bir türlü gerçeküstücü formundan kurtaramadığım Ergenekon ve adalet isimli eskizlerimi natüralist bir tabloya dönüştürdü.
Televizyonun beş benzemez örneği, görüntünün de gücünü arkasına alarak, azımsanmayacak bir nesnellikle samimiyet testine tabi tutabilme gücü kuşkusuz ki bu netlikte önemli rol oynuyor. Ama Ateş Hattı zamanlarına göre ciddi bir entelektüel dönüşüm yaşadığını sevinerek takip ettiğimiz Muhtarın, konuklarına politik konumlanışlarının karşı cephesinden sorular yöneltmesi ve diğer program formatlarından farklı olarak aynı soruyu tüm katılımcılara sırayla yöneltmesini de atlamamak gerekiyor.
Biliyorum sürekli okurlarım biraz şaşıracaklar ama yazının bundan sonrasını her zamankinin aksine, ironiden kaçınarak neredeyse şablona yakınlaşan bir yalınlıkta kaleme alacağım. Tabii ki elimden geldiğince.
Muhtar, o gece Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin temsilcilerini ağırlıyordu. Sohbet Ergenekon soruşturmasına gelince, hukuk ve adalet konusu ön plana çıktı.
Özetle:
CHPli Hakkı Süha Okay kendisinden beklenildiği üzere, Ergenekon soruşturmasında ciddi hukuk ihlalleri yaşandığını ve bu bakımdan mahkemeden çıkacak sonuç ne olursa olsun, kamu vicdanında bir rahatlama yaratmayacağını belirtti. Yani Okaya göre, usul ihlali, sonucu gölgeleyecekti.
MHPli Şevket Bülent Yahnici kendisinden beklenildiği üzere, Ergenekon soruşturması sürecinde hukukun ihlal edildiğini, iddia makamının siyasi reflekslerle hareket ettiğini ve bu bakımdan davanın özünde siyasal iktidarın rövanşı alma çabası olduğunun altını çizdi. Yani Yahniciye göre de usul hemen hemen her şeydi.
AKPli Mustafa Elitaş, bugünlerde (ironi) kendilerinden beklenildiği üzere, hukuka saygılı olunması gerektiğini, Ergenekon operasyonunun AKPnin inisiyatifinde olmadığını ve bu bakımdan dava sürecinin gayet sağlıklı işlediğini belirtti. Yani Elitaşa göre usulde bir sorun olmadığı için sonuç da (inşallah-ironi) sağlıklı olacaktı.
DTPli Selahattin Demirtaş kendisinden beklenildiği üzere, Fıratın ötesinden dem vurup müzmin muhalifliklerini-memnuniyetsizliklerini dile getirdikten sonra, operasyonlar bölge ye kaymadıkça davadan bir sonuç çıkmayacağını (sanki çıkmaması temennisiyle birlikte-ironi) belirtti. Yani Demirtaşa göre davanın selameti bir açıdan da pozitif bölgesel ayrımcılık yapılmasına bağlıydı.
Sohbet Muhtarın yaratıcı seperatörlerinin araya girmesiyle, polise taş atmaktan yargılanan Terörle Mücadele Yasası mağduru Kürt çocuklarına geldi.
Özetle:
CHPli Okay, her ne kadar çocukların davasında şimdilik usul ihlal edilmiş olsa da sonuçta mahkemelerin gerekli indirimleri yaparak adaleti tahsis edeceğini, telaşa mahal olmadığını belirtti. (Katılımcımızın yukarıdaki beyanatına bakınız.)
MHPli Yahnici, devletin yargısının siyasileşip etnik ayrımcılık yapamayacağını, devletin başta olduğunu ve Kürtlerle kaybedilmiş seçimin rövanşına girmesinin düşünülemeyeceğini belirtti. (Katılımcımızın yukarıdaki beyanatına bakınız.)
AKPli Elitaş, hukuka saygılı olunması gerektiğini, davanın siyasal iktidarın inisiyatifinde olmadığını, bu bakımdan her şeyin yolunda olduğunu belirtti. Usul de normaldi, sonuçta Allah Kerim olacaktı. (Katılımcımızın yukarıdaki beyanatına bakmanıza gerek yok.)
DTPli Demirtaş, devletin Fıratın ötesine karşı aşırı hassas davrandığını, operasyonların hep bölgede yapıldığını, bu davada bölgesel ayrımcılık yapılmaması gerektiğini belirtti. (Katılımcımızın yukarıdaki beyanatıyla karıştırmayınız.)
Özetle ironi serbest:
Gördüğünüz üzere Mecliste grubu bulunan ama vicdanlarımızda küsurat bile oluşturamayan partilerimizin tümü hâlâ kendine demokrat. Ne usul diye tutturan Ergenekon avukatlarının umurunda hukuk ve çocuklarımız, ne de Ergenekon karşısındaki dik duruşlarından(şimdilik de olsa) ve ezilenlerin sözcülüğünü (bir bölgede de olsa) üstlenmelerinden ötürü hakkını verdiklerimizin.
Herkesin hakkını vermeli; sağ olasın Reha Muhtar.
--------------------------------------------------------------------------- -----
GERÇEK
İ. Sabri Durmaz-dur...@evrensel.net
1 Mayısta Taksimde ne oldu, ne yapıldı?
2 Mayıs günü çıkan yandaş ya da muhalif sermaye basını, Taksimin emekçilere açıldığı anlamına gelen sevinç çığlıkları manşetleriyle çıktı. Meğer o basın, işçi davalarına ne kadar duyarlıymış, 1 Mayısa ne büyük özlem duyarmış da haberimiz yokmuş! Öyle ki; bu basındaki Taksim aşkı, örneğin Kadıköydeki mitingi ve alanı dolduran on binlerce işçiyi hiç görmedi; ya da 3 bin kişilik miting olarak gösterip küçümsedi.
Sermaye basını mı şaşırdı yoksa Taksimci platform onları da mı etkisine alacak bir kahramanlık gösterdi, artık buna okuyucularımız karar versin!
Bir şey daha eklemek gerekir. Sermaye basınının, sadece Kadıköy değil Türkiyenin her yerinde yüze yakın merkezde gerçekleşen ve 250-300 bin emekçinin kendi talepleriyle; 1 Mayısı işçilerin, emekçilerin Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olarak kutladığı gösterilerden de hiç söz etmemesi, onların 1 Mayıs aşkı konusunda biraz edişe uyandırıcıdır. Ama Taksimci platformun da bütün bu eylemlerden hiç söz etmemesi, hatta ellerinden geldiği yerde engellemek için uğraşması da göz önüne alındığında; Taksimci platformla sermaye basını arasında, maalesef 1 Mayıs karşısında bir ideolojik yakınlık akla daha yatkın görünmektedir.
YAPILAN ANLAŞMA
NEYDİ?
Sermaye basınının bir diğer ortaklaştığı konu ise hükümetin, İstanbul emniyet müdürü ve İstanbul valisinin anlayışını ve krizi yönetme yeteneğini övmelerdir. Sendikacılarla ve makul 1 Mayısçılar ile marjinal, terörcü grupları ayırmasını ve olayları büyütmeden bu grupları etkisiz hale getirmesini basın göklere çıkarmıştır. Oysa geçen yıl da aynı sahneler yaşanmış; 1 Mayısı kutlamak için Taksime çıkmak isteyen gençler, siyasi çevre mensupları polis şiddetiyle dağıtılmıştı. Ve o gün Doğan Grubu basını ayağa kalkarken, hükümet yandaşı basın ise polis şiddetini savunmuştu.
Bu yıl aradaki fark; DİSK ve KESK başkanları ile valinin makul sayıda, aynı zamanda makul ve makbul kişiler ayrımında, (örneğin KESK üyesi birçok sendikacı ve binlerce KESK üyesi de alana alınmamış, alana alınmamak bir yana, gaz ve su ile dağıtılmışlardır) anlaşmalarıdır. Üstelik bunu hem Taksime çıktık diye gerim gerim gerinenler, hem sermaye basını bildiği halde bunlar yok sayılmakta; polis sadece birkaç taş ve sapan kullanan kişiye müdahale etmiş gibi (sanki böyle olsa polis terörü sayılmayacak) geçiştirilmektedir.
GAZ VE COPLA DAĞITILANLAR DA MEMNUN!
Bu 1 Mayısın en ilginç yanlarından birisi ise gaz yiyerek, cop ve su ile dağıtılan grupların sözcülerinin ve basın organlarının, marjinal grup, makul olmayan çevreler, terör yaratan gruplar sayılarak suçlanmalarına ve Taksime araya sızmış bir pankart ve birkaç kişiyle çıkmış olmalarına karşın; sendikacıların hiçbir solcunun kabul etmemesi gereken uzlaşmalarını zafer olarak selamlamalarıdır!
Sermaye basınının Taksimi en az Taksimci gruplar kadar kutsal ilan etmesi, vali ve emniyetle yapılan anlaşmayı böylesi yek vücut desteklemesi, Kadıköy ve ülkedeki tüm 1 Mayıs eylemlerini (hatta dünyayı) yok sayarak Taksimi tek ve gerçek 1 Mayıs ilan etmeleri; ne habercilikle, ne ülkenin bir sorununa çözüm getirilmiş olmasından duyulan sevinçle ne de basındakilerin 1 Mayıs aşkıyla açıklanabilir. Bu tutum, ancak önünde şapka çıkarılacak bir ideolojik yaklaşımla açıklanabilir. Basın tıpkı vali ve emniyet müdürü gibi DİSK ve KESKin yöneticilerini de överek, onların da yapılan anlaşmaya uymalarını 1 Mayısın olaysız geçmesinin bir dayanağı olarak göstermektedir.
Hükümete muhalif görünen Doğan Grubu, Bakın Taksim açıldı, gerilim bitti merkezli propagandayı öne çıkarırken, hükümet yandaşı basın ise hükümet, vali ve emniyetin büyük hoşgörüsü ile Taksimde işçi sendikaları memnun edilirken marjinal grupların terörüne prim verilmediğini iddia etmektedir.
TAKSİMDE NE OLMUŞTUR Kİ?
Benzer bir sevinç çığlığı da Taksim platformunda yer alan sendikal ve siyasi odaklardan yükselmekte, Taksimi zaptettik havası çalınmaktadır.
Olan nedir?
Olan şudur: Vali ve emniyetle anlaşan sendikalar, makul bir sayıda (isterse bu sayı 10 bin olsun, isterse 50 bin) anlaşarak o sayıyla Taksime çıkıp çiçek bırakmışlar; orada birer konuşma yapmışlardır. İster kürsü kurup ister kürsüsüz; fark etmez! Polisin, Tamam artık bitti. Anlaşmamıza uyun! dediğinde de Taksimi terk etmişlerdir.
Olan budur; ne daha fazla ne daha az!
Eğer yıllardır Taksim denmekle bu kastediliyorsa, zaten her yıl sendikalar belirli bir protokolle; üstelik çirkin ve berbat, kapalı kapılar arkasında uzlaşma görüşmeleri yapmadan Taksime çıkıyor, orada konuşma da yapıyor, marş da söylüyorlardı. Bu nedenledir ki gerçekte; 32 yıl sonra yeniden Taksimdeyiz. 32 yıl sonra sevgilimize kavuştuk diye ortalığı velveleye verecek, edebiyat parçalayacak yeni bir durum yoktur ortada.
Burada yeni olan, valilikle bazı sendikacıların; kaç kişi gelecekleri, kimlerin Taksime sokulmaması gerektiği konusunda anlaşmış olmalarıdır.
Ve polis, bu protokol gereği; makul sayıda sendikacı ve protokole dahil zevatı koruyarak Taksime götürürken, KESK ve DİSK üyesi makul sayı fazlası sendikacı ve sendika üyelerini de (ki, onlar konfederasyon yöneticilerinin Gelin Taksime çıkacağız diye çağırmasıyla oraya gelmişlerdi) biber gazıyla, üstlerine pis su sıkarak bertaraf etmiştir. Yani ortada sadece polis terörü yoktur; aynı zamanda polis terörüne çanak tutan bir anlaşma da vardır. Sendikacı sıfatını taşıyan sorumlular, bu sıfatı taşımaya devam edeceklerse, bunun hesabını vermek zorundadırlar.
TAKSİM DIŞINDA 1 MAYISI YASAKLAMAK İSTEDİLER
Ancak gerçek bu iken bile; Taksim Platformunda yer alan çevreler, eğer Biz tam da bunu istiyorduk ve amacımıza ulaştık diyorlarsa; elbette bizim Hayır, siz amacınıza ulaşmadınız deme hakkımız yoktur!
Ve zaten baştan beri biz; Taksimin böyle bir tavaf yeri görülmesi ve bunun üstünden 1 Mayısların işçiler ve emekçiler tarafından kutlanmasının bloke edilmesine karşı çıkıyoruz. Çünkü bu yıl da, geçen yıldaki gibi Taksim Platformunu oluşturanlar;
1) Ülkede 1 Mayısın yeterince birlik ve bütünlük içinde kutlanmasına zarar vermişlerdir. Dahası, bütün ülkede bugünkünden daha kitlesel ve daha çok işçinin, emekçinin katılması mümkün bir 1 Mayısı engellerken, 1 Mayıs değerlerini değil Taksim üstüne üretilmiş boş laf kalabalığını emekçilere dayatarak, sermaye basınıyla adeta el ele 1 Mayısı karartmışlardır. 1 Mayısı bölmeleri, sadece İstanbulda olmamış; sermaye medyası aracılığıyla tüm ülkede Taksim gündemini dayatarak tartışmaları saptırırken, aynı zamanda genelgeler yayınlayıp herkesi İstanbula çağırarak, (DİSK) ya da şubelerine İkinci bir emre kadar 1 Mayıs komitelerine girmeyin (KESK) gibi emirnameler göndererek, Taksim dışında 1 Mayıs kutlamalarını adeta yasaklamışlardır. Ama bu yasak sadece bir hafta dayanmış; şube yöneticileri ve sendikaların duyarlı üst düzey yöneticileri, konfederasyon merkezlerinden gelen bu istekleri dinlememişlerdir.
1 MAYISIN KUTLANMASINA VE KATILIMA ZARAR VERMİŞLERDİR
2) Taksime çıkışı kutsallaştıran bu odaklar; bu kriz döneminde işçilerin ve emekçilerin büyük yığınlar halinde alanları doldurmasının vesilesi olacak bir birlik ve mücadele hattını ortaya koymak yerine, her kafadan bir sesin çıktığı bir 1 Mayıs kutlamasını kışkırtmışlardır. Bu nedenle de bunlar; sınıfın birliği, mücadelesi ve dayanışmasının ilerlemesi için bir fırsatın kaçırılmasına yol açmışlardır.
Bu nedenledir ki örneğin İstanbulda 200-300 bin kişilik bir 1 Mayıs fırsatı ve bunun yaratacağı moral ve 1 Mayıs değerlerini yaygınlaştırma imkanı heba edilmiştir. Tabii ülke çapında daha kitlesel 1 Mayıslar kutlama imkanını da... En hafifinden, dar anlamda zararı budur.
TARTIŞILAN KONU ARTIK İDEOLOJİKTİR!
Taksim tartışmasına bir bütün olarak bakacak olursak; Taksim Platformunu oluşturan sendikacılar ve siyasi grupların, sorunu bir ölüm kalım meselesi olarak ele aldığı anlaşılıyor. Ya bir zafer kazanacaklar ya da altında kalacaklardı! Onun içindir ki bunun sorumlusu kişiler, çirkin bir anlaşmaya boyun eğerken bunu bir zafer gibi gösterme yoluna yöneldiler. Sermaye basını da onlara destek verdi. Bu yalanla bir süre daha belki ayakta kalacaklar. Ama gerçekler acımasızdır ve süreç ilerledikçe bu anlaşma da uydurdukları zafer de ayaklarına dolanacaktır.
Elbette bu konuyu önümüzdeki dönem yeniden yeniden tartışacağız. Çünkü tartıştığımız konu artık Taksimde 1 Mayıs kutlayıp kutlamamak değil, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesinin stratejisidir. Dolayısıyla bir ideolojik mücadeledir de. İşçiler ve emekçiler adına kimi siyası gruplar ve bazı sendikacılar öne çıkıp eylem yapıyor gibi mi görünecek; yoksa emekçiler, kendilerini kurtarmak için mücadeleyi seferber edip, kendi talepleri etrafında birleştikleri bir mücadele içinde mi örgütlenecekler?
Soru bu kadar nettir. Yanıtı da net olmak durumundadır. Ayrışmalar da bu temel soru üstünden olacaktır.
--------------------------------------------------------------------------- -----
CANIM BABAM HASAN ÖZDERİNİN AZİZ HATIRASINA,
( 13 Aralık 2004 Söz Eylemini Yitirdi...)
OZDERIN & OZDERIN
Mayis 2009 Ankara
tum haklari saklidir. ozderin & ozderin - avukatlık ve hukuki danışmanlık bürosu ankara 2009
Y A S A L U Y A R I
Bu mesaj ve ekleri, mesajda gönderildiği belirtilen kişi/kişilere özeldir ve gizlidir. Bu mesajın muhatabı olmamanıza rağmen tarafınıza ulaşmış olması halinde mesaj içeriğinin gizliliği ve bu gizlilik yükümlülüğüne uyulması zorunluluğu tarafınız için de söz konusudur. Mesaj ve eklerinde yer alan bilgilerin doğruluğu ve güncelliği konusunda gönderenin ya da Özderin Avukatlık Bürosunun herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Özderin Avukatlık Bürosu mesajın ve bilgilerinin size değişikliğe uğrayarak veya geç ulaşmasından, bütünlüğünün ve gizliliğinin korunamamasından, virüs içermesinden ve bilgisayar sisteminize verebileceği herhangi bir zarardan sorumlu tutulamaz.
DISCLAIMER
This message and attachments are confidential and intended solely for the individual(s) stated in this message. If you received this message although you are not the addressee, you are responsible to keep the message confidential. The sender has no responsibility for the accuracy or correctness of the information in the message and its attachments. OZDERIN Attorneys &Counselors at Law, Law Firm shall have no liability for any changes or late receiving, loss of integrity and confidentiality, viruses and any damages caused in anyway to your computer system.